13 Mart 2012 Salı

AMSTERDAM " CAPITAL OF FREEDOM"



"Genelde yazılarımda teşekkürlerimi hep en sona saklıyorum.Bu defa en baştan söylemek istedim.Misafirperverliği ile harika bir hafta sonu geçirmemizi sağlayan ve bu yazıyı yazmama vesile olan,dünyanın en rahat şişme yatağına sahip çifti Deniz ve Anıl'a teşekkürlerimle..."

Kırmızı kadife ile kaplı duvarlar.Duvarda asılı abajurlar ve kenarları büyük kristallerle süslenmiş kocaman simsiyah bir piyano.Yüksek bar sandalyeleri üzerinde,piyanoya yaslanmış,solistin puslu sesinden yayılan melodilere kendini kaptırmış üç kadın...

Tartışmasız, hayatımda yaptığım en keyfili kaçamaklardan biri.Kadınlar günü bahanesiyle sevgili Pınar ile birlikte ver elini özgürlükler şehri Amsterdam!

Burda olmayı seviyorum.Tüm çılgınlığına,sınır tanımazlığına karşın tuhaf bir şekilde sakin,huzurlu ve insanı kendine çeken bir şehir. Burada insanın ruh hali de Amsterdam’ın muhtelif bölgeleri gibi bir coşup yükseliyor , bir sakinleşip dinginleşiyor.Uyuşturucu,seks,kültür,sanat,eğlence,sükunet ne ararsanız var.

Bu sefer çok fazla müze gezmek niyetinde değildik açıkçası.Ben daha önce Anne Frank House'a gitmiştim.Pınar da bal mumu müzesini görmüş.Van Gogh derseniz şu anda İstanbul'da bir Van Gogh sergisi var ve ben henüz onu bile ziyaret edebilmiş değilim.Vakit de kısıtlı olunca sadece Amsterdam History müzesi kafi olur dedik.

1200’lü yıllardan başlayıp günümüze kadar Amsterdam’ın geçmişini çok hoş bir sunumla,kısa videolar ve ilginç ilisturasyonlarla renklendiren kesinlikle görülesi bir müze.Bataklığın içine dikilen 12 mt.boyundaki binlerce kazıkla yaratılan bir şehrin hikayesi.Hollandalıların ‘Biz toprağımızı kanla değil terle kazandık”sözü bu müzeyi görünce daha da anlam kazanıyor.Burada ilgi çeken en önemli detaylardan biri 13.yy.da Amsterdam nüfusu 1.000,Londra nüfusu 40.000 iken Constantinapolis nüfusunun 450.000 olması!Her dönemde dünyanın en büyük şehirlerinden biriymiş İstanbul.
Bagijhnof Amsterdam
Müzenin hemen yanı başındaki,yaşlı ve yalnız Hollandalı bayanların ikamet ettiği "Bagijhnof"isimli mahalleye ve böyle bir uygulamanın var olmasına bayıldım.Birbirine yapışık sevimli Amsterdam evlerinden ve ufacık bahçelerinden oluşan bu mahallede yaşlı insanlar kimseye ihtiyaç duymadan bir arada huzur içinde yaşayıp gidiyorlar.Akla gelebilecek en mükemmel huzurevi görünümünde.Bahçesi yemyeşil,rengarenk çiçeklerle bezeli.İçinde ufacık bir de kilise var.English Reformed Church,1607 yapımı ahşap  bir kilise.Şanslı günümüzde olduğumuz için içeride oturup etrafı izlerken küçük bir piyano resitali de dinleme fırsatımız  oldu.Kilisenin avlu girişindeki yazı pek hoşuma gitti,paylaşmadan geçemiyorum;

“ within these walls let no one be stranger”

English Reformed Church

Kültüre bulanıp , huzura erdikten sonraki durağımız  genelevleri ile meşhur Red Light sokağı.Küçük pencereler içinde yarı çıplak müşteri bekleyen hayat kadınlarının ve bin bir türlü erotik show sunan tiyatroların önünden geçip kendimize uygun bir coffeshop arıyoruz.Kulağa çok tuhaf geldiğini biliyorum ama Amsterdam’da bütün bunlar gündelik hayatın bir parçası.Red Light o kadar turistik bir yer ki,etrafta gezinen pusetli kadınlara bile rastlamak mümkün.Erotik tiyatrolara gelince,Moulin Rouge ve Casa Rossa en bilindikleri.Emin olun , yanınızdaki 60 yaşındaki Çinli amcayı ya da Avrupa'nın kim bilir neresinden gelmiş izleyici teyzeleri görünce o show erotik bir show olmaktan ziyade gayet eğlenceli bir sahne gösterisine dönüşüyor.İki içki dahil 25-30 eu'ya merakınızı giderebilirsiniz.


“Deneyimlemek ve keyif almak” felsefem gereğince kalabalık olmayan bir coffeshopa uğramak ve Pınar’ı da bu suça ortak etmek istiyorum.Nihayet Red Light çıkışında çok da işlek olmayan bir yerde bir coffeshop bulup oturuyoruz.Gerisi malumunuz ; nerde kalmıştık efendim dünya gaz ve toz bulutu muydu neydi! Özendirici olmaması adına detaylara girmiyorum lakin unutmayın burası Amsterdam,özgürlükler başkenti!
Amsterdam’da bağımlılık yaratmayan marihuana ve uyuşturucu etkisi olan zehirli mantar serbest.Ne ilginçtir ki kapalı mekanlarda sigara içilmesi yasakken , içinde kimyasal madde bulundurmaması ve saf tütün olması itibariyle marihuana serbest.Dumanı diğer insanlara zarar verici nitelikte değilmiş.Hayal gücüm geniş olduğu ve başıma ne gelebileceğini kestiremediğim için mantar denemedim.”deneyimleme”konusunda almam gereken biraz daha yol var sanırım.

Coffeshoptan  çıkınca tatlı da tatlı diye tutturuyorum,acilen bir şeyler yemem lazım karnımın gurultusu İstanbul’dan duyuluyor! Şu anda nerde olduğunu tam anımsayamadığım hoş ve loş görünen bir cafede hayatımda içtiğim –belki de o an bana öyle gelen- en lezzetli sıcak çikolatayı yuvarlayıp hoooop gerçek hayata geri dönüyorum.

Akşam yemeği için sevgili Deniz ve Anıl şahane bir yer ayarlamış.İsmini anımsayamıyorum ama Aslı’nın deyimi ile “Ahşap bir barın etrafına oturup kuzu kemiren ve içki içen sosyal insanlar lokantası” diyebiliriz.Sarımsaklı tereyağı sosunda pişmiş salyangozun üzerine küçük bir kuzunun ön iki kolunu yuvarlayıveriyoruz.Aman allahım o ne lezzet.Aşçının arada bir gelip ortamda turlaması ve insanların nezaketen birbirine içki ısmarlaması çok hoş.Yine de siz siz olun üzerinde bir kurum ya da kuruluşa ait büyük bir ibare bulunan bir kıyafet ile gitmeyin Amsterdam’a. Kiminle nerede rastlaşacağınız belli olmaz...

Ertesi gün , bu defa Amsterdam’ı Deniz’in rehberliğinde gezmeye başlıyoruz.Kanallar,köprüler,meydanlar,enfes kahveler,Dutch stili içinde koskoca meyve parçaları olan kekler,kremalı sıcak çikolatalar,daha neler neler...Amsterdam’da zaman dursun istiyor insan. İkinci el eşyalar satan dükkanlara da bayıldım.Zamanım olsa bütün bir günümü her türlü ıvır zıvırı karıştırıp,deneyip çıkartıp buralarda geçirebilirdim.
Bütün bir gün,o köprü senin bu kanal benim gezdikten sonra Dam meydanının hemen arkasındaki dar bir sokakta , 400 yıldan fazladır geleneksel Hollanda içkisi genever satan Wijnand Fockink’e gidiyoruz.Ufacık bir dükkan, içi tıka basa insan dolu.Vefa bozacısına benziyor , sadece tek bir içecekle 400 yıldır,aynı yerde aynı gelenekle satış yapıyor.Genever bir çeşit likör ,içine istediğiniz aromayı ekliyorlar.Ben tatlı içkileri sevmediğim için limonlu içtim gayet güzeldi,tavsiye ederim.
Ve Amsterdam’da son akşam...
Seaweed Salad
Teppanyaki Nippon Amsterdam
Bugün yine kalkıp amsterdam’a gidecek olsam , bir akşam yemeği için mutlaka ve mutlaka uğrayacağım bir lokanta : Teppayaki Nippon! Sevimli bir Japon şef masanın ortasındaki kızgın zeminde seçtiğimiz yemekleri pişiriyor.İzlemesi de yemesi de ayrı keyif.Bu süper seçim için Deniz’e bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.Tabakta kalan lokmaları paylaşmak da gecemize ayrı bir heyecan kattı.Yemeklerin ziyan olmasını önlemek için ilginç bir uygulama var.Sipariş verilip de bitirilmeyen yemekler için hesaba 1 EU ekleniyor.Çocukken annemin tepemde dikilip "tabakta bir lokma bile kalmayacak" deyişi geliyor aklıma.Aynı stresle tabakta kalanları birbirimize itelemeye çalışıyoruz :) En sonunda eeeh diyorum neyse farkı verelim de zorla yemeyelim yahu!Başta tuhaf gelen ama düşününce açgözlülüğü önleyen ve yiyebileceğin kadar sipariş et prensibini zorla da olsa benimseten mantıklı bir uygulama.

Amsterdam'da son akşam yemeğimizi böylesine keyifli kılan sadece yemeğin lezzeti,sunumun hoşluğu değil tabi...

On yedi sene evvel yatılı bir okulun devasa koridorlarında tanışan,geceleri gizli gizli "Lal" dinleyen üç kadın Amsterdam'da bir araya gelince konuşacak çok şey oluyor.Zaman geçmiş,köprülerin altından nice sular akmış,kimileri belli belirsiz izler bırakıp gelip geçmiş kimileri orda bir yerlerde hep var olmuş.Bana sorarsanız olgunlaşmış gibi görünsek de hiç büyümemişiz.Hepimizin hayalleri,geleceğe dair beklentileri,hevesleri ayrı.Her birimiz farklı bir fantezi peşindeyiz...

Nippon'dan çıkıp The Sopranos barda alıyoruz soluğu.İçerisi fazla kalabalık değil.Loş bir aydınlatma ve piyano başında hayranlık uyandıran bir solist.Son gecenin kasveti üzerimize çökmeden hoş beş edip geceye enfes bir nokta daha koyuyoruz.

Ertesi sabah dönüş vakti gelip çatıyor.Kanal manzaralı bir kahvaltıdan sonra , ufacık tefecik içi dolu turşucuk tadında küçük bir alışverişin ardından kırk yıl hatrı olan kahvelerimizi yudumluyor ve Deniz'e,çiçek pazarına,Amsterdam'a veda edip,özleyenlerin ve özlenenlerin şehrine geri dönmek üzere yola koyuluyoruz.Yine buluşmaya, farklı bir şehirde farklı bir maceraya yelken açmaya söz vererek...

İşte Amsterdam ile ilgili hayatınızı kolaylaştırıp vakit kazandıracak detaylar;

 
  • Şehri keşfetmeye tren istasyonuna dik uzanan en büyük cadde Damrak ile başlayabilirsiniz.Bu caddenin sağ tarafında ona paralel uzanan,pek çok dükkanın bulunduğu nieuwendjik caddesi ve sol tarafında red light district bulunuyor.
  • Yürüyerek gezilebilecek kadar küçük bir şehir esasında ama hava şartları müsaitse yerel halkın yaptığı gibi bisiklet kiralayıp hoşça vakit geçirebilirsiniz.Mümkün olduğunca şehirde araba kullanmayın.Otopark bulması hem çok zor hem de çok pahalı haberiniz olsun.
  • Müzeler konusunda oldukça tatmin edici bir şehir.Heineken müzesinde biranın imalat aşamalarını görebilir üstelik hemen oracıkta tadına bakabilirsiniz.Van Gogh,Amsterdam History,ilginizi çekiyorsa Damrak caddesi üzerindeki bal mumu heykel müzesini,yahudi müzesini,2.dünya savaşı sırasında Amsterdam'da ailesi ile birlikte gizli bir bölmede iki yıl yaşamış olan Anne Frank adlı talihsiz kızın saklandığı ev olan Anne Frank Huis'i ve hatta dövme-seks müzelerini gezebilirsiniz.
  • Benim gibi eski eşyalara meraklıysanız Waterlooplein bölgesindeki ikinci el dükkanları es geçmemenizi öneririm.
  • Çok turistik olacak biliyorum ama gitmişken bir kanal turu yapıp Amsterdam'ı farklı bir açıdan izlemeyi de ihmal etmeyin.Fazla vaktinizi almayan , en fazla 90 dk. süren keyfili bir tur.Hepi topu 10 eu ödeyerek şehrin pek çok bölgesini görebiliyorsunuz.
  • Yemek konusuna gelince: Atıştırmak için sıklıkla rastlayabileceğiniz patates kızartması satan dükkanlar var.Kocaman bir külahta üzerine çeşitli soslar dökülen patatesler oldukça lezzetli.Hem gezip hem bir öğünü geçiştirebilirsiniz.Şehirde hemen hemen tüm dünya mutfakları mevcut.İtalyan,Çin,Japon,Mexica.Zorlanmadan damak zevkinize göre bir yer bulabilirsiniz.Çok methederek anlattığım Japon lokantasının linkini de buyrunuz : http://www.teppanyakinippon.nl/
  • Gece hayatına ilişkin her türlü alternatifi bulabilirsiniz.İlginç kokteyllere ve lezzetli yemeklere sahip Werck  http://www.werck.nl/contact/ ,dingin bir gece vadeden The Sopranos Piano Bar http://www.sopranospianobar.nl/ ve çılgın bir gece için Escape bir kaç hoş öneri olabilir :) http://www.escape.nl/
  • Mazhar Alanson'un sevgilisine sarı laleler aldığı çiçek pazarı için beklentinizi yüksek tutmayın.Kanal boyunca sıralanmış çiçekçilerden oluşan yaklaşık 200-300 mt.boyunca uzanan küçük bir pazar.
  • Redlight District
  • Son olarak bildiğiniz keklerden çok farklı olan koskocaman içi meyve dolu havuçlu ya da elmalı keklerden tatmayı unutmayın.


        












1 Mart 2012 Perşembe

DUKAN YEMEKLERİ


Dukan diyeti ile ilgili sorulan soruların başında , protein ve sebze günlerinde hangi yemeklerin ne şekilde hazırlanabileceği geliyordu.Bundan önceki yazılarımda bu uzun soluklu ve %100 başarı vaadeden diyetin uygulama şekline ilişkin tüm detayları sizlerle paylaşmıştım.Sonrasında diyeti uygulayan arkadaşlarım da öğünlerle ilişkin detaylar isteyince bir kaç örnek yemek  ile işinizi kolaylaştırmak ve diyetinizi daha keyifli daha katlanılabilir bir hale getirmek istedim.

Saf Protein Günü Yemekleri :

  • Yoğurtlu mini köfte çorbası : Sürekli ızgara yemekten sıkılırsanız imdadınıza yetişecek harika bir çorba.Pirinçsiz hazırlayacağınız yayla çorbasına mini köfteler ilave ederek gayet basit ve lezzetli bir çorba elde edebilirsiniz .
  • Fırında kaşarlı köfe : Hazırlayacağınız biraz büyükçe köftelerin üzerine kolay eriyebilen kaşar peyniri rendeleyip fırına verebilirsiniz.Dukan diyetinde karbonhidrata yer olmadıgı için köfteye ekmek ilave edilemiyor . Köfte harcının daha kıvamlı , lezzetinin daha yoğun olmasını isterseniz içine biraz yulaf ezmesi ilave edeblirsiniz.
  • Soğanlı dana sote : Yağsız dana kuşbaşıyı , soğanları yemeklik olarak doğrayıp biraz sıcak su ve salça ile düdüklü tencerede yaklaşık 30 dk pişirdiğinizde çok lezzetli bir sote yapabilirsiniz.
Şimdiye kadar belirttiğim yemekler saf protein gününde ızgara yemek istemediğinizde diyetinizi bozmadan biraz değişiklik yapmanızı sağlayacak yemekler.Esas yaratıcılık protein+sebze günlerinde başlıyor.Farklı sebzelerle kendinize mükellef sofralar hazırlayabilirsiniz.Üstelik Dukan'ın kurallarını zerre kadar zedelemeden :

Saf Protein+Sebze  Günü Yemekleri :
  • Sütlü sebze çorbası : Sevdiğiniz sebzeleri tencerede haşlayın.(Patates hariç)Dilerseniz içine et-tavuk suyu ya da bulyon ekleyebilirsiniz.Sebzeleri blender dan geçirip çok sulu olmayan bir kıvama getirin.İçine kremalı tadında olması için biraz süt ilave edin.Tuzunu,baharatını kendi zevkinize göre belirleyin.
  • Fırında peynirli mantar: Sebze gününde ızgaranıza eşlik edecek,lezzetli bir granitür..Mantarları yıkayıp fırın tepsisine dizin ,üzerlerine de sevdiğiniz bir çeşit peynir,tuz ve karabiber ekleyin.15-20 dk. içinde hazır !
  • Ispanak kavurmalı biftek : Teflon tavada ıspanakları iyice suyunu saldıktan sonra üzerine bir miktar süt ve tuz ekleyerek kavurun.Diğer tarafta pişireceğiniz biftelerin üzerini ıspanak ile kaplayıp çok kısık ateşte 5 dk. lezzetlerin birbirine karışması için pişmeye bırakın.
  • Yumurtalı Pırasa Kavurması : Pırasaları çok küçük doğrayıp teflon tavada güzelce kavurduktan sonra üzerine yumurta kırıp karıstırın.Üzerine sarımsaklı yoğurt döküp servise hazır hale getirin.
  • Genelde herkesin sevdiği sarımsaklı yogurtlu samizotu salatasını da unutmayın.Sebze gününde dilediğiniz kadar bu salatadan tüketebilirsiniz.
  • Sütlü mantar çorbası : Farklı mantarları küçük parçalara ayırıp haşlayın.Ben kültür mantarını çok sevmiyorum , istediğim yoğun alabilemk için genelde istiridye ya da kestane mantarı kullanıyorum aklınızda olsun.Mantarlar piştikten sonra blenderdan geçirip ,üzerine süt ve baharat ekleyin.İşte size ana yemek öncesinde , kremalı mantar çorbasına yakın lezzette bir Dukan çorbası :)
  • Menemen ve çılbır da et yemekten bıktıgınızda öğününze renk katacak seçimler olabilir..
Öğünler,yemekler,irade vs. diyet yaparken önemli şüphesi.Ancak bedeninizle daha barışık olmak için çıktığınız bu yolda en çok ihtiyacınız olacak şey , sizi motive edecek birinin varlığı.Halinizden anlayacak birinin bıkıp usanmadan , gün içinde neler yediğinizi , o hafta ne kadar kilo kaybettiğinizi sizinle paylaşıyor ve sizi devam etmek için cesaretlendiriyor olması çok önemli.Asla yalnız olduğunuzu düşünmemelisiniz.Motivasyon düştüğünde ilk sarıldığımız jan janlı çikolata paketleri oluyor unutmayın.

Her türlü sorunuz için bu blog aracılığı ile benimle irtibatta olabilirsiniz.

Kolay gelsin :)











29 Şubat 2012 Çarşamba

NESTLE DAMAK



Bugün yollarımız yine ayrılıyor. Bu bir elveda değil biliyorum, sadece kısa süreli bir ayrılık. Sana olan bütün zaafıma karşın bedenimi ve ruhumu dinlendirebilmem için yazık ki bu ayrılık kaçınılamaz.

Şimdiye kadar zor günlerimde hep yanımda oldun. Ne zaman kendimi kötü hissetsem sana sarıldım . Lakin hiç bir şeyi olduğu gibi seninle olan birlikteliğimi de tadında bırakmayı beceremedim. Her zaman bende nefis bir tat bıraktın, seninle birlikte olduğum zamanlar hiç bitsin istemedim. Diğer taraftan seninle olan teşviki mesaimi sıklaştırdıkça bu süreli ayrılık daha da zaruri hale geldi. Kısa vadede seninle yaşadığım haz, uzun vadede kendimi kötü hissetmeme neden olmaya başladı...

Şimdi sana ve uzun süre anımsamamak için kendimi zorlayacağım eşsiz tadına veda edip kendimi kadim dostum Mr.Dukan'ın güvenli kollarına bırakıyorum. Ne de olsa beni dinginleştirip, kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacak olan o. Başta mutsuz olacağımı, endorfine ihtiyaç duyup seni hayal edeceğimi biliyorum. Eğer bu defa zaaflarıma yenik düşmezsem çok değil bir kaç ay sonra belki yine kavuşuruz birbirimize. Bu ayrılık sana da iyi gelecek diyemiyorum. Sen bu süre içinde başkalarını mutlu etmeye devam ediyor olacaksın. Sen benim yerime başkalarını koyabileceksin ama ben asla!

25 Şubat 2012 Cumartesi

HAYATIMIN EN GÜZEL GÜNÜ ?!

Aylardan sonra,yine migren illeti ile başım dertte.Son iki gündür gözlerim şiş,kafam kazan gibi.Kafamın sol tarafında hafiflemek bilmeyen bir ağrı var.

Herşey dün  Pınar'dan gelen bir mesajla başladı..Tam metni anımsayamıyorum ama içerik olarak 'bugünün hayatınızın en güzel günü olduğunu düşünün öyle olsun' tadında bir mesajdı.Sonrasında başıma gelmeyen kalmadı.Öğleden sonra üzerime tam 4 orta şekerli kahve döküldü.Nasıl oldugunu anlamadım,asansorde ufak bir dengesizlik ve sallanan kahveler.Sağ elimin yandığına mı , tüm üstümün başımın rezil olduguna mı yoksa aynı kılıkla akşam bir iş yemeğine katılmak zorunda olduğuma mı üzüleyim bilemedim.Bir anda bütün sinirlerim ayağa kalktı.Dakikalarca sakinleşemedim ..Neyse ki kızlar sağolsun ıslak mendil ve nemli kağıt havlular lekeleri biraz olsun giderdi.

Bir kaç saat sonra düz yolda yürürken sağımdaki kaldırıma takıldım.Yere yapışmama ramak kala yanımdakiler kolumdan yakaladı.

Yine aynı günün akşamı tam da gün başka bir aksilik olmadan bitiyor derken kabus gibi bir haber geldi.Çalıştığım şirket satılmış.Öyle bir çırpıda söyleyiverince basit geliyor da  böyle bir haber alınca gözüne araba farı tutulmuş tavşan gibi kalakalıyor insan!

Bu makbul mesajı alan Tuğba'da dağda feci düşmüş.Başını öye fena çarpmış ki bir süre kendine gelememiş.Hastaneydi,acildi derken kolunda ciddi bir ağrı ile atlatmış bu kazayı.O da 'bugün benim hayatımın en güzel günüydü gerçekten' diye bir mesaj yollamış :)

Uzun bir süre bu tarz mesajları kabul edemeyeceğimi bildiriyor,sevgili dostlarımın anlayışına sığınıyorum.Ters tepiyor , başım beladan kurtulmuyor vesselam.

23 Şubat 2012 Perşembe

ÖZLEM

8.500 mt yükseklikten Midilli'ye bakıp ayak basamamak,sevgiliyi uzaktan görüp dokunup,doyasıya koklayamamak gibi...

Yine de günün ilk ışıkları altında gülümseyen Ege Denizi iyi geliyor insana.

Ayvalık üzerinden alçalan uçağın camına yapışmış,boylu boyunca uzanan Çamlık sahilini,Cunda'yı ve karşı kıyıda kollarını ardına kadar açmış beni bekleyen Midilli'yi izliyorum.Ben yukarıda bir yerlerde çocukluğumun geçtiği yerleri seçmeye çalışırken aynı anda babam tam da aşağıda derin bir sabah uykusunda olmalı.Birimiz yerde,birimiz gökte aynı gök kubbenin altında.Tam da Cemal Süreya ' nın dediği gibi ;

Bu şehirde
Sen varsın
Ben varım
Biz yokuz

19 Şubat 2012 Pazar

ŞUBATIN HERHANGİ BİR GÜNÜ

14 Şubat 2012

İşim erken bitti.Bir alış veriş merkezinde aylaklık edip,üstüme başıma indirimden bir kaç parça uydurmanın telaşındayım.Aylaklık deyince ilk işim soluğu D&R da almak oluyor.Rengarenk dergiler,DVD ler,merak uyandıran onlarca kitap.Burda olmayı seviyorum.

Etrafta el ele bir sürü çift.Merak ediyorum acaba tüm çiftler dışarı çıkmak için bugünü mü bekliyor yoksa kendilerini el ele tutuşmaya mecbur hissettikler için mi yapışık ikizler gibi geziyorlar? Beki de benimki sadece algıda seçicilik!Tabi ki hasetlenmiyorum.Sevgililer günü de neymiş canım.Bence sevgililer günü zaten sizi sevdğinizi bildiğiniz kişinin çiçekçi ve kuyumcuyu ihya etmesinden ibaret bir gün.Diğer taraftan hayatında biri olmayan ya da beklediği kişiden bir ses çıkmayanlar için gün bitime kadar süren ızdırap dolu bir bekleyiş, kocaman bir hayalkırıklığı.Sonrasında en erken 24 şubata kadar toparlanamayan bünyeler.

D&R da reyondan reyona salınırken belgeseller bölümünde takıldım.2.Dünya savaşı,Fransa'nın Cezayir Soykırımı,Sarıgelin başlıkları beni oracıkta bitirdi.Günün bütün motivasyonu,enerjisi uçup gidiverdi üzerimden.Bugün 'sevgi' günü oysa.Belgesel reyonunda ilk sıradaki üç yapım insanın insana ettiği milyonlarca zulümden bir kaçı olması tuhafıma gitti.DVD kapaklarındaki fotografları da görünce içimden koşarak mağazadan kaçmak geldi.

İyi bir şeyler de olmalı deyip soluğu MC Donald's da aldım.Epeydir kendimi fast fooddan mahrum ettiğim için canımın istediği gibi yiyip içmek istedim.Maksat yasakları delip,endorfin oranımı arttırmak.Kasadaki çocuğa seçimimi söyleyince 'abla o seni doyurmaz şundan verelim' dedi.Hay allah dedim iştahımın kabardığı çok belli oluyor demek ki,'Aslında ben pek aç değilim sadece açgözlülükten yemek istiyorum ' diyemedim tabi.Tavsiyeye uydum,yemeğimi aldım ve şöyle düşündüm.'Kendime yaptıgım sevgililer günü iyiliği: Big Mc Menu'...

FETİH 1453


2009 yılından bu yana bahsi geçen ve nihayet geçtiğimiz hafta izleyiciyle buluşan 'Fetih 1453' için olumlu ya da olumsuz yazılacak çok şey var.Konu türk ve dünya tarihinde iz bırakmış en önemli olaylardan biri olunca beklenti yüksek oluyor şüphesiz.İzleyicinin filmden neler beklediği de önemli tabi.Tarihsel gerçeklere daha fazla yer verilebilirdi,senaryo başarısızdı,oyuncular yetersizdi  gibi yorumların hepsine saygı duymak lazım.Herkes beğenmekte ve beğenmemekte serbest.

Lakin bugün çok sevip saygı duydugum bir müzisyenin filmle ilgili yorumu canımı çok sıktı.Entellektüel bir değelerlendirme yapmak demek,objektif görünmeye çalışırken komik duruma düşmek olmamalı.Bir kaç forumda da benzer yorumlar görünce yazmadan duramadım.Burada üzerinde bolca laf kalabalığı yapılan konu,filmde Türklerin kahraman gösterilirken karşı tarafın kötülendiği , bu nedenle filmin globallikten uzak olduğu ve uluslararası düzeyde beğeni kazanmasının mümün olamayacağıydı.Film tek taraflı bir bakış açısıyla yanlı olarak hazırlanmıştı.

Şimdi bu çok bilmiş ve 'tek taraflı bakış açısıyla yaklaşılmaması gerektiğini ' savunan aslında çok da taraflı entellektüellere bir kaç sorum olacak:

Pearl Harbour vizyona girdiğinde ülkemiz dahil  bütün dünyada büyük beğeniyle karşılandı.Peki bu film yüz binlerce sivil Japon'un katledilmesine neden olan atom bombasına kılıf uydurmak için çekilmedi mi? Öyle ya çılgın kamikaze Japonlar masum ve hümanist ABD donanmasına hain bir saldırı düzenlemişti.

Sinema tarihinde saygın bir yeri olan Braveheart 'da özgürlük için savaşan İskoçların karşısında,köyleri yakıp yıkan,kadınlara tecavüz,katleden eden İngiliz prensler yok muydu?Peki bunun karsında hiç bir İskoç aa film tek taraflı, global düzeyde değil gibi bir açıklama yapma gereği duydu mu?

İzleyenlerin özellikle savaş sahnelerinden çok etkilendiği ve büyük bir kahramanlık mücadelesi veren 300 Spartalı'nın hikayesinde de hepi topu 300 asker onbinlerce barbar Pers'e kafa tutmadı mı?

Ve son olarak 2009 en iyi film oskarının sahibi 'The Hurt Locker' filminde zavallı Amerikan askerlerinin kendi işgalleri altındaki Ortadoğu'da yaşadıkları sıkıntılar konu edilmiyor muydu?

Şimdi globallikten, dünya sinemasından yer edinmekten vs. bahsederken kimse bana sinema endüstrisinde filmlerin iki tarafın da eşit düzeyde kahraman ve hümanist gösterilmekte olduğundan bahsetmesin.Teknik ve görsel detaylar konusunda filmi Hollywood yapımlarıyla kıysalayanlar yukarıda sıraladığım örneklere de bakıversinler bir zahmet.

Filme gelince..Başta da söyledim pek çok açıdan yetersiz bulanlar olabilir.Ben beklentimi yüksek tutmadan hatta fragmanı bile izlemeden gittim.Bence Recep İvedik'in gişe rekorları kırdığı düşünüldüğünde bu filme kötü demek büyük haksızlık olur.Savaş sahneleri çok başarılıydı,'Cennet Krallığı' ya da 'Truva' filmlerindekiler kadar etkileyiciydi.Fethin en can alıcı konusu olan gemilerin karadan yürütülmesi biraz üstünkörü geçilmiş,daha iyi olabilir miydi..Evet.Oyunculara gelince Fatih her ne kadar 21 yaşında göstermiyor olsa da filmi izledikçe gözüme daha hoş gelmeye başladı.Bence sırıtmamış,oyunculuğu da iyiydi.Keşke Kenan İmirzalıoğlu oynasaydı diyenlere gülüp geçiyorum.Diğer taraftan Ulubatlı Hasan Fatih'ten daha ön plandaydı sanki.Seçilen oyuncuya bakılırsa bunun da olağan olduğu söylenebilir.Yönetmen iyi bir seçim yaparken Fatih'in gölgede kalabileceğini pek hesaba katmamış gibi.

Yorumlara kulak tıkayın,filme henüz vizyona girmeden forum sitelerinden birine girilen 500'den fazla eleştiri var.En kötü ihtimalle Recep İvedik'in seri üretime geçtiği Türk Sinema endüstrisine 10-15 tl destek vermiş olursunuz.