18 Mayıs 2012 Cuma

RASTLANTI

Arnavut kaldırımına çarpan yağmur taneleri yere her vurduğunda garip bir  sıçramayla,koşar adımlarla sert rüzgara karşı ilerlemeye çalışan adamın  koyu kahverengi pantolonunu  ıslatmaktaydı.

Aralık ayının 13. günü hava en büyük oyununu oynamıştı ona.Oysa sabah evden çıkarken kuru ayaza aldanıp şemsiyenin gerekli olabileceğini düşünmemişti.Şimdi bir  yandan rüzgara karşı siper almaya çalışırken bir yandan da takım elbisesini  iri  yağmur tanelerinden korumaya çabalıyordu .Gecenin boşalttığı caddeler henüz kalabalıklaşmamıştı.Meydandaki güvercinler ve kendisi gibi erkenden yollara düşen bir kaç kişiden başka kimsecikler yoktu etrafta . Soğuktan korumak için cebine soktuğu elleri mosmordu.Birazdan trene bindiğinde sıcacık kompartımanda nasıl ısınacağının hayali adımlarını daha da hızlandırmıştı.Aslında her gün aynı saatlerde , aynı caddelerden geçiyordu ama evi ve tren  garı arasındaki bu yol hiç bu kadar uzun gelmemişti.Yürü yürü bitmiyor diye geçirdi içinden.Rüzgar,attığı her iki adımdan birini geri itiyordu adeta.Zayıf cüssesi yola devam edebilmek için oldukça büyük bir efor sarf ediyordu .Gara geç kalması , treni kaçırması ve dolayısıyla işe geç kalması ; daha da kötüsü bu berbat havaya bir süre daha katlanması demekti.

Gara , trenlerin düdüklerini duyabilecek kadar yaklaştığında , sol elini cebinden çıkartarak güçlükle saate baktı ve derin bir nefes aldı , tam tamına on dakikası daha vardı ve bu süre trene yetişmek için  fazlasıyla  yeterliydi.

Gişelerden geçerek , ikinci kompartımana girip sol tarafta  pencere  kenarındaki koltuğa oturdu . Büyük maraton  sona ermişti. Soğuktan kaskatı kesilmiş ellerini cebinden çıkartarak pencerenin altındaki kalorifere doğru uzattı . Bu sabah yağmurdan etkilenen sadece kendisi degildi . Kompartımanda sadece bir kaç kişi vardı.

Etrafa bakarken  içeri sırılsıklam olmuş  iki genç bindi . Hafif bir tebessümle onlara bakarak iç geçirdi.Eminim ne dondurucu soğuk,ne korkunç rüzgar,ne de sağanak yağmur umurlarında değildir diye düşündü.

- Kız,koltuğunun altındaki kalın kitapların ıslanmasına engel olmak için onları koyu renkli paltosunun içine sokmuştu.Bir eliyle kitapların düşmesini engellemek için destek vermeye çalışırken , diğer eliyle çocuğun elini sıkı sıkı tutmaktaydı.Soğuğun yüzüne örttüğü kırmızı örtü bile yanaklarındaki iri çilleri saklamaya yeterli olmamıştı .Yanaklarındaki  çiller, yemyeşil gözleri ve gözlerini örtmemesi için, alnının hemen üstünden  parlak renkli bir tokayla tutturduğu kısacık  sarı saçlarıyla dikkat çekmeyecek gibi değildi.
Uzun boylu iri yapılı genç siyah bir atkıyla,yüzünün büyük bir kısmını gizlemişti.İlk işi nefes almasını güçleştiren atkıdan kurtulmak oldu.
Bir an için onları fazlaca izlediğini fark ederek kendi kendine öfkelendi . Başını tekrar pencereye doğru çevirerek  yağmuru izlemeye başladı . Tren henüz hareket etmemişti.

Sabırsızlıkla trenin hareket etmesini beklerken birden bire arka taraflardan bir bağırışma sesi ve onu takiben bir kargaşa belirdi .Neler olup bittiğini anlamak için  yerinden yavaşça yana doğru eğilip bir şeyler görmeye çalıştı .Aslında az çok tahmin edebiliyordu sorunun kaynağını . Öyle ya haftanın en az iki  günü orta yaşlı,göbekli, huysuz bir adam trende olur olmadık yerden hır çıkartırdı.Bu defa da , başrollerde onu görmek şaşkınlık yaratmamıştı .Bağrışmaların içeriğinden kompartımana girerken bir itiş kakış yaşandığı anlaşılıyordu . Huysuz adam söylene söylene arka tarafa doğru , kalorifere yakın bir koltuk olup olmadığına bakarak ilerliyordu . Nihayet zevkine göre bir yer bulup oturmuştu  ama oturması sesini kesmesi için yeterli olmamıştı . Kompartımandakilerin garip bakışları altında yüksek sesle söylenmeye devam ediyordu.

Kargaşa ve sükunet ikilemi içinde tren son düdüğünü de çalarak hareket etmiş ve yaklaşık iki saat sürecek olan yolculuk başlamıştı.

Raylardan gelen rutin sesler ve içerideki puslu havanın hipnotik etkisiyle ağzını kocaman açıp garip bir ses çıkaran yaşlı adamın yüzünde,herkesin ona baktığını görünce  utanmanın vermiş olduğu çocuksu bir ifade belirmişti ve sabahın o saatinde görülebilecek en insani  mimikler utangaç ihtiyarın suratındaydı.Elleriyle gözlerini ovuştururken birden ani bir hareketle elleri ikinci kez kükreyecek olan ağzına gitti ve elleriyle ağzını kapatarak bu defa utanç verici bir durumdan sıyrılmanın keyfiyle kollarını birleştirip uyuyklamaya devam etti ...

Yolculuk ne kadar uzun olursa olsun her sabah farklı insanları izleyip,onların gündelik konuşmalarına gizlice kulak misafiri olmak,yüzlerindeki ifadelerden hayatlarına ilişkin çıkarımlarda bulunmak ve en güzeli insanların düşünceleri hakkında yaratıcı tahminler üretmek son derece keyif vericiydi.Zaten iki saat boyunca insanları izlemek ve kitap okumaktan başka yapacak bir şey olduğu da söylenemezdi.Kompartımandakilerle diğer bir deyişle yaratıcılığına malzeme olan insanlarla havadan sudan bahsedip,gereksiz konularda sohbet etmek ona göre değildi.Biriyle uzun uzadıya sohbet etmeyeli de bir hayli olmuştu .Can sıkıcı muhasebe dosyalarıyla uğraşmaktan iş yerinde bile doğru dürüst iki laf edemez olmuştu.Yıllardır aynı can sıkıcı işle meşguldü.Kendine kalan zamanlarda ise insanlara kendini tanıtıp dostluklarını kazanmaya çalışmaktansa , kitaplarla haşır neşir olmayı seçmişti.Kitaplarla dostlukta kaybetme riski yoktu. Hem insanlar gibi saçma sapan sorular da sormuyorlardı.İşleri o kadar yoğundu ki bir kez olsun bile neden bu sıkıcı işi yapmak zorunda olduğunu kendine sormamıştı.Belki de cevabı kendisi de bilmediği için cesaret edememişti.Hayatı kısır bir döngüden ibaretti .Erkenden kalkılan sabahlar,uzun tren yolculukları,yorucu çalışma saatleri ve evde - işte kendisini yalnız bırakmayan yalnızlığı muhteşem bir bütün oluşturuyordu.

Karşısındaki üstü başı yırtık dökük gencin yerinde olmak bile onun için bulunmaz bir fırsat sayılabilirdi .Elleri nasırlıydı,saçları ağarmaya başlamıştı ama gözlerinde insanı şaşkına çevirecek bir yaşama sevinci vardı.Mutlu olmak için doğan ender insanlardandı o ve bunu anlamak için alim olmak gerekmiyordu,buğulu  kara gözlerine bakmak yeterliydi . Derin bir of çekerek kendi çıplaklığıyla örtünmüş  bir adam olarak başını öne eğdi.

 Yolculuğun ilk yarım saati sonrasında yaklaşılan istasyonda durup yeni simaları almak için tren yavaşlamaya başlamıştı.Günün bu saatlerinde istasyonda şehre giden bu treni bekleyenlerin sayısı bir kaç kişiyi geçmezdi .Az önce düşündüklerinden dolayı canı hala sıkkındı.Kapıya doğru dönüp herkesin yaptığı gibi  yeni gelenlere bile bakmadı.Gözlerini dışarıdaki belirsiz bir noktaya sabitlemiş öylece duruyordu.Ne bir şeye baktığı ne de bir şeyi izlediği yoktu.Sadece başı pencereye doğru çevrilmiş,gözleri uzaklara dalmıştı.

Kısa bir süre sonra gözlerini pencereden ayırıp siyah deri çantasının içine odaklayarak el yordamıyla yeni başladığı hikaye kitabını aramaya başladı.Çantada o kadar çok evrak vardı ki küçük siyah ciltli kitap adeta evraklar arasında yok olmuştu.Uzunca bir arayıştan sonra nihayet kitabı buldu  ve büyük bir zafer kazanma edasıyls kitabı ellerine alıp şöyle bir baktı.

Siyah  ciltli bu kitabı bir kaç gün önce ,  çalıştığı nakliye  şirketinin kütüphanesinden almıştı . Birbirinden ilginç hikayelerden oluşan 1929 baskısı eski bir kitaptı.Çoğu sözcüğün anlamı artık kullanılmıyordu bile  ama  cümlelerin gelişinden bu kelimelerin anlamını tahmin etmek bir bulmaca çözmek gibiydi ve kitaba ayrı bir heyecan katıyordu.

Son olarak okumakta olduğu hikayede , kendini tasvir edilen adamın yerine koyup bir an için de olsa onun gibi hissedebilmek için gözlerini kapatıp hayal etmeye başladı:

-Yemyeşil ağaçların kapladığı bir bahçenin en huzur verici köşesindeydi.Çok uzaklardan insanın ruhunu okşayan melodiler geliyordu kulağına,kafası bomboştu .Bir yandan  melodilere  dudaklarındaki ıslıkla eşlik ediyor bir yandan da üzerine yattığı bambu koltuğun minderlerine vurarak ritim tutturuyordu.Tam sıcacık  kahvesinden bir yudum almaya hazırlanırken,birden bire hayali kendisine doğru yaklaşmakta olan ayak sesleriyle dağıldı-

Gözlerini aralayıp , bakışlarını yavaş yavaş kendine doğru gelen adımların sahibine doğru yöneltti .Beklenmedik bir şekilde , yüksek ökçeli  bir  çift siyah rugan ayakkabıyla karşılaştı.Daha yukarı bakacak ; rugan ayakkabıların ve narin bacakların sahibiyle göz göze gelecek cesareti olmadığından birden irkilerek kaçamak bakışlarını tekrar dizlerinin üzerinde duran kitaba yöneltti.Şaşkındı,alelade bir adamla karşılaşmayı beklerken gizemli bir kadınla karşı karşıya gelmişti.Sabahın köründe bu kılıkla kim tren yolculuğu yapabilirdi?Bunu düşünüp varsayımlar üretimek az önce kafasında canlandırdığı hikayeden çok daha  ilginçti.Bu sebeple haylini darma dağın ettiği için ona kızamıyordu.

Kitap önünde,gözleri de kitabın üzerindeydi ama tek bir kelime bile okuyamıyordu.İkilemler içinde bocalarken gözlerini kitaptan yavaşça ayırıp başını kaldırarak karşısında oturan kadının  yüzüne kaçamak bir bakış attı.Beyaz tenli, siyah saçlı kadının ela gözleri onu  üç saniye içinde tarif edilmez ülkelere götürmüştü.Kalbi hızla atıyordu,elleri titremekteydi ve bir kez daha gözlerinin içine bakabilme  cesaretini  bulabilmek için tanrıya dua etmeye çoktan başlamıştı.Sabahın bu saatinde bu kadar alımlı ve iyi giyimli bir  kadının  bu trende ne işi var diye düşünmeye devam etti.O bir konuktu şüphesiz,daha önce ona bu trende hiç rastlamamıştı.

Kışın ortasında ılıman iklimlerden çıkıp gelen bu kadın nasıl da etkilemişti onu.Öyle ki kaçamak bir bakış elinin ayağına dolanmasına yetmişti.Hiç tanımadığı bir kadın saniyeler içinde , tek bir kelime etmeden ayaklarını yerden kesmişti.Belki ona bu tatlı duyguyu yaşatan insanı  hayatının sonuna kadar  bir daha hiç görmeyecekti.O hoş bir esinti gibi,aklını başından alıp götürerek geçip gidecekti , farklı  bir şey olması da beklenemezdi.Şekilden şekle  giren suratı,  onu bir saat sonra sonsuza kadar kaybedeceği düşüncesiyle asılmıştı.Elinde sadece bir saat ve onun ilgisini çekmek için işine yarayacak 'hiçbir şey ' vardı.Bu yalnızca bir rüya olabilirdi ve öyle de kalacaktı.Bu defa büyük bir kararlılıkla gözlerini tekrar önündeki kitaba doğrulttu.

Gözleri kitapta,aklı gizemli kadındaydı.Yirmi sekiz senelik yaşamı boyunca herhangi birine karşı böyle bir şey hissedebileceğini tahmin etmemişti.Sabahın altısından beri yaptıklarına bakılırsa her günden farklı bir gün değildi bugün ama farklı bir duygunun varlığını yaşamına kattığı için özeldi. Gizemli kadının biraz sonra trenden inip şehrin kalabalığına karışması ve onu bir daha görememesi bile umrunda değildi.O kadın farkında olmadan büyük bir iyilik yapmıştı . Tüm benliğini saran karamsarlıktan kısa bir süre içinde sıyrılır gibi oldu.Yalnız başına yaşadığı eve,zoraki tuttuğu muhasebe dosyalarına ve ailesine ait albümler dolusu hatıraya yeni bir şey eklenmişti bu sabah.Ona tekrar rastlayabilmeye dair bir umut...

Zaman zaman duygusuz olduğunu düşünürdü,ne hatıralar,ne yaşadığı ev ne de herhangi birini önemli saymamıştı bu sabaha kadar.Oysa şimdi yabancı bir kadın birden bire dünyanın en önemli insanı oluvermişti.Hayatında değer taşımayan her basit olgu da birazcık duyguyla tarifsiz anlamlar kazanabilirdi pekala..Kendini büyük bir yükün  altından kurtulmuş kadar hafif hissetti.  Birbirlerinin gözlerine coşkuyla bakan gençlerden,hala uyumakta olan ihtiyardan ve yaşama sevinci yüklü gençten ne farkı vardı. Aynı mekanda,aynı anı paylaşıyorlar ve anın tadını çıkarıyorlardı.Yaşam basit bir döngüden ibaretti belki ama en azından bu gerçeği her saniye zihinlerinde büyüterek hayatı çekilmez kılmıyorlardı.Onu farklı kılan ne rutin yaşamı ne de yalnızlığıydı.Sebep yalnızca kendisi ve keşfetmeyi başaramadığı duygusal ve düşsel zenginlikleriydi.

   O , Bütün bu çıkarımlarda bulunurken , tren son istasyona yaklaşmaktaydı.

   Kadın yavaşça yerinden kalkıp etekliğini düzelterek,inmek için kapıya doğru yöneldi.Trenin durmaya yakın sebep olduğu sarsıntılardan etkilenmemek için kapının yanındaki ince demirlere tutunmuştu.Trenin durmasını beklememesinden acelesi olduğu anlaşılıyordu.

 Oturduğu yerden kadına son bir  defa baktı.Demirleri sıkı sıkı tutan narin elleri de en az gözleri kadar etkileyiciydi.Trenden inip gitmesine fırsat vermeden,hemen ardından o da kapıya yöneldi,ona bir borcu vardı.Kapıdan çıkarken yüzünde sıcak bir tebessümle kadının kulağına doğru eğilerek ' teşekkürler ' diye fısıldadı ve bir şey sormasına vakit kalmadan trenden inip kalabalığa karıştı.Tatlı hayaller ve bir daha asla karşılaşmayacağını düşündüğü kadın istasyonda kalmıştı.

Genç  kadın şaşkınlıktan bir kaç saniye için olduğu yerde kaldı ve bir sebep aradı . Bulamamıştı..Sabah sabah çelimsiz bir adam anlamsızca teşekkürlerini sunmuştu . O ne yapmıştı ki , herhalde birine benzetti diye düşünerek merakını bastırdı.Sabah evden çıktığından beri garip olayların ardı arkası kesilememişti zaten.

 İlk işine,ilk günden geç kalmıştı . Kendisini işe kabul eden şehirdeki tek  nakliye şirketinde çalışmak büyük bir şanstı ve daha ilk günden şansını saçma sapan sebepler yüzünden tehlikeye atmıştı . Yapılacak en doğru şey daha fazla zaman kaybetmeden işinin başında olmaktı . Üzerindeki şık kıyafete aldırış etmeden, perondan hızlı adımlarla ayrılıp , yeni işinin heyecanıyla kalabalıkta kaybolan silüetlerden biri oldu…
                                                    

14 Mayıs 2012 Pazartesi

VAN GOGH ALIVE


Tabloların dışında değil içinde olmak..Kulağa hoş geliyor doğrusu.

Van gogh Alive sergisinin lansmanında ön planda olan ve oldukça merak uyandıran en önemli detay bu sanırım.İstanbul'da ayağımızın dibine kadar gelmiş ve alışılagelmişin dışında bir deneyim vadeden Van Gogh Alive sergisini görmeden olmazdı.

İstanbul Modern antrepolardan biri bu sergi için karartılıp olduça loş bir ortam oluşturulmuş.Tüm duvarlar ve kolonlardan tablolar sırayla akıp geçiyor.Renkli ve beklendiği gibi çerçevesiz.Arada ressamın mektuplarının,veciz deyişlerinin de yer aldığı,bir resim sergisinden çok arka fonda tabloların seyrine eşlik eden klasik müzik ile harmanlanmış görsel bir şölen.

Karanlık salonda yere oturup tabloların birbiri ardına akışını izlemek çok keyifli.Tüm duvar ve kolonlara aynı anda aynı görüntüler yansıtıldığı için önüm arkam sağım solum kah "Self Portrait" kah "Starry Night"...Tablolar çerçevesiz ama Van Gogh'un eşsiz dehası çepeçevre sarıyor insanı.Yaklaşık yirmi,yirmi beş dakika süren akış kısa süreli bir kaçış gibi.İçimde tuhaf bir huzur yüzümde tatlı bir tebessüm.Deniz'in "kulağı olmayan ressamcı" ile tanışmış olması da cabası.

Gidip görmekte fayda var.Fakat hafta sonu ise mutlaka öğleden önce gitmek lazım.Biz geri dönerken kapıda kuyruk oluşmaktaydı.Biletler için de Biletix den organize edip ekstra ücret ödemeye gerek yok,kapıdan gayet rahat alıp içeri girebilirsiniz.Benden söylemesi..

10 Mayıs 2012 Perşembe

AŞK OLSUN

Starbucks da oturmuş bir fincan kahve eşliğinde Can Dündar’ın yeni kitabı “Aşka Veda”’yı karıştırıyorum.Yan tarafımda oturan genç çifti rahatsız etmemek için epeyce boşluk bırakıp yerleşiyorum masaya.Otururken göz ucuyla bakıp gülümsüyorum.Oğlan kızın beline dolanmış,daha da yakın olabilmek için fırsat kollamakta.Gençlik,aşk güzel şey diyorum içimden..

Sonra başlıyorum kitabın sayfalarını çevirmeye.Üstat kitabın ana fikrini özetleyen vurucu cümleyi ilk anda zikrediveriyor.”Eskiden sevişmeden severdik şimdi sevmeden sevişiyoruz”.Uğruna kan dökülen,çöllerde per perişan olunan,sevgilinin bir saç teli için candan geçilen aşk şimdilerde tozlu kitaplarda kalmış tatlı bir masal gibi.Haklı mı haksız mı derken birden yine yanımdaki delikanlıya takılıyor gözüm.Acaba bu da kıza gerçekten aşık mı yoksa aşık rolü ile baş başa geçirilecek anların hayalini mi kuruyor diye kötü bir niyet beliriyor içimde,ister istemez.

Oysa benim bildiğim aşk bütün bir gece boyu sevgilinin sadece yüzüne dokunarak tüm kıvrımlarını ezber etmek demekti.Ya da sinemada ona fark ettirmeden giydiği kazağın koluna dokunarak teninin sıcaklığını hissedebilmekti.Günlerce görmeyip sadece hayaliyle bile bulutların üzerinde olmaktı.Aşık olmak aşk yapmaktan kıymetliydi. Aşk yapmak aşkla yoğurulduğunda anlamlı ve güzeldi...

Yine de yazar kadar kötümser değilim sanırım.Hala bazılarının aşka kıymet verdiğini ve onu yatağa giden yolda kestirme bir patika gibi görmediğini düşünüyorum.Ya da hala sevmeden,sevildiğini bilmeden sevişemeyenler olduğuna inanmak istiyorum.Yok yanılıyorsam,aşk olsun!










3 Mayıs 2012 Perşembe

GALATA


Güya Galata'ya dadanmışım
Kafaları çekip çekip
Orada alıyormuşuz soluğu
Onu da sonra anlatırım..

İşte tam da son haftalara yakışır bir şarkı!

Bahar gelmiş,havalar ısınma turlarında.Bütün gün ofiste boğulan insanoğlu kendini metroya atıp Beyoğlu'nda,Asmalı'da ya da Galata'da iki tek atıp keyifli bir gece geçirmenin derdinde...Sevgili Emre sayesinde son haftalarda ekip ruhuna yakışır biçimde Galata'ya dadanmış vaziyetteyiz,tıpkı Orhan Veli'nin dizelerindeki gibi.

Devasa Galata Kulesi beni oldum olası büyülüyor.Her ne kadar Hazerfen'in Üsküdar'a kadar uçmuş olduğu safsatasına inanmasam da kafam güzelken bir gözümü kısıp kulenin tepesi ile Üsküdar arasına hayali bir çizgi çekip acaba mı demekten kendimi alamıyorum.Yüzlerce yıldır orda öylece duran taş bir kule.Kim bilir dibinde yayılıp,sırtımızı yasladığımız duvarların önünden,yakınından kimler geldi kimler geçti.Kim hangi telaşın peşindeydi,hangi devirde nasıl bir karmaşa yaşanmaktaydı yaşlı kulenin etrafında.Gün gelmiş zindan olmuş lanetlenmiş,gün gelmiş gözetleme kulesi olarak kullanılmış medet umulmuş..Şimdilerde tüm İstanbul'un vazgeçilmez dekoru.

Yüzyıllar sonra kulenin dibinde,şekil şemalimizden bizi bir şeye benzetememiş olması muhtemel bakkalın " şişesi 10 liraya şarap var" dediği merdiven altından satın alınmış,plastik bardaklara doldurduğumuz Çankaya'yı hoş bir sohbetle harmanlayıp huzura ermekteyiz.Bu gece kuledibi eşsiz bir gece bahçesi,etraf yerde oturup  piknik yapanlarla dolup taşıyor.


Kulenin dibinde serserilik etmek pek keyifli ama daha erken bir saatse ve metabolizma bamya turşusu diye tutturmuş durumdaysa bu defa tercih edilen mekan Ritim Galata.Hayatımda ilk kez bamya turşusuyla burda haşır neşir oldum.O kadar güzel ki o kadar olur.İtiraf ediyorum bazen sırf bu yüzden Ritim Galata ya gitmek geliyor içimden.Ufacık sevimli bir yer,zaman zaman taş duvarlarını ev sahipliği yaptığı sergilere ait fotoğraf ya da tabloların süslediği sıcacık bir yer.Müdavimi olmak için bir kez uğramak yeter de artar bile.

Benim aradığım her şey kuledibinde...
Yaşanmışlık,yaşanmamışlık,yaşanabilirlik ve binlerce mutlu,huzurlu,biraz da melankolik an...

DÜŞLÜYORUM ÖYLEYSE VARIM

Gökten üç elma düştü misali,kaldı geriye gerçekleşecek üç hayalim...

İflah olmaz bir yengeç olduğum için düşlemeden yaşayamıyorum. Şimdilerin pek popüler deyimiyle, "sevgili evren" daima torpilli davrandı bana hakkını yiyemem. Lakin gözlerimi kapadığımda karşımda duran her şey benim olmasa da olur muydu bilmiyorum. Sorgusuz sualsiz ve zerre kadar hesap kitap yapmadan sadece içimden geçenleri fısıldadım, o da duydu. Şimdiye kadar yanıma kar kalan ya da yanılgıdan ibaret olanlar bir tarafa kaldı geriye üç dilek.

İlki için geri sayım başladı. Otuz beşinci yaş günümü ve ondan önceki bir kaç ay boyunca yasayacağım telaşı düşündükçe gülümsüyorum. Doğum günümde etrafımda sevdiklerim ve sevenlerimle Aslı'nın sözcüklerinin dokunulabilir olduğunu kutlamak benim için bir hayalden çok daha yakın artık. -

İkincisi sadece benim istememle olacak bir şey değil. Fakat o kadar kuvvetli istiyorum ki bir gün gerçekleşeceğine dair şüphem yok. Şu fani dünyada olmaktan en çok keyif aldığım yerlerden biri mutfak. Hazırladığım yemekleri bir başkasına sunuyor olmanın hazzı ise tarif edilemez! Epeydir gözüme kestirdiğim bir restaurantta günün birinde belki de beş para almadan calışıyor olacağım. Üç gün ya da  üç yıl bilemem. Ama şuraya yazıyorum bir gün ben de, o geminin çok özendiğim tayfalarından biri olacağım. Neresi derseniz şimdilik sadece en sevdiklerimle paylaşıp, yemek yerken usulca "bir gün burda çalışıyor olacağım" deyip geçtiğim yer diyebilirim.

Üçüncü dilegim yine yengece yakışır türden. Ada takıntımı bilmeyen yoktur. Ada degilse bile ki bunu bazılarımızın izole bir yerde yaşama fobisi yüzünden söylüyorum, küçük bir sahil kasabasında taş bir evde gündüzleri dinlenip aksamları demleneceğim, geçip giden hayatın telaşlarına inat kalan zamanı olabildiğince yavaşlatacağım minnacık bir son durak düşlüyorum...

Ve pek tabi bütün bunları anlamlı kılmak için; kitaplarımın önsözünü okurken duygulanacak, mozarella ve fesleğen kokularıyla eve geldiğimde nergisler gibi koktuğumu söyleyecek, akşamları denize karşı kadeh kaldırıp oğlumu anarken yüzümü okşayacak, gece başucumda yanan mumları üfleyip yanıma kıvrılacak sevgili ellerimi hiç bırakmasın istiyorum...



29 Nisan 2012 Pazar

RITSOS'DAN ...

   
'ÜÇLEMELER'DEN / YANNIS RITSOS

        O gece;
            yanına varılmaz o kadın
         öpmüyor kimseyi
          onu öpecek kimse çıkmaz korkusuyla
tek başına.

      Beş uçlu bir yıldızla gizliyor
       bir tutam beyaz saçı
        ve bütün güzelliğini yadsıması kadar güzel kendisi.

** Türkçe'ye uygun çeviri : Cevat Çapan


BANGKOK&PATTAYA



Renkli,egzotik,sıcak ve pornografik bir destinasyon...Tayland.

Seyahatten sadece iki gün önce hayatımda hiç olmadığım kadar kötü bir şekilde hastalandım.Geçirdiğim yoğun günler ve sürekli ordan oraya koşturmak bağışıklık sistemimi çökertmiş.Bedenimin günün birinde ben de burdayım biraz özen lütfen diye S.O.S vermesine şaşırmamak lazım.Fakat zamanlama sahiden de çok kötü oldu.Uçuşa bir gün kala ateşler içinde yanıyorum.Üstelik parmağımı bile oynatacak halim yok.Bu bir kabus olmalı.Yıllar sonra ilk kez antibiyotik alıp avuç avuç ilaç yutuyorum.Dahası eş zamanlı olarak kulaklarım tıkalı,boğazım alev topu gibi,burnumdan nefes alamıyorum ve midem bulanıyor.Ölsem daha iyi diye düşünüyorum o derece!Uçuş günü havalimanında kafamda koca bir kazanla geziyor gibiyim.Maalesef aylar önceden planlı bu tatili ertelemek gibi bir lüksüm de yok.Bütün umudum uçakta iyice dinlenip ertesi güne daha iyi başlıyor olmak.Ne de olsa az buz değil 10 saatlik bir uçuş.Bir taraftan da kulaklarım tıkalı olduğu için iniş ve kalkışta basınçtan kulaklarımda oluşacak ağrının telaşını yaşıyorum.İşte bu şartlar altında başlayan bir yolculuk.

Neyse ki uçuş korktuğum kadar kötü değildi.Bangkok’a indiğimizde çok daha iyi hissediyordum.Havalimanında boynumuza takılan çiçeklerin üzerindeki kocaman yeşil tırtılı saymazsak Tayland macerama iyi bir başlangıç yaptığımı söyleyebilirim.

Gezimize genel bir Bangkok turu ile başlıyoruz.Ünlü tapınaklar,altın buda ve nihayet en çok ihtiyacım olan şey,şahane bir masaj seansı!Bangkok'taki en bilinen Spa merkezlerinden birinde tam tamına iki saat boyunca Thai masajının kollarına bırakıyorum kendimi.Bildiğimizin aksine masajdan önce ince pamuklu kumaştan yapılmış özel bir kıyafet giydiriyorlar.Ovalamak yerine sinir uçlarına baskı yapılması suretiyle uygulanan bir masaj tekniği olduğu için bedenin çıplak olması gerekmiyor.Masajın da etkisiyle ben ertesi gün neredeyse 24 saat uyuyup odadan burnumu bile çıkartmazken Bangkok çoktan  keşfedilmiş,metro güzergahları belirlenmiş, bir sonraki gece için planlar yapılmış bile...

Akşam yemeği için “Sea Food Market” isimli ilginç bir restauranta gidiyoruz.Sloganı “Eğer yüzüyorsa bizde vardır”. İçinde yemek masaları olan kocaman bir süpermarkete benziyor.Alış veriş sepetine tezgahlarda duran deniz ürünlerinden ve salata malzemelerinden doldurup pişirilmesi için mutfağa gönderiyoruz.Oldukça enteresan bir sistem.Fakat çok net söyleyebilirim ki slogan ve konseptten öte bir şey yok.Öyle dünyevi çeşit deniz mahsulü göremiyorum,okyanusa özgü balıklar son derece lezzetsiz,bizim lüferimizin,levreğimizin yanından bile geçemez.Karides ve kalamar güzel.Bizim gibi üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşayanlar için bu da çok ekstra bir durum değil.Kısacası öyle dehşet lezzetli bir akşam yemeği yediğimi söyleyemem.
Yüzen Pazar/Bangkok
Bir sonraki gün Bangkok’da görülmesi gereken yerlerin en başında yer alan yüzen pazara gidiyoruz.Kano benzeri araçlarla oldukça otantik bir yolculukla ulaşılan,ahşap kayıklardan satış yapılan bir su üstü pazarı.Hayatımda görmediğim meyveler,rengarenk tezgahlar büyüleyici.Hemen manav görünümündeki bir kanoya yanaşıp ilk kez rastlaştığımız meyvelerden birer ikişer alıp tatlarına bakıyoruz.Kaç gündür iştahtan eser olmadığı için açlıktan da bitkin düşmüş vaziyetteyim.Bu yüzden meyveler ilaç gibi geliyor.Sıcağın altında sulu tatlı tropik meyveler bütün bir tatil boyunca yediğim en güzel şey!

Buradan otobüsle şehir merkezine geri dönüp kanal turuna başlıyoruz.Bangkok şehrinde kralın yaptırdığı küçük kanallara girip , etraftaki geleneksel evleri,kıyıdan suya doğru sallanan mango –muz ağaçlarını seyretmek çok keyifli.Tapınakların önünde balık avlanması yasak olduğu için buralar tam bir balık yuvası haline gelmiş.Suya  birazcık ekmek ufalayınca koskocaman kedi balıkları suyun üzerine kadar çıkıp ekmeği kapışıyorlar.Harika bir manzara.Hiç bu kadar büyük balığı bir arada görmemiştim.Kanal boyunca ilerlerken budist okulunun bahçesinden el sallayan minik budist rahipler de gülümsetiyor bizi..Çocuk her yerde çocuk işte.

Yaklaşık bir saat süren bir tekne turundan sonra yılan çiftliğine yanaşıyoruz.Yılandan herkes korkar fakat daha önce kendileriyle tanışma fırsatına erişmediğim için yılan fobim olduğunu bilmiyordum!Koskocaman bir piton yılanını boynuna dolamış bir adam duruyor tam karşımda.İşte o an olduğum yerde donakalıyorum.Ne yanından ne de yakınından geçebilmem mümkün değil.Mahlukatı boynuna sarıp fotoğraf çektirmek isteyen turistlerin çokluğu ağzımın açık kalmasına sebep oluyor.Fakat halen kımıldayamıyorum,olduğum yerde kalakalmış vaziyetteyim.Tüm ısrarlara rağmen hayvanın yanından süzülüp çiftliğin içine giremiyorum.Elimde değil,deniyorum ama yapamıyorum.En sonunda bir başka bahçenin içinde geçip çiftliğe girebiliyorum.Orada da durum benim açımdan çok iç açıcı değil.Kafeslerin içi çeşit türlü yılanlarla dolu.Ortada gelişigüzel oluşturulmuş bir sahnede yılan gösterisi yapılacağı için herkes ön taraflarda yer kapma telaşında.Bense en arka sırada,oturmaya bile cesaret edemeyip her an kaçabilecekmiş bir pozisyonda gösteriyi bekliyorum.Bir kaç tane zehirli yılanla çeşit türlü gösteriler yapıp sonunda da hayvanları seyirci ile buluşturuyorlar!İnsanların zavallı yılanlara dokunmak,mıncıklamak için ne kadar hevesli olduğunu anlatamam.Bir an önce,mümkünse koşar adımlarla burayı terk etmek istiyorum.

Gece “Hangover 2” filmine sahne olan Bangkok’un en yüksek binasının tepesinde konumlanmış Sky Lounge barına gidiyoruz.Manzara muazzam.Bir kaç keyifli saatten sonra Chao Phraya nehrinin kıyısında bulunan otelimize geri dönüyoruz.Tabi bu o kadar kolay olmuyor.Yolu bir türlü bulamayan ve ingilizce anlayıp anlamadığını çözemediğimiz,her söylediğimiz şeye sadece gülümseyen şoförün bizi otele bırakması epeyce zaman alıyor.Tabi Bangok’un korkunç trafiği de cabası.

Sky Lounge / Bangkok

Üçüncü günümüz Bangok şehir merkezinde etrafı turlamakla geçiyor.Syam Paragon AVM muazzam bir yer.İçindeki markalar,yemek molü ve envai çeşit ürün barındıran hipermarketi görülmeye değer.Gece için bu defa durağımız gece pazarı olarak ünlenmiş Patbong.Bizim Mahmutpaşa'nın  ışıklandırılmış hali gibi.Sahte saat , çanta ıvır zıvır satan tezgahların arasında , sıcakta kalabalıkla sürüklenerek gezilebilecek bir yer.Açıkçası neden bu kadar meşhur olduğu da hala kafamda kocaman bir soru işareti.Pazarın iki tarafında,önünde iç çamaşırlı kızların beklediği,ellerinde sahne şovlarını gösteren kataloglar olan adamların sizi içeri çağırdığı bir sürü gece kulübü var.Bir an için acaba girsek mi dediysek de ortamın çok güvenli olup olmadığını kestiremediğim için tereddüt ettim.Ne de olsa burası Amsterdam değil,ertesi sabah nerede uyanacağımdan emin olmak isterim :)
Alcazar Show/Pattaya
Bangok’da geçirdiğimiz üç günün üzerine,ver elini Pattaya.Pattaya için söylenebilecek ilk şey burada fuhuşun son derece normal bir aktivite olması ve dünyanın dört bir yanından gelen orta yaş üzeri erkeklerin daha çok ergenlik dönemi vücut silüetine sahip Asya’lı kadınlar için burda olduğu.Koca koca adamların yanında ufacık tefecik kadınlar...Hele Türklerle rastlaşırsanız durum daha da fena.Bir süre sonra olağan dışı bu durum yerel şartlara göre olağan kabul edilse de söz konusu olan on saatlik yolu sadece bunun için gelmiş Türk erkekleri olunca işin rengi biraz değişiyor.Kimin ne yaşadığını ya da yaşamadığını bilemeyiz fakat gecelik bir kaç yüz bahta kiralanan bedenler ile övünüyor ve ballandırarak anlatıyor olmak sadece bizim ırka mı mahsus işte ben en çok onu merak ediyorum.Bir kadın olarak Slav ırkının ya da latin kadınların baştan çıkartan güzelliği karşısında saygıyla eğiliyor ve bir şekilde farklılık arayışını anlayabiliyorum.Ama Tayland’da gerçekten estetik anlamda güzellikten bahsedebilmek çok zor üstelik aids oranında dünya sıralamasında lider durumdalar!Daha önce buraya gelenlerin tursitlere yaptığı uyarı da durumu özetliyor."Çirkin olanları tercih edin  çünkü güzel olanlar kadın değil" .Tayland transseksüel nüfusun oldukça yoğun olduğu bir ülke ve gerçekten bazıları ayırdedilemeyecek kadar mükemmel.Dünyanın en ünlü kabarelerinden Alcazar showda sahneye çıkanların tamamı travesti fakat bunu bilmeyerek içeri girseniz asla fark edemezsiniz.Üstelik yahu bu memlekette bu kadar güzel hatunlar da var mıymış diye şaşırırsınız.Alcazar show mutlaka ve mutlaka görülmeye değer bir kabare.Yer bulabilmek de oldukça zor.Kıyafetler,sahne dekorları ve performanslar çok iyi.
Mercan Adası/Pattaya
Pattaya bir sahil beldesi olmasına rağmen sahilinden denize girmek pek tavsiye edilmiyor.Zaten denizin rengi de pek iç açıcı değil.Otelimizin sahilinden bizi alan bir sürat teknesi deniz ve güneşin tadını çıkartmak için yaklaşık otuz dakikalık bir yolculuğun ardından bizi Mercan Adası’na bırakıyor.Sahil kıyısındaki şezlongları ve küçük ahşap lokantayı saymazsak tam “survivor”adası tadında bir yer.Kıyı kesimi bembeyaz bir kumsal ve arkası sahile doğru uzanan yemyeşil ağaçlarla kaplı.Adada herhangi bir yapı ya da yerleşim yok.Huzur veren saklı bir bahçe gibi...Adadan dönüşte grubumuz yine sahte saat ve çanta peşine düşüyor,bense havuz başında sakin ve dingin bir kaç saat daha geçirmeyi yeğliyorum.
Mercan Adası/Pattaya
Pattaya’da sahil kıyısı boyunca uzanan otellerin bitiminde araç trafiğine kapalı bir cadde olan “Walking Street” bulunuyor.Burası da sağlı sollu barların,kulüplerin olduğu bir cadde.Bu barlarda kim ne arıyorsa fazlasıyla bulabiliyor.

Buranın en güzel tarafı yan yana dizilmiş onlarca masaj salonunda çok uygun fiyata hizmet veriliyor olması.Tabi salonların niteliği önemli.Caddeye açık bir camekanı yoksa dikkat etmek lazım,Tayland'da sistem “hizmet etmeye”yönelik işliyor.Masaj salonlarında bir saati yaklaşık 10-12 tl.ye çeşit türlü masaj yaptırmak mümkün.

Seyahatin en unutulmaz anlarını Timsah çiftliği ve fil gösterilerinin yapıldığı botanik bahçesinde geçiriyoruz.Belgesellerde gördüğümüz avını parça pinçik eden kaplan bir kuzu gibi oturmuş turistlerle fotoğraf çektirmeyi bekliyor.Ben hayvandır ne yapacağı belli olmaz felsefem gereği yine bir kaç metre uzağından durup gülümsüyorum objektife.Diğer tarafta tonlarca ağırlıktaki devasa yaratıklar hortumuyla gelip geçenin omuzuna dokunup muz dileniyor.Ben bu hayvanların belgesellerde izlediğim birbirini kovalayan,hırpalayan vahşi hallerini daha çok seviyorum sanırım.Ne kaplan benim bildiğim kaplan ne de timsah.Hepsi uyuşturucu verilmiş gibi yarı uyur vaziyette.Nerde kaldı ormanın krallığı , titrek ceylanların korkulu rüyası.Hele bir bebek fil var tam içler acısı.Annesi seyircilere sevimli görünmeye çalışırken o memesine yapışıp emme derdinde.Bir o tarafa yapışıyor bir bu tarafa.

Hayvan gösterileri bir tarafa botanik tek kelimeyle muhteşem.Böyle bir bitki örtüsüne ve çevre düzenlemesine rastlamadım hiç.Devasa parkın şahıs malı olması da enteresan.Bu kadar zevk sahibi olması takdire değer.Parkın her bir köşesi farklı sürprizler sunuyor.Son gün bu bahçe sayesinde olabilecek en güzel noktayı koyuyorum seyahatime.

Uzakdoğu’nun alışılagelmişin çok dışındaki havasını koklamak,bambaşka bir dünyada bir kaç renkli gün geçirmek isterseniz vizesiz THY direk uçuşlarıyla ulaşılabilecek Tayland kapılarını sonuna kadar açmış sizi bekliyor...