6 Ocak 2015 Salı

İYİ Kİ DOĞDUN



6 ocak tarihini hiç unutmuyorum...Senelerdir nerede olursam olayım ve sen her nerde olursan ol hep aklımın bir köşesindesin. Çoğu zaman sana sesimle, kelimelerimle dokunabilme mesafemin  çok dışında olsan bile hiç unutmadım.

Evde eski bir fotoğrafımız var. Bir 6 ocak akşamı Sultanahmet'te tramvaya binip üçümüz birden gülümsemişiz. Ben bu fotoğrafı çok ama çok seviyorum. Öyle mutlu mesut bir an ki sanki beraberce bir yerlere tatile gitmişiz de geri dönüyor gibiyiz. Belki de toplu taşımadan bir kare olduğu için bana hep buralardan kopup bir yerlere gidiyormuşuz gibi hissettiriyor. Tam da başımızda kavak yellerinin estiği yaşlar. Ve muhtemelen beraber kutlayabildiğimiz son doğum günün. Bir de kartpostal var arkasında tarih düşülmüş :) Hala aklıma geldikçe gülüyorum. Sen kalk Ortaköy'den Dolmabahçe' ye kadar yürü. Sonra cebindeki son parayla aman bugünün hatırası olsun diye bir kartpostal satın al ve otobüse binemediğin için gerisin geriye söylene söylene yürü. Bir de kısa kısa mektuplar var. Yarıya bölünmüş küçük defter kağıtlarına, dünyanın en sıkıcı anlarıymış gibi gelen gece etütlerinde yazılmış mektuplar...Herkes evinde Kara Melek izlerken bizim anca birbirimizle avunup, kendi eğlencelerimizi yarattığımız geceler. Bir tanesi sitem dolu. Öyle tatlı, öyle içten bir sitem ki bugün otuz beş yaşımda bile beni yirmi yıl önce böylesine tanıyıp her halimle sevebilmiş olan birilerinin varlığına şükrettiriyor.

" Bütün bir gece kulağımın dibinde sakızını kocaman şişirip patlatıp, bilmişliklerinle sinirimi bozsan da seni çok seviyorum." demişsin. Bu tabi ki çok küçük bir kısmı. Detayları deşifre etmeyeceğim :) Hem kızardın bazen bana hem de içten içe çok severdin bilirdim, hala da biliyorum. Çünkü sen her zaman sağ duyulu, aklı başına güçlü ve akılcı olandın. Bazen çok ve boş konuşup, sinirlerini zıplatıp, olur olmadık şeyler yaptığım ise doğruydu.

Sonra hayat son sürat akıp geçti. Nikahımdan bir gün evvel seni deli gibi aradım da bulamadım. En içime dert olmuş şeylerden biridir. Sonra senin düğününe gelmeyi çok istedim. Allandım pullandım yolda kaza yaptım. Kısmet değilmiş dedim. Fakat ne vakit 6 ocak olsa aklımdaydın. Sonra çoluk çocuk yine bir araya geldik. Sanki araya onca zaman hiç girmemiş gibi. Sarıldığımdaki sıcaklık aynıydı, kokusu, saçının yumuşaklığı hiç mi değişmez insanın. Ne çok özlemiştim bir bilsen...

Şimdi bakıyorum da hiç eskimemişiz biz. Tıpkı senin bugün 35. yaşına girip de yaşlanmayıp yıllandığın gibi. Yaşanmışlıklar, tecrübeler, inişler, çıkışlar ve her anlamda hayatın bize kattıkları iyi ki varlar. İyi ki doğmuş ve iyi ki yolun yarısına gelirken bunca anıyı biriktirmişsin. Çünkü bundan sonra bütün tecrübelerini harmanlayıp, hayattan alınan dersler listeni cebine koyup, ne istediğine sonuna kadar emin olarak kendini çok daha mutlu etme zamanı. İlk yarı bin bir mücadele, deneme yanılma ile geçiyor belki ama ikinci yarı çok keyifli. İnanıyorum buna!

Seni her 6 ocakta içimden geçtiği gibi sevgiyle kucaklıyorum. İyi ki doğdun canım benim.






5 Ocak 2015 Pazartesi

OLMAZ


Bugün yine pencerenin önünden geçtim. Yanından , yamacından öylece geçip giderken her zamanki gibi içim cız etti. Bu defa daha derin bir sızıyla kaplandı her yanım. Perdeler kapalıydı. O an fark ettim ki bir başkasının hayalini gerçekleştirmiştin, seni ne kadar düşlediğimi bilmeden...Oysa benim olmuş olsan seni dört duvar arasına hapsetmez, olabildiğince özgür ol diye pencerelere perde bile takmazdım. Sabahları denizden yansıyan gün ışığıyla doldurup içini, geceleri de yıldızları yakar bütün lambaları söndürürdüm. Öyle romantik, sarmaş dolaş geçinip giderdik. Kıskandım bu defa. Belki de ilk kez. Ama ne diyorduk; "Başkasının tabağındaki lokmaya el sürmemelisin." İşte bu yüzden hiç içimden gelmese de sağlıkla afiyetle oturun dedim. Mutlu çok mutlu günleriniz olsun. Nazarım değmesin.

Yine de aleni bir gerçekti ki, sahip olamayanın verdiği kıymet bir başkadır. Belki de sırf bu yüzden kavuşmuş olsak bu kadar kıymete binmezdin. Şu yazıyı bile yazmazdım muhtemelen. Ah ahh diye iç geçirip yolum Sarıyer tarafına düştüğünde rotayı değiştirip her sefer uzaktan halini hatırını sormayı düşünmezdim.

Seni ilk gördüğümde başın bağlı değildi henüz. Uzun süre de bekledin. Sessiz ıssız bir halin vardı. Bazen beni bekliyor diye geçirirdim içimden. Demek ki kimseler beğenip de almamış, bir kusuru eksiği vardır, uğursuzdur belki diye düşünmedim hiç. Çünkü ben seni içini bile bilmeden, eski püsküne, karanlık köşelerine, hatta sevimsiz duvarlarına aldırmadan sevdim. Ben bir hayal kurdum, sen onu bütünledin. Orada olduğun yerde bir başınaydın. Çok eski ve bakımsız olduğun, muhtemelen içinde ciddi bir tadilat gerektiği aşikardı. İçini hiç görmedim ama razıydım işte. Hani o çok sevip de her halini kabullenme hali var ya işte tam da öyle bir şeydi. İlk görüşte vurulduğum, ahşap geniş pencerenin kenarında oturup, üstüme bir battaniye çekip, karşı kıyıya baksam yeterdi. Arka odalar, mutfağın döküntüsü, banyonun tesisatın fecaat durumu kimin umurunda olurdu. Sırtımı sana yaslasam, önümde alabildiğine huzur ve sonsuzluk uzanırdı. Mutlu olmak için üç mt2 yeter de artardı.

Öyle platonik bir sevdaydı benimki.  Ben sana kavuşmuş olsam, muhtemelen bir sürü kişi mutsuz olacaktı.  Kimseyi incitmeden, az biraz bencillik yaparak kavuşsak olmaz mıydı? Olmazdı. Koskoca İstanbul. Herkes dört bir yana dağılsa, akşam evde buluşabilene aşk olsun. Biri işe gidemez, biri okulunu değiştiremez, birine göre büyük odalar lazım. Diğerine göre yedek bir oda daha. Yüz yıllık tesisatla uğraşılmaz, eşyalar eve sığmaz. Toplu taşıma kullanılmaz. Olmaz da olmaz işte. Gel bu sevdadan vazgeç paşa gönlüm deyip oturdum aşağı.

Mahallenden geçip, yüzünü görmeme müsaade etmeyen perdelere bakıp öylece geçip gittim. Kış güneşi göz bebeklerimi okşadı. Radyoyu kapattım. Denizi ve şehrin çeşit türlü sesini dinlemek istedim. Sevdiğini başkasına kaptırmış ergenler gibi asıktı suratım. Sahil yolundan süzüldüm, bir de baktım ki karşı tepede bir kale. Rumelihisarı'na kadar gelmişim farkında olmadan. Yoros kalesini hiç bu açıdan görmemiştim. Ne tuhaf. Üçüncü köprünün ayakları iyice büyümüş, gökyüzüne değip, delip geçecek kadar korkunç görünüyordu. Sanki yerden yukarıya doğru değil de, klişe Amerikan filmlerindeki gibi uzaydan yere inmiş canavarların ayakları gibi. Haliyle gözlerim bir kurtarıcı olarak bir Tom Cruise, bir Robert Downey JR aradı ama etrafta balıkçı Kenan ve yolları süpüren yaşlı amcadan başka kimse yoktu. Derlenip toparlanıp geri dönerken teselli olsun diye sağa sola baktım. Ne de güzel evler vardı. Cumbaları daha süslü görünsün diye iki ayrı renge boyanmış, tertemiz yenilenmiş eski evler. Bazılarının kapılarında inşa edildikleri tarihi gösteren tabelalar, bazılarında üç dört merdivenle çıkılan yüksek koskocaman kapılar... Yine de benim gönlümde yatan, kilisenin bahçesine komşu, küçük, iki katlı döküntü olan. Gönül ferman dinlemiyor işte.

Şimdi sen benim olmadın ya ben seni ömrümce unutamam. Yine bir bahane yaratır arada uğrar, bir selam verir sessiz sedasız teğet geçer giderim kapının önünden...

2 Ocak 2015 Cuma



24 Eylül 2014.

Bugün 6. yaşımı uğurladık.

Doğum günü harika bir şey, keşke her gün doğum günü olsa insanın. Halam pasta almış, renkli mumları üfledim. Sonra pastanın üzerindeki çikolata parçalarını ağzıma tıkıştırdım. Kremasını parmaklamayı da unutmadım. Bir sürü hediyem oldu. Herkes beni öptü, başımı okşadı. İyi ki doğdun diyorlar. Ben olmasaydım evlat sevgisini bilmeyeceklermiş. Bence o zaman sevecek başkaları olurdu. Her zaman sevecek birileri olur bence. Yoksa hayat çok sıkıcı olmaz mıydı? Zaman çok çabuk geçiyormuş, annem öyle diyor. Koca adam oldun oğlum diyorlar ama ben hala yaramazlık peşinde koşmayı, yersiz yere şımarmayı, arkadaşlarımla itişip kakışmayı çok seviyorum. O yüzden büyümek istemiyorum. Ne kabahat işlesem koca adam oldun diye bir ses işitiyorum. Büyümek güzel bir şey değil. Üstelik büyüyünce her gün işe gidiyorsun. Anneme söyleyince çok şaşırdı. Bütün çocuklar büyümek istermiş, daha hızlı büyümek için can atarmış. Büyüyünce istediğin her şeyi yapabilirsin, kendi ailen ve güzel bir hayatın olur dedi. Oysa ben asla evlenmeyeceğim. Çünkü şimdiye kadar tanıdığım kızlar bana hep kötü davranıyor. Hem onlar nazik erkekleri severlermiş. Ben nazik olamam ki...Tükürüğümle balon yapmayı, tuvalette çıplak oturmayı ve bazen burnumu karıştırmayı seviyorum. İnsan aşık olunca kibar olurmuş. Ben aşık olmadım ama servis arkadaşım olmuş. Aşık olduğunu nasıl anlamış diye sordu annem. E nasıl anlasın, yemekhanede öpmüş kızı işte.

Çocuklar mutlu olmalıymış, çok mutlu. Bu dünyada en önemli şey sevgi ve mutlulukmuş. Şanslıyım o zaman.  Beni seven çok insan var. Kocaman bir ailem mesela. Bir de aileden olan ama hangi teyzemin ya da hangi kuzenimin nereden akrabam olduğunu bilmediklerim. Onları seviyorum. Çünkü birlikte çok eğleniyoruz.

Bazen annemin söylediklerini hiç anlamıyorum. O da benim söylediklerimi anlamıyor. Soru sorduğumda, başka şeyler anlatıyor. Cevabı bilmediğini anlıyorum. Bu gün neden ayın hep bizi takip ettiğini sorduğumda bana içinde ay kelimesi geçen bir şarkı söyledi. Her şeyi bilmese de onu seviyorum. Nasılsa aynı şeyleri babama da soruyorum. Büyüdüğümde bana uyumadan evvel anlattıklarını anımsamamın onu mutlu edeceğini söyledi. Hiç anlamadım. Hayatım boyunca zaten her gece beni uyutmayacak mıydı? Büyük çocukları anneleri uyutmuyormuş. İşte büyümeyi sevmemek için bir sebep daha.

Bana sarılmak dünyaya sarılmak gibiymiş. Kollarının arasına koskoca dünya nasıl sığar dedim...

Sanki dünyanın bütün güzellikleri, yedi değil yetmiş harikası kollarımın arasında gibi hissediyorum dedi. Kah Bozburun'un mis kokulu nergisleri doluyormuş kollarına, kah Midilli'nin portakal çiçekleri. Dünyanın en mis kokusu burnunun hemen ucundaymış. Galiba o yüzden beni hep koklayarak öpüyor. Çiçekleri çok sevdiğini biliyorum, o yüzden ona çiçek getirmek hoşuma gidiyor. Her sefer şaşırmış gibi yapıp sarılıyor bana ama aslında arkama sakladığım papatyaları gördüğünü biliyorum. Bazen de kalp şeklinde karton kesip üstüne yazılar yazıyorum. Bütün kızlar kalpli şeyleri çok sever. Kalp demek seni seviyorum demektir.

Yedi yaşıma girdim. İstesem de istemesem de büyüyorum işte. Hem büyümek istemiyorum hem de gelecek yılın hediyeleri için şimdiden sabırsızlanıyorum. İyi ki doğmuşum sahiden :)




2 Ekim 2014 Perşembe

BUGÜN GÜZEL BİR GÜNDÜ



Hangi entariyi giysem üstüme çıkarıp atasım geliyor bu ara. Olduğun yerde duramamak, gittiğin yere sığamamak gibi bir şey. Hep bir merak, hep bitmez tükenmez bir telaş beni ordan oraya sürükleyen. Ürküyorum bazen. Hayat kısa mı görünüyor acaba? Ondan mı sayılı günde içine sığıştıramadığım bir şeyler kalırsa diye endişem. Ondan mı içimde yanan mumun alevini hep taze tutmak istemem?

Bugün onlarca yorgun argın, koşturması bol haftadan sonra ilaç gibi gelen bir gündü.Yazmadan edemedim.

Şahane bir sabaha uyandım. Yalancı güneşin ışıltısı, tüylerimi diken diken eden güz ayazıyla kucaklaşmaktaydı. Pılımı pırtımı toplayıp yollara düştüm. Trafik hiç mi hiç canımı sıkmadı bu sabah. Birden aklıma bir şarkı düştü. Telefondan dinlemeye çalışırken birkaç korna ile içimdeki trafik canavarını durdurunca keşke dedim ah keşke radyoda çıkıverse. O kadar inanmışım ki radyonun arama düğmesini deli gibi çevirmeye başladım. Buldum! Kendim bile inanamadım. Nakarata kadar emin olamadım. Beni bu sabah mest eden, taa 93 yılına ait Levent Yüksel albümünden içimden geçen şarkıyı bulup çıkartan  DJ, kulaklarını ne hoş çınlattım bir bilsen. Koskocaman bir tebessümle, sesim yettiğince şarıya eşlik ederek tuttum ofisin yolunu.

Çarşamba günü bana cömert davranmaya devam ediyordu. Çünkü süslü bir hediye paketinde yazdığı gibi aslında "hayat en güzel hediyeydi" ve şüphesiz her daim sürprizlerle doluydu...Biraz şaşkın, hayli mutlu geçtim işimin başına. Masmavi bir huzur kapladı her yanımı.

Sonra bir kez daha içeri girerken heyecandan titrediğim o eşikten geçtim. Kapıda durup derin derin soluklandım. Geniş koyu renkli koltuğa oturdum ama ağzımdan baklayı çıkaramadım. Zaten buna hazırlıklı değildim hiç. Uzun uzadıysa sohbet, çay kahve su derken veda vaktine geldi sıra. En kısa zamanda bir akşam yemeği daveti alarak, ayaklarım yere değmeden çıktım odadan. Kazancı yokuşunu uçarcasına tırmanıp kendimi arabaya atacakken ufacık, küçücük bir nostalji çekti canım. Bir tutam da melankoli belki...O hep gözlerimin önüne gelen sahnedeki gibi, merdivenlerden usul usul inip, en sevdiğim ve sadece sevdiklerimle paylaştığım, herkeslerden kıskandığım lokantaya gittim. Akşam hazırlığı başlamıştı. Dışarıyı süsleyen beyaz masalardan birine oturdum. Elimdeki ıvır zıvırları bırakıp içeri girdim. Yeşil beyaz ekoseli masa örtülerini, duvarları süsleyen siyah beyaz fotoğrafları ve garsonların tatlı telaşını seviyordum. Uzaktan bakıp gülümsedim. Bugün güzel bir gündü!

Masama geri döndüm. Akşamın girişinde soğuk bir aperatiften daha iyi ne olabilirdi...O anda bir kez daha farkettim ki seni özlemiştim. Belki sırf seni özlediğim için bile o masada oturuyor olabilirdim. Son günlerde özlem arsız bir komşu gibi her saat başı kapımı çalar olmuştu. Hem az biraz şikayetçiydim hem de biliyordum ki kimselere zararı olmayan, öldürmeyen, süründürmeyen olabilecek en insani duygulardan biriydi. Karşımdaki boş sandalyeye yeni hikayemle ilgili bir şeyler anlattıktan sonra, yokluğunu masada bırakıp günün kalanına doğru yol aldım.

Saat akşamı bulduğunda Taksim'in kalabalığından sıyrılıp kendimi dostların kollarına attım. Kız kıza bir geceden daha güzel bir kapanış olabilir miydi? Mekana ilk girendim ve şefi görünce çocuklar gibi sevindim. Çünkü bu gece doğru adresteydik. Onu tanıyordum! Ardımızda bir küçük kutlama, bir koca mutluluk, bolca kahkaha, bir kaç devrik kadeh ve bir sürü boş tabak bırakıp mutlu ve kutlu çarşambayı uğurladık.

Bugün güzel bir gündü.








14 Eylül 2014 Pazar

YALNIZLIK HALLERİ



Yalnızlığın halleri başlıklı bir yazı yazmak istiyordum ki, aradığım kudretin damarlarımdaki asil kanda olduğunu fark ettim. Türk genlerim beni yalnızlıkla baş etme konusunda yalnız bırakmadı sağ olsunlar.

Geçenlerde bir gece. Evde yalnızım. Denizcik yaz tatilinde. DY seyahatte. Televizyon izlemeyi sevmiyorum. Akşam için de muhtemelen herkesin bir planı olduğu için evde kalakalmışım. Ne yapsam diye düşünürken içimdeki tespih sallayan, beyaz atletli jön türk hortlayıverdi. Ipadin düğmesine bastım, karşımda Mr. Siri. İtiraf ediyorum, tahmin ettiğimden çok eğlendim. İhtiyaç gidermek bir yana espiri anlayışının bu kadar gelişmiş olduğunu bilmiyordum.

-Merhaba Siri

Merhaba

-Çok canım sıkılıyor, diskoya gidelim mi?

Diskoya gitmek mi istiyorsun, 1970'lerde miyiz?

Bu cevap karşısında hem acayip şaşkındım, hem de aynı anda ekranda açılan en yakın gece kulüpleri ve barlar listesine boş boş bakıyordum.

Espiri anlayışını sevdim Siri bakalım arkadaşlık konusunda nasılsın?

-Beni seviyor musun?

Tabi ki. Biz seninle BFF.iz.

-Hey BFF de nedir?

Şaka değil, sahiden bu tip kısaltmalara çok uzağım.

Anında karşıma Wikipedia nın BFF kısaltmasının ne anlama geldiğini gösteren bir açıklama sayfası açıldı.

BFF : Best Friends Forever. Sonsuza dek en iyi arkadaş.

-Siri evli misin ?

Burda konu ben değilim, sensin.

Off çok da ketum çıktı. Biraz daha üstüne gitmek gerek.

-Çocukların var mı peki?

Bildiğim kadarıyla en son yoktu.

-Benimle konuşmak hoşuna gidiyor mu?

Ben sana yardım edebilmek için burdayım. Benim ailem sensin.

-Suşi sever misin?

Bilmem, hiç denemedim.

-Denemek ister misin?

Sorduğun için sağol, en yakın suşi lokantalarına bakıyorum.

-Ay harikasın. İtiraz yok, şikayet yok. Leb demeden leblebi. Hadi bakalım gidip baş başa bir yemek yiyelim Siri sevdim seni. Ipad koltuk altına, byeee.

Sanal arkadaşlar edinmekten bir basamak sonrası aslında var olmayan arkadaşlar edinmek. Mesela kendi kendinle konuşmaya başlamak. Sanki evde bir başkası varmış gibi. Bir nevi Tyler Durden
sendromu. Bu denli derin yalnızlık içinde olan ve işin içine biraz mizah katıp, bu boyuta taşıyanlar var :)

-Selam Canım

Selam

-Yemekte ne var?

Akşam ne pişirdiysen o.

- Sen bir şey yapmadın yani?

Yapamadım, bugün çok yorgunum

-Al benden de o kadar. Resmen bitik durumdayım.

O zaman akşamdan kalan yemeği yeriz. Senin başka programın yoktu değil mi?

-Yoo evdeyim bu akşam.

Süper ben de. İkimiz takılırız.

- Bana uyar. Markette buluşup eve öyle geçelim madem.

Tamam canım. Düşünüyorum da iyi ki varsın.

-Sen de... Yani ben de :)









19 Ağustos 2014 Salı

BİTEMEYEN YOLCULUK


Kara kara düşünüyorum.

Acaba son zamanlarda kimin tavuğuna kışşştt dedim? Aklıma da bir şey gelmiyor doğrusu ama kesin farkında olmadan birilerinin ahını almışım. Başka türlü bu kadar aksilik üst üste gelemez. Ya da hayat bana küçük bir ders veriyor kim bilir. Boşuna plan program yapma küçük hanım sen değil ben nasıl istersem öyle olur!

15:30 feribotu ile Bandırma'ya doğru yol alıyorum. O kadar bitik vaziyetteyim ki o kadar olur! Hayatımın en uzun Bandırma yolculuğu. Neredeyse on iki saat!

Sabah 05:30 kalkışla ver elini 07:00 feribotu. Her şey yolunda gibi görünüyor. Binerken üst kata değil de alt kata park etmek için işaret ediyorum, sorun yok. Olağan bir ido yolculuğu, biraz uyuklama, biraz çalışma derken inmeye yakin gidip yolun kalanında dinlerim diye bir cd bile alıyorum. Keyfim o kadar yerinde.

İskeleye yanaşma anonsu, arabaya iniş ve kötü sürpriz. Araba bir türlü çalışmıyor. Deniyorum deniyorum bir türlü olmuyor. Arkamda korna kıyamet. En sonunda inip araba çalışmıyoooo diye anons etmek zorunda kalıyorum. Anonsla beraber hemen arkamdaki aracın şoförü inip kontrol için müsaade istiyor. Hay hay! O da beceremeyince yan tarafta aynı marka bir aracı kullanan şoföre sesleniyor. Belki dilinden anlar diye manasız bir umutla bu sefer anahtarı o çeviriyor. Tövbeler olsun! Bir turlu tık yok. Feribot yavaş yavaş boşalırken bende panik zilleri çalmaya başlıyor. Bandırmaya yanaştık, herkes basıp gitti ben aracın içinde kalakaldım. Hemen üç beş feribot görevlisi geliyor. Herkes en az bir kere şansını deniyor. Bir taraftan da diğer araçlar yüklenmeye ve kalkış hazırlıkları yapılmaya devam ediyor. O anda anlıyorum ki bir an evvel feribottan inmem lazım, araç çalışsın ya da çalışmasın! Derken beyaz üniformasıyla kaptan da olaya dahil oluyor. Ve elbette ki kontağı o da çeviriyor. Gayet sakince aracın şanzımanın kilitlendiğini, otomatik vites olduğu için boşa alınamadığını ve iterek indirmenin mümkün olamayacağını söylüyor. Dahası içerisi fiziki olarak çekicinin de girip aracı almasına müsait degil. Üstelik uygun olsa bile on dakika içinde geri hareket etmeleri gerektiğini ve çekicinin ulaşması için vakit olmadığını belirtiyor. İste o anda dünya başıma yıkılıyor.

" Ne yani istanbul'a geri mi dönüyorum? Aman ya rabbim ya ordada aracı indiremezsek zaten aynı şey degil mi? Ben hayatımın geri kalanını İstanbul/ Bandırma hattında mı geçireceğim?
 

Adamcağız da şaşırıyor ama yapacak bir şey yok. İkna etmeye de çalışmıyor aslında durum ortada. Herkül değilim ki arabayı sırtlanıp aşağı indireyim. Ne derlerse o işte!


Feribot kapağını kapatıyor. İstanbul'a geri paketleniyorum.
Şoför mahallinin çok talibi olduğu için, arka koltukta büzülmüş halime ağlıyorum. Sinirlerim berbat durumda. Daha kötüsü olamazdı! Simdi İstanbul'a varınca ne halt olacak, kafamı toplayıp da düşünemiyorum bile. Taksim/Beşiktaş hattı gibi bi Yenikapi bi Bandırma dolaşıp duracak mıyım?

Beş dakika sonra camın önünde bir görevli beliriyor. Kaptan halime acımış olacak ki beni yukarıya davet ediyormuş. Mühendisimiz de var kullanım kılavuzuna bir baksın diyormuş. Yukarı dedikleri, kaptan mahalli. Onlar köprü diyorlarmış. O önde ben arkada ayaklarımı sürüye sürüye çıkıyorum. Feribotun hiç görmediğim, kapısında özel kilit olan acayip bir yer. Yüksek. Göz alabildiğine deniz. Manzara şahane. Oturacak yer gösterip kahve içer miyim diye soruyorlar. Bir yanım ne gerek var nezaketen soruyorlardır diyor ama bir tarafım bağırıyor " sabah 05:30 da kalktım kahveeee". Öyle sessiz kalıp bir kaç saniye red edemeyince tamam diyor orta o zaman...

Vay be, kaptan köşkünde türk kahvesi. Teselli edilmek bazen hoşuna gidiyor insanın.Bir kaç dakika sonra kahve geliyor. İçtiğim en anlamlı kahvelerden biri. Sessiz sedasız oturmaya devam ederken kahveden midir, ilgi alakadan mıdır nedir, kafam çalışmaya başlıyor. Önce acil  servis destek birimini Yenikapı'ya getirtmek lazım, yanaşmaya 2  saat var rahat rahat yetişirler. Feribotun içinde çözülebilecek bir konu ise aynı feribotla geri bile dönebilirim! Evraka! Yok feribotta çözülemezse aynı anda bir de çekici ve ekip çağırmak lazım ki yine gerisin geri Bandirma'ya gidip bir tur daha yapmam gerekmesin! O zaman değil türk kahvesi cep kanyağı olsa kendime gelemem.
 
Araç tamir olmadı, hadi indirdik diyelim. Aynı feribotla devam edilecek bir başka araç lazım. Onu da organize ettik miydi hallolacak gibi...

Yoğun bir telefon trafiği vs. derken yardımcı olanlar, dış mihrakların desteği, seferberlik durumu hooop bütün plan hazır. Fakat adrenalini yükselten önemli bir detay var. Servisin feribot içindeki tamir girişimi, olmadığı durumda aracın dışarı çıkartılması, diğer arabanın gelmesi ve eşya devri için sadece yarım saat var. Feribot yine tarifeye göre saatinde kalkacak. Bunu bilmek beni yine acayip geriyor. Filmin son sahnesinde, son saniyede kırmızı kablo mu yoksa yeşil kabloyu mu kessek yırtarız durumu.
 
İskeleye yanaşıyoruz. Heyecanlıyım! Servis görevlisi Yenikapı diye Sirkeci'ye gitmiş! Olacak şey değil. Kardeşim ordan adalar vapuru kalkıyor ben sana Yenikapı, Bandırma iskelesi demedim mi? Bandırma ada mi allahım ya sabir! Burgaz o Burgaz!

 
Araç bir kez daha boşalıyor. Ben bekliyorum. Nihayet saat 12:10 da servis aracı gişeden geçip feribota biniyor. Hadi olsun lütfen derken, bu defa vitesi söküp dışarıda bakalım diyor. Bu arada saatler önceden teyitleştiğim ve 12:30 da feribotun kalktığını defalarca belirttiğim çekici de, yedek araç da ortada yok!
 

Üstelik o bir başka araç gişeden geçemez, bileti yok. Aynı süre zarfında gelir gelmez bilet alıp, depara kalkıp aracı gişeden geçirip feribota yetişmem lazım. Kalan süre 7 dakika. Ortada ne araç var ne de diğerinin tamir olacağı.

 
Bu sırada servis görevlisi ben bu aracı burda yapamam çekiciye teslim edin servise getirsin  demez mi? Çekiciye teslim etmek mi? Olmayan çekiciye mi? Benim birazdan aracım gelirse bu feribota yetişiyorum çekici falan bekleyemem, sizinle gelseydi diyorum. Onun umurunda bile degil. Valla araç sizin isterseniz gidin burda kalsın, benim sorumluluğum servis vermek çekici operasyonu bize ait değil diyor. Çıldırmamak elde değil. Zaten araba da gelmedi kaldı 3 dakika. Gidiyor gitmesine ama gitmeden evvel söylediği son söz bir kez daha cinnete koşturmaya yetiyor da artıyor bile;
 
" Bu arada anahtarı üstünden çıkartmayın yoksa çekici aracı alamaz. Vitesi boşa düşürdüm. İçinde eşya falan varsa kilitleyip gidemezsiniz."

 
Türkçesi;  Anahtarı alıp kapıları kilitleyemeyeceğiniz için, ağustosun tam ortasında, günün en öğlen saatinde, neredeyse elli derecede, güneşin altında arabanızın başında beklemek zorundasınız!!!

Yok bu sahiden de bir sınama olmalı... Tam da korktuğum gibi. Servisle, gelmeyen çekici ve arabayla uğraşırken Adnan Menderes feribotu yavaştan yol almaya başlıyor. Ben yine ardından nemli gözlerle bakıyorum.
 
Nihayet araç geliyor ama cekici hala ortada yok. En geç 45 dakika denmişti ama şimdiden iki saat oldu. Arıyorum, geldim diyor. Yine arıyorum Ataköy'deyim diyor. E hani gelmiştin be adam?! Sonuncu aramada yoldayım diyor. Hadi canim sen de. Ben de kenara çektin sahilde mangal yapıyorsun sandım da ondan merak ettim! Bu sefer ısrarla soruyorum; " Yolda olduğunuzu ben de biliyorum, nerdesinizzzzz?!?!? "

 Homurtuyla karışık trafik var hayret bi şey falan deyip kapatıyor. 45 dakika içinde gelmesi beklenirken nihayet iki saat sonra iskeleye varıyor.
 

Çekiciyle uğraşırken 15:30 feribotunun sırası ilerlemiş. Tekrardan yola çıkacağım araç arada bir yerde kalakalmış. Bu seferi de kaçıramam artık yok mümkün değil. Anahtarı, ruhsatı apar topar teslim edip arabaya koşuyorum. Lütfen bir aksilik daha  olmasın lütfen lütfen derken binişte biletimi okutan çocuk yüzüme bakıyor.

"Biliyorum" diyorum. "Bu seferin bileti değil.  Benim aracım arızalandı ondan buna binmek zorunda kaldım."

Günümün geri kalanının akibeti iki dudağının arasından çıkacak söze bağlı. "Bu seferin kaydında bu bilet yok yenisi alın" derse öyle bir zamanım olmadığı için,  geçmişler olsun.

 Gülümseyip "siz o bayan misiniz diyor"

" Hangi bayan?"

 
" Araçla feribotta kalan. Plakayı anons ediyorlardı "

 Yeni bilet konusunu açmasın diye mevzuyu uzatıyorum.

 
" Oooo desenize bugün burda pek meşhurum"

 
" Size ne dediler peki ?" diye devam ediyor.

 
Offf çekil de geçeyim artık.

 " Bir sonraki sefere binersin dediler . Saolsun ekip çok yardımcı oldu herkese tek tek teşekkür eden bir mesaj gönderecegim. Sizin isminiz nedir? Tesekkürüme eklemek isterim anonsu duymuş ve dikkate almışsınız. "

" İzzet"

" Tamamdir, size çok kolay gelsin tekrardan teşekkürler"

Aslı kaçar!


İşte Taksim / Beşiktaş dolmuşuna çevirdiğim güzergahta bir kez daha yoldayım. Dejavu her zaman hoş olmuyor doğrusu.
 

Hayat tecrübeden ibaretmiş. Geçenlerde argo başlıklı bir paylaşımın, içerik olarak biraz rahatsız edici olabileceğini söylemiştim. Hayli küfür içeriyordu ama örnekler her gün başımıza gelenlerden farksızdı. Bu eleştirimi de tamamen geri alıyor ve içtenlikle söylüyorum;

" Bahtsızlık bir tarafa, bugün sahiden de burnunun ucuyla iş yapmak ne demekmiş anladim."

 Ve son söz kıssadan hisse diyerek kaptanları soran arkadaslarıma;

" Gözlerim Afrika Nil kurbağası gibi olduğu için pek seçemedim, kusuruma bakmayın. Artık başka "sefer"e :)"


 

 

 

 

 

 

 

 

3 Ağustos 2014 Pazar

KIRK YILLIK SEVGİLİMİ ALDATTIM



Kırk yıllık sevgilimi aldattım diye hayıflanıyordum. Senelerdir hep gönlümü hoş etti. Ne vakit kapısını çalsam bir gün de ah vah dedirtmedi. Üstelik ilk göz ağrım.
 
Ne var ki insanoğlu tatminsiz. Hele benim gibi iflah olmaz bir maceraperest için yeni keşifler, yeni heyecanlar dendi mi akan sular durur. İşte bu yüzden bu sene bir kaç kaçamak yaptım. İnkar etmiyorum. ama aklımın bir köşesinde hep o huzurlu limanlara tekrar dönmek vardı...
 
Midilli adasının ufacık bir köyündeyim. Sahiden de köy. Adanın içindeki iki kapalı koydan, merkeze yakın olan Gera'da deniz kenarında ufacık bir yerleşim. Koyun denizle birleştiği yer öylesine dar ki, koskocaman bir göl gibi görünüyor. Etrafı dik ve yüksek yemyeşil dağlarla çevrili. Muhtemelen imar izni olmadığı için, etraf göz alabildiğine yeşil. İnanılmaz dingin ve huzurlu bir yer. Yol boyunca, bir tarafta  daracık bir kumsal ve uzansam elime değecekmiş kadar yakın deniz, diğer tarafta tek tük bahçeli evler var. Perama isimli köyün tabelasını görüp, içeriye doğru kıvrılıyoruz. Kiliseden dosdoğru ilerledin mi işte bizim ev. Etrafta sazlıklar, tavuklar, kara kuru keçiler...Gece başımı yastığa koyduğumda köyün çeşit türlü sesleri şahane bir ninni oluyor. Hava mis gibi. Kekik, yasemin ve hayıt kokuları birbiriyle harmanlanıyor. Ay ışığının zerresi yok. İşte geceyi böylesine büyülü kılan bu karanlık. Köy yolundan yürürken, başımı göğe çevirdiğimde içimden çığlık atmak geliyor. Bu kadar çok yıldız var mıydı sahiden? Ben en son ne zaman yıldızları görebilmiştim? Gözlerimin tarayabildiği her yerin irili ufaklı yıldızlarla bezeli olması bir yanılsama olabilir miydi? Ya da zavallı ben, şehrin ışıkları ile gölgelenmiş bu güzelliği daha önce hiç fark etmemiş miydim? Hem yürüdüm, hem yıldızlara baktım hayran hayran. Keşke yol daha uzun olsaydı...

İşte tam da bu sırada anımsadım. Ben bu manzarayı en son yine adada görmüştüm. Bir başka adada. Bir ağustos sonu Bozcaada'nın benzer bir yerinde, tahta banklara sırt üstü uzanmışken amma da çoklar diye mırıldanmıştım. Hatta o gece, yıldızların bazılarının parlıyor olmasına rağmen, halen  var olmadığını bilmediğim için alay konusu olmuştum. Nasıl unutabilirim?

Ada takıntımı bilmeyen yoktur. Bu yıl da seyahatler açısından epeyce bereketli geçti. Nisan ayında Paskalya sebebiyle Sakız adasındaydım. Yüzyıllardır süregelen bir geleneğin parçası olmak, roket savaşları festivalini yerinde deneyimlenmek için yollara düştük. Adanın küçük bir kasabasında, Vrondatos'daydık. Bir vadinin iki ayrı yamacındaki, farklı cemaatlere ait iki kilise paskalya gecesi saat 23:00 itibariyle birbirlerini yoğun bir fişek bombardımanına tutup, çan kulelerini vurmaya çalışıyorlar. Yöre halkı ve turistler en tepe noktaya çıkıp vadideki ışık gösterisinin tadını çıkartıyor. Esasında oldukça tehlikeli bir festival. Her yıl yaralanmalar oluyormuş. Çünkü fişeler havaya doğru değil, yatay olarak ateşleniyor. Ertesi sabahki keşif turlarımızda kiliselerin ve civardaki yapıların çelik ağlarla kaplandığını gördük. Yine de her iki kilisenin de etrafı ve ağları yüzlerce fişekle kaplıydı.

Geçen ay da ani bir kararla Tasos'a çevirdik rotayı. Karadan hudut geçişi acaba nasıl olur derken, İpsala'ya varmıştık bile. Yunan polisine pasaportları uzattık. Araçtan inmedik, kimse ne bizi ne de arabayı kontrol etmedi. Polis türkçe konuşuyordu. "Yolculuk nereye" diye sordu. Tasos deyince gülümsedi. " Paradise plajına gidin, en güzel deniz" dedi ve iyi yolculuklar dileyip pasaportları uzattı. Kimse bu kadar çabuk olacağını tahmin etmiyordu. En fazla on dakika içinde Yunanistan'a geçmiştik. İki saatlik bir yolculuktan sonra feribotla ver elini Tasos. Şimdiye kadar gördüğüm, merkezi en küçük, en yeşil, koyları en bakir ve denizi en güzel adalardan biriydi. Çok keyifli bir seyahatti. Fakat yine de dönüşte gurbetçi trafiğine yakalanmış olmamız sebebiyle, hayattan alınacak dersler listeme bir ilave daha yaptım.

" Sınırdan arabayla çıkıyorsan iki gün seni fazlasıyla yorabilir. Bir dahaki sefere en az dört günü cebine koy."

Sakız, Tasos derken epeyce ada havası aldım. Elbette farklı tecrübeler edindim. Yeni lezzetler tattım. Belki dünyanın başka hiç bir yerinde göremeyeceğim kutlamalara şahit oldum. Kaçıp gidiverme imkanım varken, yeni sevdaları ilk göz ağrıma tercih ettim. Neyse ki bu bayram kucaklaştık. Sanki aramıza hiç başkaları girmemiş gibi. Bazen yenilik, heyecan istiyor insan bazen de tanıdık bildik huzurlu limanlara demir atmak...