14 Mayıs 2012 Pazartesi
VAN GOGH ALIVE
Tabloların dışında değil içinde olmak..Kulağa hoş geliyor doğrusu.
Van gogh Alive sergisinin lansmanında ön planda olan ve oldukça merak uyandıran en önemli detay bu sanırım.İstanbul'da ayağımızın dibine kadar gelmiş ve alışılagelmişin dışında bir deneyim vadeden Van Gogh Alive sergisini görmeden olmazdı.
İstanbul Modern antrepolardan biri bu sergi için karartılıp olduça loş bir ortam oluşturulmuş.Tüm duvarlar ve kolonlardan tablolar sırayla akıp geçiyor.Renkli ve beklendiği gibi çerçevesiz.Arada ressamın mektuplarının,veciz deyişlerinin de yer aldığı,bir resim sergisinden çok arka fonda tabloların seyrine eşlik eden klasik müzik ile harmanlanmış görsel bir şölen.
Karanlık salonda yere oturup tabloların birbiri ardına akışını izlemek çok keyifli.Tüm duvar ve kolonlara aynı anda aynı görüntüler yansıtıldığı için önüm arkam sağım solum kah "Self Portrait" kah "Starry Night"...Tablolar çerçevesiz ama Van Gogh'un eşsiz dehası çepeçevre sarıyor insanı.Yaklaşık yirmi,yirmi beş dakika süren akış kısa süreli bir kaçış gibi.İçimde tuhaf bir huzur yüzümde tatlı bir tebessüm.Deniz'in "kulağı olmayan ressamcı" ile tanışmış olması da cabası.
Gidip görmekte fayda var.Fakat hafta sonu ise mutlaka öğleden önce gitmek lazım.Biz geri dönerken kapıda kuyruk oluşmaktaydı.Biletler için de Biletix den organize edip ekstra ücret ödemeye gerek yok,kapıdan gayet rahat alıp içeri girebilirsiniz.Benden söylemesi..
10 Mayıs 2012 Perşembe
AŞK OLSUN
Starbucks da oturmuş bir fincan kahve eşliğinde Can Dündar’ın yeni kitabı “Aşka Veda”’yı karıştırıyorum.Yan tarafımda oturan genç çifti rahatsız etmemek için epeyce boşluk bırakıp yerleşiyorum masaya.Otururken göz ucuyla bakıp gülümsüyorum.Oğlan kızın beline dolanmış,daha da yakın olabilmek için fırsat kollamakta.Gençlik,aşk güzel şey diyorum içimden..
Sonra başlıyorum kitabın sayfalarını çevirmeye.Üstat kitabın ana fikrini özetleyen vurucu cümleyi ilk anda zikrediveriyor.”Eskiden sevişmeden severdik şimdi sevmeden sevişiyoruz”.Uğruna kan dökülen,çöllerde per perişan olunan,sevgilinin bir saç teli için candan geçilen aşk şimdilerde tozlu kitaplarda kalmış tatlı bir masal gibi.Haklı mı haksız mı derken birden yine yanımdaki delikanlıya takılıyor gözüm.Acaba bu da kıza gerçekten aşık mı yoksa aşık rolü ile baş başa geçirilecek anların hayalini mi kuruyor diye kötü bir niyet beliriyor içimde,ister istemez.
Oysa benim bildiğim aşk bütün bir gece boyu sevgilinin sadece yüzüne dokunarak tüm kıvrımlarını ezber etmek demekti.Ya da sinemada ona fark ettirmeden giydiği kazağın koluna dokunarak teninin sıcaklığını hissedebilmekti.Günlerce görmeyip sadece hayaliyle bile bulutların üzerinde olmaktı.Aşık olmak aşk yapmaktan kıymetliydi. Aşk yapmak aşkla yoğurulduğunda anlamlı ve güzeldi...
Yine de yazar kadar kötümser değilim sanırım.Hala bazılarının aşka kıymet verdiğini ve onu yatağa giden yolda kestirme bir patika gibi görmediğini düşünüyorum.Ya da hala sevmeden,sevildiğini bilmeden sevişemeyenler olduğuna inanmak istiyorum.Yok yanılıyorsam,aşk olsun!
3 Mayıs 2012 Perşembe
GALATA
Güya Galata'ya dadanmışım
Kafaları çekip çekip
Orada alıyormuşuz soluğu
Onu da sonra anlatırım..
İşte tam da son haftalara yakışır bir şarkı!
Bahar gelmiş,havalar ısınma turlarında.Bütün gün ofiste boğulan insanoğlu kendini metroya atıp Beyoğlu'nda,Asmalı'da ya da Galata'da iki tek atıp keyifli bir gece geçirmenin derdinde...Sevgili Emre sayesinde son haftalarda ekip ruhuna yakışır biçimde Galata'ya dadanmış vaziyetteyiz,tıpkı Orhan Veli'nin dizelerindeki gibi.
Devasa Galata Kulesi beni oldum olası büyülüyor.Her ne kadar Hazerfen'in Üsküdar'a kadar uçmuş olduğu safsatasına inanmasam da kafam güzelken bir gözümü kısıp kulenin tepesi ile Üsküdar arasına hayali bir çizgi çekip acaba mı demekten kendimi alamıyorum.Yüzlerce yıldır orda öylece duran taş bir kule.Kim bilir dibinde yayılıp,sırtımızı yasladığımız duvarların önünden,yakınından kimler geldi kimler geçti.Kim hangi telaşın peşindeydi,hangi devirde nasıl bir karmaşa yaşanmaktaydı yaşlı kulenin etrafında.Gün gelmiş zindan olmuş lanetlenmiş,gün gelmiş gözetleme kulesi olarak kullanılmış medet umulmuş..Şimdilerde tüm İstanbul'un vazgeçilmez dekoru.
Yüzyıllar sonra kulenin dibinde,şekil şemalimizden bizi bir şeye benzetememiş olması muhtemel bakkalın " şişesi 10 liraya şarap var" dediği merdiven altından satın alınmış,plastik bardaklara doldurduğumuz Çankaya'yı hoş bir sohbetle harmanlayıp huzura ermekteyiz.Bu gece kuledibi eşsiz bir gece bahçesi,etraf yerde oturup piknik yapanlarla dolup taşıyor.
DÜŞLÜYORUM ÖYLEYSE VARIM
Gökten üç elma düştü misali,kaldı geriye gerçekleşecek üç hayalim...
İflah olmaz bir yengeç olduğum için düşlemeden yaşayamıyorum. Şimdilerin pek popüler deyimiyle, "sevgili evren" daima torpilli davrandı bana hakkını yiyemem. Lakin gözlerimi kapadığımda karşımda duran her şey benim olmasa da olur muydu bilmiyorum. Sorgusuz sualsiz ve zerre kadar hesap kitap yapmadan sadece içimden geçenleri fısıldadım, o da duydu. Şimdiye kadar yanıma kar kalan ya da yanılgıdan ibaret olanlar bir tarafa kaldı geriye üç dilek.
İlki için geri sayım başladı. Otuz beşinci yaş günümü ve ondan önceki bir kaç ay boyunca yasayacağım telaşı düşündükçe gülümsüyorum. Doğum günümde etrafımda sevdiklerim ve sevenlerimle Aslı'nın sözcüklerinin dokunulabilir olduğunu kutlamak benim için bir hayalden çok daha yakın artık. -
İkincisi sadece benim istememle olacak bir şey değil. Fakat o kadar kuvvetli istiyorum ki bir gün gerçekleşeceğine dair şüphem yok. Şu fani dünyada olmaktan en çok keyif aldığım yerlerden biri mutfak. Hazırladığım yemekleri bir başkasına sunuyor olmanın hazzı ise tarif edilemez! Epeydir gözüme kestirdiğim bir restaurantta günün birinde belki de beş para almadan calışıyor olacağım. Üç gün ya da üç yıl bilemem. Ama şuraya yazıyorum bir gün ben de, o geminin çok özendiğim tayfalarından biri olacağım. Neresi derseniz şimdilik sadece en sevdiklerimle paylaşıp, yemek yerken usulca "bir gün burda çalışıyor olacağım" deyip geçtiğim yer diyebilirim.
Üçüncü dilegim yine yengece yakışır türden. Ada takıntımı bilmeyen yoktur. Ada degilse bile ki bunu bazılarımızın izole bir yerde yaşama fobisi yüzünden söylüyorum, küçük bir sahil kasabasında taş bir evde gündüzleri dinlenip aksamları demleneceğim, geçip giden hayatın telaşlarına inat kalan zamanı olabildiğince yavaşlatacağım minnacık bir son durak düşlüyorum...
Ve pek tabi bütün bunları anlamlı kılmak için; kitaplarımın önsözünü okurken duygulanacak, mozarella ve fesleğen kokularıyla eve geldiğimde nergisler gibi koktuğumu söyleyecek, akşamları denize karşı kadeh kaldırıp oğlumu anarken yüzümü okşayacak, gece başucumda yanan mumları üfleyip yanıma kıvrılacak sevgili ellerimi hiç bırakmasın istiyorum...
İflah olmaz bir yengeç olduğum için düşlemeden yaşayamıyorum. Şimdilerin pek popüler deyimiyle, "sevgili evren" daima torpilli davrandı bana hakkını yiyemem. Lakin gözlerimi kapadığımda karşımda duran her şey benim olmasa da olur muydu bilmiyorum. Sorgusuz sualsiz ve zerre kadar hesap kitap yapmadan sadece içimden geçenleri fısıldadım, o da duydu. Şimdiye kadar yanıma kar kalan ya da yanılgıdan ibaret olanlar bir tarafa kaldı geriye üç dilek.
İlki için geri sayım başladı. Otuz beşinci yaş günümü ve ondan önceki bir kaç ay boyunca yasayacağım telaşı düşündükçe gülümsüyorum. Doğum günümde etrafımda sevdiklerim ve sevenlerimle Aslı'nın sözcüklerinin dokunulabilir olduğunu kutlamak benim için bir hayalden çok daha yakın artık. -
İkincisi sadece benim istememle olacak bir şey değil. Fakat o kadar kuvvetli istiyorum ki bir gün gerçekleşeceğine dair şüphem yok. Şu fani dünyada olmaktan en çok keyif aldığım yerlerden biri mutfak. Hazırladığım yemekleri bir başkasına sunuyor olmanın hazzı ise tarif edilemez! Epeydir gözüme kestirdiğim bir restaurantta günün birinde belki de beş para almadan calışıyor olacağım. Üç gün ya da üç yıl bilemem. Ama şuraya yazıyorum bir gün ben de, o geminin çok özendiğim tayfalarından biri olacağım. Neresi derseniz şimdilik sadece en sevdiklerimle paylaşıp, yemek yerken usulca "bir gün burda çalışıyor olacağım" deyip geçtiğim yer diyebilirim.
Üçüncü dilegim yine yengece yakışır türden. Ada takıntımı bilmeyen yoktur. Ada degilse bile ki bunu bazılarımızın izole bir yerde yaşama fobisi yüzünden söylüyorum, küçük bir sahil kasabasında taş bir evde gündüzleri dinlenip aksamları demleneceğim, geçip giden hayatın telaşlarına inat kalan zamanı olabildiğince yavaşlatacağım minnacık bir son durak düşlüyorum...
Ve pek tabi bütün bunları anlamlı kılmak için; kitaplarımın önsözünü okurken duygulanacak, mozarella ve fesleğen kokularıyla eve geldiğimde nergisler gibi koktuğumu söyleyecek, akşamları denize karşı kadeh kaldırıp oğlumu anarken yüzümü okşayacak, gece başucumda yanan mumları üfleyip yanıma kıvrılacak sevgili ellerimi hiç bırakmasın istiyorum...
29 Nisan 2012 Pazar
RITSOS'DAN ...
'ÜÇLEMELER'DEN / YANNIS RITSOS
O gece;
yanına varılmaz o kadın
öpmüyor kimseyi
onu öpecek kimse çıkmaz korkusuyla tek başına.
Beş uçlu bir yıldızla gizliyor
onu öpecek kimse çıkmaz korkusuyla tek başına.
Beş uçlu bir yıldızla gizliyor
bir tutam beyaz saçı
ve bütün güzelliğini yadsıması kadar güzel kendisi.
ve bütün güzelliğini yadsıması kadar güzel kendisi.
BANGKOK&PATTAYA
Renkli,egzotik,sıcak ve pornografik bir destinasyon...Tayland.
Seyahatten sadece iki gün önce hayatımda hiç olmadığım kadar kötü bir şekilde hastalandım.Geçirdiğim yoğun günler ve sürekli ordan oraya koşturmak bağışıklık sistemimi çökertmiş.Bedenimin günün birinde ben de burdayım biraz özen lütfen diye S.O.S vermesine şaşırmamak lazım.Fakat zamanlama sahiden de çok kötü oldu.Uçuşa bir gün kala ateşler içinde yanıyorum.Üstelik parmağımı bile oynatacak halim yok.Bu bir kabus olmalı.Yıllar sonra ilk kez antibiyotik alıp avuç avuç ilaç yutuyorum.Dahası eş zamanlı olarak kulaklarım tıkalı,boğazım alev topu gibi,burnumdan nefes alamıyorum ve midem bulanıyor.Ölsem daha iyi diye düşünüyorum o derece!Uçuş günü havalimanında kafamda koca bir kazanla geziyor gibiyim.Maalesef aylar önceden planlı bu tatili ertelemek gibi bir lüksüm de yok.Bütün umudum uçakta iyice dinlenip ertesi güne daha iyi başlıyor olmak.Ne de olsa az buz değil 10 saatlik bir uçuş.Bir taraftan da kulaklarım tıkalı olduğu için iniş ve kalkışta basınçtan kulaklarımda oluşacak ağrının telaşını yaşıyorum.İşte bu şartlar altında başlayan bir yolculuk.
Neyse ki uçuş korktuğum kadar kötü değildi.Bangkok’a indiğimizde çok daha iyi hissediyordum.Havalimanında boynumuza takılan çiçeklerin üzerindeki kocaman yeşil tırtılı saymazsak Tayland macerama iyi bir başlangıç yaptığımı söyleyebilirim.
Gezimize genel bir Bangkok turu ile başlıyoruz.Ünlü tapınaklar,altın buda ve nihayet en çok ihtiyacım olan şey,şahane bir masaj seansı!Bangkok'taki en bilinen Spa merkezlerinden birinde tam tamına iki saat boyunca Thai masajının kollarına bırakıyorum kendimi.Bildiğimizin aksine masajdan önce ince pamuklu kumaştan yapılmış özel bir kıyafet giydiriyorlar.Ovalamak yerine sinir uçlarına baskı yapılması suretiyle uygulanan bir masaj tekniği olduğu için bedenin çıplak olması gerekmiyor.Masajın da etkisiyle ben ertesi gün neredeyse 24 saat uyuyup odadan burnumu bile çıkartmazken Bangkok çoktan keşfedilmiş,metro güzergahları belirlenmiş, bir sonraki gece için planlar yapılmış bile...
Gezimize genel bir Bangkok turu ile başlıyoruz.Ünlü tapınaklar,altın buda ve nihayet en çok ihtiyacım olan şey,şahane bir masaj seansı!Bangkok'taki en bilinen Spa merkezlerinden birinde tam tamına iki saat boyunca Thai masajının kollarına bırakıyorum kendimi.Bildiğimizin aksine masajdan önce ince pamuklu kumaştan yapılmış özel bir kıyafet giydiriyorlar.Ovalamak yerine sinir uçlarına baskı yapılması suretiyle uygulanan bir masaj tekniği olduğu için bedenin çıplak olması gerekmiyor.Masajın da etkisiyle ben ertesi gün neredeyse 24 saat uyuyup odadan burnumu bile çıkartmazken Bangkok çoktan keşfedilmiş,metro güzergahları belirlenmiş, bir sonraki gece için planlar yapılmış bile...
Akşam yemeği için “Sea Food Market” isimli ilginç bir restauranta gidiyoruz.Sloganı “Eğer yüzüyorsa bizde vardır”. İçinde yemek masaları olan kocaman bir süpermarkete benziyor.Alış veriş sepetine tezgahlarda duran deniz ürünlerinden ve salata malzemelerinden doldurup pişirilmesi için mutfağa gönderiyoruz.Oldukça enteresan bir sistem.Fakat çok net söyleyebilirim ki slogan ve konseptten öte bir şey yok.Öyle dünyevi çeşit deniz mahsulü göremiyorum,okyanusa özgü balıklar son derece lezzetsiz,bizim lüferimizin,levreğimizin yanından bile geçemez.Karides ve kalamar güzel.Bizim gibi üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşayanlar için bu da çok ekstra bir durum değil.Kısacası öyle dehşet lezzetli bir akşam yemeği yediğimi söyleyemem.
| Yüzen Pazar/Bangkok |
Bir sonraki gün Bangkok’da görülmesi gereken yerlerin en başında yer alan yüzen pazara gidiyoruz.Kano benzeri araçlarla oldukça otantik bir yolculukla ulaşılan,ahşap kayıklardan satış yapılan bir su üstü pazarı.Hayatımda görmediğim meyveler,rengarenk tezgahlar büyüleyici.Hemen manav görünümündeki bir kanoya yanaşıp ilk kez rastlaştığımız meyvelerden birer ikişer alıp tatlarına bakıyoruz.Kaç gündür iştahtan eser olmadığı için açlıktan da bitkin düşmüş vaziyetteyim.Bu yüzden meyveler ilaç gibi geliyor.Sıcağın altında sulu tatlı tropik meyveler bütün bir tatil boyunca yediğim en güzel şey!
Buradan otobüsle şehir merkezine geri dönüp kanal turuna başlıyoruz.Bangkok şehrinde kralın yaptırdığı küçük kanallara girip , etraftaki geleneksel evleri,kıyıdan suya doğru sallanan mango –muz ağaçlarını seyretmek çok keyifli.Tapınakların önünde balık avlanması yasak olduğu için buralar tam bir balık yuvası haline gelmiş.Suya birazcık ekmek ufalayınca koskocaman kedi balıkları suyun üzerine kadar çıkıp ekmeği kapışıyorlar.Harika bir manzara.Hiç bu kadar büyük balığı bir arada görmemiştim.Kanal boyunca ilerlerken budist okulunun bahçesinden el sallayan minik budist rahipler de gülümsetiyor bizi..Çocuk her yerde çocuk işte.
Yaklaşık bir saat süren bir tekne turundan sonra yılan çiftliğine yanaşıyoruz.Yılandan herkes korkar fakat daha önce kendileriyle tanışma fırsatına erişmediğim için yılan fobim olduğunu bilmiyordum!Koskocaman bir piton yılanını boynuna dolamış bir adam duruyor tam karşımda.İşte o an olduğum yerde donakalıyorum.Ne yanından ne de yakınından geçebilmem mümkün değil.Mahlukatı boynuna sarıp fotoğraf çektirmek isteyen turistlerin çokluğu ağzımın açık kalmasına sebep oluyor.Fakat halen kımıldayamıyorum,olduğum yerde kalakalmış vaziyetteyim.Tüm ısrarlara rağmen hayvanın yanından süzülüp çiftliğin içine giremiyorum.Elimde değil,deniyorum ama yapamıyorum.En sonunda bir başka bahçenin içinde geçip çiftliğe girebiliyorum.Orada da durum benim açımdan çok iç açıcı değil.Kafeslerin içi çeşit türlü yılanlarla dolu.Ortada gelişigüzel oluşturulmuş bir sahnede yılan gösterisi yapılacağı için herkes ön taraflarda yer kapma telaşında.Bense en arka sırada,oturmaya bile cesaret edemeyip her an kaçabilecekmiş bir pozisyonda gösteriyi bekliyorum.Bir kaç tane zehirli yılanla çeşit türlü gösteriler yapıp sonunda da hayvanları seyirci ile buluşturuyorlar!İnsanların zavallı yılanlara dokunmak,mıncıklamak için ne kadar hevesli olduğunu anlatamam.Bir an önce,mümkünse koşar adımlarla burayı terk etmek istiyorum.
Gece “Hangover 2” filmine sahne olan Bangkok’un en yüksek binasının tepesinde konumlanmış Sky Lounge barına gidiyoruz.Manzara muazzam.Bir kaç keyifli saatten sonra Chao Phraya nehrinin kıyısında bulunan otelimize geri dönüyoruz.Tabi bu o kadar kolay olmuyor.Yolu bir türlü bulamayan ve ingilizce anlayıp anlamadığını çözemediğimiz,her söylediğimiz şeye sadece gülümseyen şoförün bizi otele bırakması epeyce zaman alıyor.Tabi Bangok’un korkunç trafiği de cabası.
| Sky Lounge / Bangkok |
Üçüncü günümüz Bangok şehir merkezinde etrafı turlamakla geçiyor.Syam Paragon AVM muazzam bir yer.İçindeki markalar,yemek molü ve envai çeşit ürün barındıran hipermarketi görülmeye değer.Gece için bu defa durağımız gece pazarı olarak ünlenmiş Patbong.Bizim Mahmutpaşa'nın ışıklandırılmış hali gibi.Sahte saat , çanta ıvır zıvır satan tezgahların arasında , sıcakta kalabalıkla sürüklenerek gezilebilecek bir yer.Açıkçası neden bu kadar meşhur olduğu da hala kafamda kocaman bir soru işareti.Pazarın iki tarafında,önünde iç çamaşırlı kızların beklediği,ellerinde sahne şovlarını gösteren kataloglar olan adamların sizi içeri çağırdığı bir sürü gece kulübü var.Bir an için acaba girsek mi dediysek de ortamın çok güvenli olup olmadığını kestiremediğim için tereddüt ettim.Ne de olsa burası Amsterdam değil,ertesi sabah nerede uyanacağımdan emin olmak isterim :)
| Alcazar Show/Pattaya |
Bangok’da geçirdiğimiz üç günün üzerine,ver elini Pattaya.Pattaya için söylenebilecek ilk şey burada fuhuşun son derece normal bir aktivite olması ve dünyanın dört bir yanından gelen orta yaş üzeri erkeklerin daha çok ergenlik dönemi vücut silüetine sahip Asya’lı kadınlar için burda olduğu.Koca koca adamların yanında ufacık tefecik kadınlar...Hele Türklerle rastlaşırsanız durum daha da fena.Bir süre sonra olağan dışı bu durum yerel şartlara göre olağan kabul edilse de söz konusu olan on saatlik yolu sadece bunun için gelmiş Türk erkekleri olunca işin rengi biraz değişiyor.Kimin ne yaşadığını ya da yaşamadığını bilemeyiz fakat gecelik bir kaç yüz bahta kiralanan bedenler ile övünüyor ve ballandırarak anlatıyor olmak sadece bizim ırka mı mahsus işte ben en çok onu merak ediyorum.Bir kadın olarak Slav ırkının ya da latin kadınların baştan çıkartan güzelliği karşısında saygıyla eğiliyor ve bir şekilde farklılık arayışını anlayabiliyorum.Ama Tayland’da gerçekten estetik anlamda güzellikten bahsedebilmek çok zor üstelik aids oranında dünya sıralamasında lider durumdalar!Daha önce buraya gelenlerin tursitlere yaptığı uyarı da durumu özetliyor."Çirkin olanları tercih edin çünkü güzel olanlar kadın değil" .Tayland transseksüel nüfusun oldukça yoğun olduğu bir ülke ve gerçekten bazıları ayırdedilemeyecek kadar mükemmel.Dünyanın en ünlü kabarelerinden Alcazar showda sahneye çıkanların tamamı travesti fakat bunu bilmeyerek içeri girseniz asla fark edemezsiniz.Üstelik yahu bu memlekette bu kadar güzel hatunlar da var mıymış diye şaşırırsınız.Alcazar show mutlaka ve mutlaka görülmeye değer bir kabare.Yer bulabilmek de oldukça zor.Kıyafetler,sahne dekorları ve performanslar çok iyi.
| Mercan Adası/Pattaya |
Pattaya bir sahil beldesi olmasına rağmen sahilinden denize girmek pek tavsiye edilmiyor.Zaten denizin rengi de pek iç açıcı değil.Otelimizin sahilinden bizi alan bir sürat teknesi deniz ve güneşin tadını çıkartmak için yaklaşık otuz dakikalık bir yolculuğun ardından bizi Mercan Adası’na bırakıyor.Sahil kıyısındaki şezlongları ve küçük ahşap lokantayı saymazsak tam “survivor”adası tadında bir yer.Kıyı kesimi bembeyaz bir kumsal ve arkası sahile doğru uzanan yemyeşil ağaçlarla kaplı.Adada herhangi bir yapı ya da yerleşim yok.Huzur veren saklı bir bahçe gibi...Adadan dönüşte grubumuz yine sahte saat ve çanta peşine düşüyor,bense havuz başında sakin ve dingin bir kaç saat daha geçirmeyi yeğliyorum.
Pattaya’da sahil kıyısı boyunca uzanan otellerin bitiminde araç trafiğine kapalı bir cadde olan “Walking Street” bulunuyor.Burası da sağlı sollu barların,kulüplerin olduğu bir cadde.Bu barlarda kim ne arıyorsa fazlasıyla bulabiliyor.
| Mercan Adası/Pattaya |
Buranın en güzel tarafı yan yana dizilmiş onlarca masaj salonunda çok uygun fiyata hizmet veriliyor olması.Tabi salonların niteliği önemli.Caddeye açık bir camekanı yoksa dikkat etmek lazım,Tayland'da sistem “hizmet etmeye”yönelik işliyor.Masaj salonlarında bir saati yaklaşık 10-12 tl.ye çeşit türlü masaj yaptırmak mümkün.
Seyahatin en unutulmaz anlarını Timsah çiftliği ve fil gösterilerinin yapıldığı botanik bahçesinde geçiriyoruz.Belgesellerde gördüğümüz avını parça pinçik eden kaplan bir kuzu gibi oturmuş turistlerle fotoğraf çektirmeyi bekliyor.Ben hayvandır ne yapacağı belli olmaz felsefem gereği yine bir kaç metre uzağından durup gülümsüyorum objektife.Diğer tarafta tonlarca ağırlıktaki devasa yaratıklar hortumuyla gelip geçenin omuzuna dokunup muz dileniyor.Ben bu hayvanların belgesellerde izlediğim birbirini kovalayan,hırpalayan vahşi hallerini daha çok seviyorum sanırım.Ne kaplan benim bildiğim kaplan ne de timsah.Hepsi uyuşturucu verilmiş gibi yarı uyur vaziyette.Nerde kaldı ormanın krallığı , titrek ceylanların korkulu rüyası.Hele bir bebek fil var tam içler acısı.Annesi seyircilere sevimli görünmeye çalışırken o memesine yapışıp emme derdinde.Bir o tarafa yapışıyor bir bu tarafa.
Seyahatin en unutulmaz anlarını Timsah çiftliği ve fil gösterilerinin yapıldığı botanik bahçesinde geçiriyoruz.Belgesellerde gördüğümüz avını parça pinçik eden kaplan bir kuzu gibi oturmuş turistlerle fotoğraf çektirmeyi bekliyor.Ben hayvandır ne yapacağı belli olmaz felsefem gereği yine bir kaç metre uzağından durup gülümsüyorum objektife.Diğer tarafta tonlarca ağırlıktaki devasa yaratıklar hortumuyla gelip geçenin omuzuna dokunup muz dileniyor.Ben bu hayvanların belgesellerde izlediğim birbirini kovalayan,hırpalayan vahşi hallerini daha çok seviyorum sanırım.Ne kaplan benim bildiğim kaplan ne de timsah.Hepsi uyuşturucu verilmiş gibi yarı uyur vaziyette.Nerde kaldı ormanın krallığı , titrek ceylanların korkulu rüyası.Hele bir bebek fil var tam içler acısı.Annesi seyircilere sevimli görünmeye çalışırken o memesine yapışıp emme derdinde.Bir o tarafa yapışıyor bir bu tarafa.
Hayvan gösterileri bir tarafa botanik tek kelimeyle muhteşem.Böyle bir bitki örtüsüne ve çevre düzenlemesine rastlamadım hiç.Devasa parkın şahıs malı olması da enteresan.Bu kadar zevk sahibi olması takdire değer.Parkın her bir köşesi farklı sürprizler sunuyor.Son gün bu bahçe sayesinde olabilecek en güzel noktayı koyuyorum seyahatime.
Uzakdoğu’nun alışılagelmişin çok dışındaki havasını koklamak,bambaşka bir dünyada bir kaç renkli gün geçirmek isterseniz vizesiz THY direk uçuşlarıyla ulaşılabilecek Tayland kapılarını sonuna kadar açmış sizi bekliyor...
24 Nisan 2012 Salı
FAZIL SAY'A VEDA
Fazıl Say'ın hakkında açılan soruşturma sebebiyle ülkeyi terk etme kararına ilişkin paylaşımını okuyunca gözlerime inanamadım.Dünyada sayılı sanatçılar arasında gösterilip saygı gören bir insan 2012 Türkiye'sinde 'Ateist'olduğu için soruşturmaya uğruyor.Türkiye için uluslararası arenada bir utanç kaynağı daha.Hiç vakit kaybetmeden bir çok yabancı gazetede bu soruşturmaya oldukça geniş yer verilmiş.Gittiği yerde kültürel ve sanatsal bir artı katarken muhtemel beyanatları ile Türkiye'yi yaralayacağı kesin.
Aslında şaşırmamak lazım.Güzel memleketimde neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda kantarın topuzu çoktan kaçtı.Sivas katliamında beraat eden çok inançlı! katiller için hayırlı olsun denilirken,Fazıl Say'ın kendi şahsi sosyal paylaşım sitesinde ateist olduğunu beyan etmesi halkı tahrik etmek olarak yorumlanıp soruşturma açılıyor.
Çocuk tecavüzcüleri adalet sisteminin adaletsiz boşluklarından faydalanıp , bütün suçu satılan bir kız kız çocuğunun rızasına! atıp aklanıveriyorlar.Sorsanız onlar da inançlıdır,allahtan korkuları tamdır.
Bu memlekette herkes inancını açıkça beyan etme hakkına sahip değil midir?İnanmak kadar inanmamak da kişisel bir tercihtir.Mevcut düzene muhalif olduğunu sürekli dile getiren Say'ı tanrıya inanmıyor olduğunu beyan ettiği için yargılamak,Sivas katliamında "allah allah"nidalarıyla diri diri insan yakanlara hedef göstermekten başka bir şey değildir.Bu durumda Fazıl Say'ı memleketi terk ediyor diye kim suçlayabilir.Ya da kim bu saatten sonra ne kendi canını , ne de kızının canını koruyabileceğinin garantisini verebilir?
Üzgünüm,öfkeliyim..Dahası yoldan geçen on kişiden dokuzunun giderse gitsin diyecek kadar umursamaz birer robota dönüştüğünün farkındayım.Kim bilir vatanı terk etmeye zorlanacak sıradaki muhalif aydın,sanatçı ya da yazar kim ?
Yolun açık olsun ...
Aslında şaşırmamak lazım.Güzel memleketimde neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda kantarın topuzu çoktan kaçtı.Sivas katliamında beraat eden çok inançlı! katiller için hayırlı olsun denilirken,Fazıl Say'ın kendi şahsi sosyal paylaşım sitesinde ateist olduğunu beyan etmesi halkı tahrik etmek olarak yorumlanıp soruşturma açılıyor.
Çocuk tecavüzcüleri adalet sisteminin adaletsiz boşluklarından faydalanıp , bütün suçu satılan bir kız kız çocuğunun rızasına! atıp aklanıveriyorlar.Sorsanız onlar da inançlıdır,allahtan korkuları tamdır.
Bu memlekette herkes inancını açıkça beyan etme hakkına sahip değil midir?İnanmak kadar inanmamak da kişisel bir tercihtir.Mevcut düzene muhalif olduğunu sürekli dile getiren Say'ı tanrıya inanmıyor olduğunu beyan ettiği için yargılamak,Sivas katliamında "allah allah"nidalarıyla diri diri insan yakanlara hedef göstermekten başka bir şey değildir.Bu durumda Fazıl Say'ı memleketi terk ediyor diye kim suçlayabilir.Ya da kim bu saatten sonra ne kendi canını , ne de kızının canını koruyabileceğinin garantisini verebilir?
Üzgünüm,öfkeliyim..Dahası yoldan geçen on kişiden dokuzunun giderse gitsin diyecek kadar umursamaz birer robota dönüştüğünün farkındayım.Kim bilir vatanı terk etmeye zorlanacak sıradaki muhalif aydın,sanatçı ya da yazar kim ?
Yolun açık olsun ...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


