18 Aralık 2011 Pazar

SERENAD

 
Sevgili Duygu'nun şiddetle tavsiye ettiği,hatta okumam için emanet ettiği Livaneli'nin Serenad kitabını uzunca bir uçak yolculuğunda okuma fırsatım oldu.Gidiş-dönüş toplam on saatte başımı bile kaldırmadan , tepemdeki okuma ışığının yetersiz aydınlığında,herkes mışıl mışıl uyurken elimden bırakamadan bir çırpıda bitiriverdim.Üstelik kitabın ilk paragrafı şöyleydi :

"Uçakta rahat eden insanlar ,yeryüzünden sekiz bin metre yukarıda,boşlukta ,metal bir kutunun içinde olduklarını unutup kafalarını şarabın kalitesine,yemeğin lezzetine,koltukların genişliğine takanlardır ki,hemen söyleyeyim ben de onlardan biriyim.Frankfurt-Boston uçağının rahat koltuğunda,beyaz Porto şarabımı yudumlayarak,jet motorlarının tatlı homurtularını dinlemekteyim."

Ne hoş bir tesadüf deyip, gülümsedim...Benim için Serenad şu ana kadar okuduğum romanlar içinde baş köşeye yerleşmiş bir başyapıttır.Neden mi?

Edebi değerinden,dilin olağanüstü başarılı kullanıldığından,muazzam betimlemeler ve süslü dil oyunlarından  falan bahsetmeyeceğim.Tam tersine beni Livaneli'nin yazar kimliği ile tanıştıran bu kitabın dili inanılmaz derecede yalın ve okuyucuyu bunaltmayacak kadar basit.Yazarın edebi kaygılar taşımadığı çok açık.

Kurgusu çok başarılı,konusu merak uyandırıcı.

İstanbul Üniversitesinin halkla ilişkiler sorumlusu Maya Duran , Amerika'dan konuşmacı olarak gelen 87 yaşındaki bir profesöre İstanbul'da kaldığı sürece eşlik etmekle görevlidir.Bir süre sonra profesör Wagner'in İstanbul'a sadece bir konferans için değil,yıllar önce kaybettiği büyük aşkı Nadia'ya son bir veda etmek için geldiği anlaşılır.

Kitap boyunca merakla bir sonraki sayfayı çevirirken, Wagner'in anlattıklarının yakın tarihimizde yaşanmış tüyler ürpertici olaylar olması itibariyle hüzne boğularak ve defalarca insanlığıma lanet ederek devam ettim okumaya.Yazık ki ben dahil,çoğumuz yakın tarihimize ne kadar da yabancıyız.Hepimizin tarihe dair bildiği  bir kaç kısa cümle ile bir kaç zafer sözcüğünden ibaret.'Mavi Alay','Struma' daha önce hiç duymadığım ve acı hikayeleri karşısında keşke isimleri tarihe bu şekilde geçmemiş olsaydı dediğim kelimeler.


Diğer taraftan Wagner'in konuşması sırasında sarf ettiği , hayat görüşümü yansıtan şu cümleler nedeniyle Livaneli'nin karşısında saygıyla eğiliyor ve günü birinde bir yerle rastlaşıp kendisine derin sevgi ve hayranlığımı sunabilmeyi ümit ediyorum.

"Benim tezim, bütün halkın, bütün kültürlerin birbiri hakkında ön yargı sahibi olduğudur. Eğer bir gün bu ön yargı kelimeleri, yani Avrupa dillerindeki barbar, Japon dilindeki gaijin, Müslümanlardaki kafir, Almanlardaki ari olmayan gibi ön yargı sıfatlarını kaldırabilirsek, amacımıza ulaşabiliriz. Amaç nedir derseniz, bence tam olarak şudur; insanın değerinin sadece insan oluşundan geldiği; din, milliyet, cinsiyet, renk, cinsel tercih, siyaset gibi bir takım ön sıfatlarla ayrımcılığa uğratılmadığı bir hümanizm anlayışı."

11 Aralık 2011 Pazar

YANNIS RITSOS - BİRDEN


Sessiz gece.
Sessiz.
Ve sen vazgeçtin beklemekten.
 Nerdeyse dingindi her yer.
Birden, orada olmayan kişinin
o canlı dokunuşunu duydun yüzünde.
 Gelecek.
Sonra kendi kendine çarpan pancurların sesi.
İşte rüzgâr da çıktı.
Ve biraz ötede,
kendi sesinde boğuluyordu deniz

Türkçeye uygun çeviri:Cevat Çapan

3 Aralık 2011 Cumartesi

DUBAI ÇÖL SAFARİ

Aralık ayının ilk günü..26H numaralı koltukta Dubai'den İstanbul'a doğru yol almaktayım.Kasım ayına sıcacık bir memlekette deniz ve güneş eşliğinde veda ettim.Aralık ayını ise buz gibi İstanbul havası ile karşılamak üzereyim.

Bu seferki seyahatim oldukça dolu ve mevsim itibariyle bir öncekinden çok daha keyifli geçti.Daha önce yapmaya fırsat bulamadığımız herşey için sevgili Aslı'nın bitmez tükenmez enerjisinin de katkısıyla  zaman yarattık.İtiraf ediyorum ki sabahları erkenden odamı aramasa,kalkıp harekete geçmem çok zor olurdu.Sadece sabahları mı..Geceleri de erken yatmamızı engelleyen şahane fikirler hep ondan çıktı :)


Biraz sıkıntılı bir uçuşun ardından Dubai'ye pazartesi sabahı saat 04:00 gibi varabildik.Kalkış için tam da piste çıkmışken motorlardan biri arızalanınca  uçağın içinde epeyce beklemek zoruda kaldık.Neyse ki Livaneli'nin 'Serenad'ı yol boyunca benimleydi ve sayesinde bir an olsun bile sıkılmadım.

İlk gün ,akşamüstü için çöl safari turu organize ettikten sonra Deira'dan onbeş dakika uzaklıktaki Al Mamza plajına gittik.Kasım ayının sonunda,pazartesi öğle saatlerinde güneşleniyor olmanın keyfi pahabiçilemez.Bir gün önce İstanbul'da kabanıma sıkı sıkı sarılmışken , bir gün sonra Dubai'de sere serpe güneşleniyordum!

Dubai'de kısa sürede ulaşılabilecek pek çok plaj var.Üstelik benzin çok ucuz olduğu için taksiye de dünyanın parasını ödemek gerekmiyor.Jumeirah Beach,Al Mamzar ,Jebel Ali bunlardan bazıları.Ya da bir gün bütünüyle Palmiye adasındaki Atlantis Aqua Park'da geçirilebilir.
Akşamüstü çölde ulaşım için özel dizayn edilmiş 4*4 bir araç otelin önünde bizi beliyordu.Dubai'nin dışına doğru yaklaşık 1 saatlik yolculugun ardından ,çölün girişindeki diğer araçlarla buluştuk.Tüm araçlar aynı anda safariye başlayıp birbirlerini makul bir mesafe ile takip ediyorlar.Çöl turunun daha güvenli olması açısından hiç bir araç tek başına hareket etmiyor.Diğer taraftan bir öndeki aracı izleyip,onun kum tepeleri üzerinden kayarak inişini , tozu dumana katarak ilerleyişini görmek adrenalini artttırıyor.Bu araçların bu kadar ince bir kumda,hızla ilerleyebilmesi şaşırtıyor insanı.

Yaklaşık 45 dk.süren bir turdan sonra ,yine bütün araçlar çölün ortasında kurulmuş özel bir alanda toplanıyor.Burada yöresel şekilde dekore edilmiş ,bedevi çadırlarını andıran bir mekanda oryantal danslar eşliğinde Araplara özgü yemeklerin tadına bakılıyor.Aynı anda kına yaptırıp , yerel kıyafetlerı denemek ve hatta deveye binmek de mümkün.Dubai'ye kadar gitmişken çöl havasını solumadan ve yüksek adrenalin vaadeden 45 dakikalık bir jeep safari turu yapmadan olmazmış sahiden.Gecenin kalanı için ise şiddetle tavsiye ediyorum diyemem.Kilim desenli minderler,nargile ve oryantal danslar bizim zaten aşina olduğumuz detaylar.Bu nedenle Avrupalı ya da Amerikalı turistler kadar ilgi ile izleyemedim.Hatta onca yorgunluğumun üzerine vakitlice otele dönmeyi yeğlerdim.

Sonraki günler toplantılar ve olağan iş telaşlarıyla geçip gidiverdi.Akşamları Dubai Mall'de kaybolup,Burj Al Kaifanın heybetli görüntüsünü fon yapıp ,bol bol fotoğraf çekmeyi ihmal etmedim.Havuzdaki su ve ışık gösterileri yine büyüleyiciydi.

Dubai gece hayatına karışma girişimimiz,jean pantalon ve spor ayakkabılarımız yüzünden biraz hüsranla sonuçlansa da gecenin sonunda renkli gökdelenlere karşı içtiğimiz kahve ve cheesecake in tadı hala damağımda.Siz siz olun gece dışarı çıkmak ve bir kaç gece kulübünde vakit geçirmek isterseniz, valizinizde mutlaka gece giyilebilecek bir kaç özel parçaya yer ayırın.Mekanlar ile ilgili ise http://www.timeoutdubai.com/ adresinden detaylı bilgi alabilirsiniz.

Uzayıp giden taksi kuyruğunda oynadığımız küçük oyun,'yeşil taksi' ,14 oda ,havlu terlikler ve tarçın rengi bedevi kostümü  ile her anımsadıgımda gülümsememi sağlayacak unutulmaz bir seyahatti.

20 Kasım 2011 Pazar

I FOUND MY LOVE IN PORTOFINO


Kışın tam ortasında oldugumuz ,soğuk havanın ayazın iliklerimize kadar işlediği bu günlerde küçük bir  kaçamak yapalım.

Kulağımda altmış yıl önesinden gelen bir melodi.Hüzünlü bir ses , güzel bir aşk hikayesi, I found my love in Portofino'.Vittorio Palltrinieri'nin unutulmaz şarkısı olmasaydı bu minnacık İtalyan kasabası bu kadar meşhur olabilir miydi acaba?Hiç sanmıyorum.
Nakarat kısmı dısında İtalyanca olan bu şarkının diğer tek bir sözünü bilene rastlayabilmek çok zor.Özellikle bizden bir önceki nesilde Dalida'nın da etkisi ile bu şarkıyı bilemeyen yok gibi.Fakat herkesin bildiği sadece bu cümleden ibaret ' I found my love in Portofino'...
Önümde uçsuz bucaksız Akdeniz,arkamda ağır ağır uzaklaşmakta olan Rapallo.Pisa ve Genova arasındaki iki rivieeradan biri Portofino diğeri Santa Margarita.İkisi de son derece etkileyici.Akdeniz kıyısında,yeşilliklerle çevrili,tüm yapıların eski ve pastel renklere boyalı oldugu,minnacık iki kasaba.Hele Portofino tam anlamıyla miniminnacık!Bu kadar ufak bir yer olabileceğini tahmin etmiyordum doğrusu.Bizdeki gibi popüler olan bir yeri hemen şehrin dışına doğru büyümüyorlar tabi.Tek sorun kasabanın küçük,turist sayısının fazla olması.Araba ile gelindiğinde içeriye girmesine müsade edilen araç sayısı dolduysa bir süre beklenmesi gerekebiliyormuş.Biz Rapallo'dan tekne ile geldiğimiz için sorun yaşamadık.

Sahilde demirlemiş olan devasa yatlar,Portofino'nun genel dokusu ile müthiş bir tezat oluşturuyor.İnsan şarkıyı dinleyince hayal ettiği gibi  ufak balıkçı tekneleri ile karşılaşacağını zannediyor.Ama o manzara çoktan altmıs yıl oncesinin Portofino'sunda kalmış ..

Günün birinde,yağmurlu bir bahar sabahında yolumun tekrar Portofino'ya düşmesini umuyorum.Bu güzel kasaba ile başı daha az kalabalıkken,fazlaca konuğu yokken tekrar selamlaşmak ve daha yakından tanıyabilmek ne güzel olurdu..

 I found my love in portofino
Perche nei sogni credo ancor

lo strano gioco del destino
A portofino m'ha preso il cuor


Aşkı Portofino'da buldum
Çünkü hale hayallere inanıyorum
Kaderin tuhaf oyunu bu
Portofino'da kalbimi aldı

http://www.youtube.com/watch?v=qcwy0gcxQR8&feature=related






18 Kasım 2011 Cuma

KASIM KASIM KASILDIM

Kasım ayına güzel bir giriş yapalım diye 'Sweet November'filmini konu edip bir kaç satır yazmak istedim.Bir türlü derleyip yayınlayamadım,ay ortası geldi de geçti bile.

Gerçi bu ay sahiden de hiç tatlı bir kasım olmadı benim için.Kalan 12 gün de geçip gitsin diye dört gözle bekliyorum.Geç saatlere kadar çalıştığım, bir kaç ciddi hayalkırıklığı yaşadığım,Yunanca kursunu bırakmak zorunda kaldığım kasvetli kasıcı bir ay işte..Bu ayın tek tesellisi gelecek pazar Dubai'ye gidiyor olmam.Kasım ayını , İstanbul'daki telaşları ve bütün yorgunluğumu geride bırakıp gideceğim.Biraz çöl tozu yutup,kşın ortasında sandaletle gezmek üstümdeki kasveti dağıtmaya yeter de artar bile.Ne mutlu ki döndüğümde aralık ayı gelmiş olacak.Yılın son yında daha pozitif,dana enerjik bir şeyler yazabilmek umuduyla..

9 Kasım 2011 Çarşamba

SOMETHING'S GOTTA GIVE

Nasıl olmuş da bunca zamandır bu muhteşem romantik komediyi izlememişim..Gerçi epeydir romantik filmler izlemiyorum,izleyemiyorum diyelim.Yine de 2003 yapımı bu harika filmi halen izlememiş olmak için bir bahane değil.Hele ki o filmde Jack Nicholson oynuyorsa..

Yalnız ve sakin geçen bir geceye ancak bu kadar güzel bir nokta koyulabilirdi.Jack Nicholson hayranıysanız ,'As good as it gets ' en sevdiğiniz filmler sıralamanızda yer alıyorsa mutlaka izlemelisiniz.Kızının kendinden yaşça büyük  sevgilisine aşık olan bir oyun yazarı ve çapkın bir adamın hem romantik hem komik hikayesi.

Ellili yaşlarında yalnız ve aşk defterini çoktan kapatmış bir oyun yazarını canladıran Diane Keaton muhteşem bir oyunculuk sergilemiş.Aşk acısı çekerken gece gündüz demeden avaz avaz ağladığı sahneler müthişti.Yaş kaç olursa olsun otuzda da , ellide de uyanır uyanmaz salya sümük ağlanıyormuş demek.


Yine her filminde olduğu gibi mimiklerini konuşturan Jack Nicholson için söylenebilecek çok fazla şey yok.Altmış yaşını aşmış , genç kadınlarla takılan playboy rolü ile bir kez daha hayran bıraktı kendine.


Güzel bir hikaye , güçlü bir oyuncu kadrosu ki -Keanu Reeves'in genç ve sevimli doktor rolünün de kendisine çok yakıştığına değinmeden geçemeyeceğim-, harika bir soundtrack ve son sahnede  bütün bunlara eşlik eden noel zamanı karlı bir Paris.


Filmle ilgili fazla detay vermiyorum,merak edin izleyin.Mümkünse yanınızda izlerken elini tutabileceğiniz biri olsun ya da en azından yanınızda olduğunu hayal edebileceğiniz biri ..


http://www.youtube.com/watch?v=Zf8xidMTmVg&feature=related





8 Kasım 2011 Salı

KIZKARDEŞİME

1986 -İstanbul
 Şeker Bayramı
Bugün bayram;


Kız kardeşimi son görüşümün üzerinden , bir yılbaşı,dört milli bir dini bayram ve dört mevsim geçmiş.Dile kolay tam bir yıl olmuş görüşmeyeli.


Onu özlüyorum hem de çok.Bazen dolapları karıştırıken elim eski albümlere gidip geliyor ,açıp da bakamıyorum gönül rahatlığıyla.Ya da çocukluğumdan söz açıldığında alelacele kapatıveriyorum konuyu.Son günlerde içimde bir sızı , boğazımda bir şeyler düğüm düğüm.


On yıl kadar önceydi.Eski evimizde, bir gece herkes derin bir uykudayken dertleştik.O gece uzaklara gitme fikri ilk defa düşündürmüştü onu.İlk defa o zaman anlamıştı yabancı bir ülkede , dilini bile bilmediği insanlarla yaşayıp,yepyeni bir hayata başlayacağını.Uzun uzun konuştuk,evlenmesine sadece günler vardı yaşı ise sadece onsekizdi.Ne desem boştu biliyordum.O aklına koydugunu yapardı,kimseden icazet almadan bazen burnunun dikine gittiğini bile bile yapardı.Aslında ben onun bu kendinden emin ve ne istedğini bilen tavrına özenirdim .Elini beline koyup istiyorum,yaparım diyen tavrına hayrandım.Öyle ya da böyle yaşadığı herşey onun seçimi,onun kararıydı.Telaşlı ve sabırsızdı da üstelik.Ben de bazen onun gibi olabilmeyi çok istedim.Bir karar vermeden önce ince ince düşünmemeyi,verdiğim kararın başkaları için dogru olup olmadıgını umursamamayı ..ama olmadı,olamıyor.Anladım ki insan yedisinde neyse yetmişinde de o.Bu yüzden o evlendiğinde onsekiz,anne oldugunda yirmibir ,boşanma kararı aldığında yirmidört yaşındaydı.Hayata karşı bu güçlü duruşunu hep takdir ettim.Hiç korkmadı ve bir an bile durup mücadele etmeyi bırakmadı.Elini attığı her işe bitmez tükenmez bir enerjiyle sarıldı.


Şimdi binlerce kilometre uzakta da olsa mutluluk ve huzur içinde olduğunu bilmek belki de ayrı geçen bayramların en büyük tesellisi.