21 Ağustos 2012 Salı
IDO - iLLALLAH DEDiRTEN ORGANiZASYON
Bütün bir yıl boyunca fahiş fiyatlar ve abuk subuk uygulamalarından geçtim.Nasılsa tekel oldum , insanlar kısacık tatillerini yolda geçirmemek için bilet değil zaman satın alıyorlar deyip fiyata yüklenildikçe yüklenildi.Biz de hem kızdık hem de paşa paşa aldık biletlerimizi.Bu kadar tantanaya karşılık ben daha boş bir sefere denk gelmedim.Artık parayı pulu, kazıklanıyor olmanın dayanılmaz hafifliğini bir kenara koyuyorum.Fakat son yaşadığım olay sahiden de pes dedirtti.Yahu bu kadar para alıyorum birazcık da müşteri memnuniyetini düşüneyim diyen bir yetkili çıkmaz mı insanın karşısına?Müşteri bu kadar mı kıymetsiz?Dün yaşadığım olayı aynen aktarıyorum:
22:45 Mudanya-Yenikapı seferine biletimizi haftalar öncesinden aldık.Internet uzerinden alım yaptığımız için sistemde rezervasyon kodu da dahil tüm detaylar mevcut.Malesef son dakika yaşadığımız bir aksilik sebebiyle araç değiştirmek zorunda kaldık.Biletler de araçta kaldı..
Nasılsa tüm kaydımız , ödeme bilgilerimiz vs. sistemde kayıtlı diye düşündüğümüz için rahatız.Gidip gişeden biletlerimizi alırız diye düşünüyoruz.Eşim ne olur ne olmaz diye IDO call centerı aradı.Tam 23 dakikalık telefon görüşmesinin neticesi beş kelimeden ibaren " basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir."Ne bir çözüm ne de yardımcı olma eğiliminden eser yok! Çileden çıkartırcasına dakikalarca durumu anlatamaya gayret ederken karşımızda donuk bir ses sürekli aynı cümleyi tekrar edip duruyor.Diyalog aynen şu şekilde :
* Hanımefendi şimdi biz kaza sebebiyle araç değiştirmek durumunda kaldık.Biletlerimiz de diğer araçta gitti.Ben limana vardıgımda gişeden kimlik ibrazı ile biletlerimi teslim almak istiyorum.
* Kusura bakmayın basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir.
*Ben zaten ödeme yaptığım ve benim ıcın ayrılmış olan yere ait bileti tekrar bastırmak ısıtıyorum,alt tarafı bir kagıt parçası gişeden verilsin.Sisteminizden rezervasyon kodu ile bakılabilir.Şahsıma ait tek bilet var o da bu sefer için olan.
* Basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir
* Siz peki şimdi bana IDO olarak nasıl bir çözüm sunabilirsiniz,ne yapalım ben müşteri olarak mağdurum.
* Basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir
* Hasbin allah o zaman biletimi iptal edin ve hangi seferlere bilet verebilirsiniz bakın lütfen.
* Basılan biletin iade ve değişikliği olmuyor , yeni bilet almanız gerekir.
* Yahu havayollarında bile son ana kadar iptal değişiklik oluyor da sizde niye olmuyor! Neyse cezası verelim.
* Basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir
Dakikalar süren ve yetkili yerine bizim alternatifler üretip üretip sürekli aynı çözümsüzlüğü tokat gibi suratımıza çarpan IDO ve ısrarla bir üst yetkiliye bağlamayan call center çalışanlarına işiniz düşerse vay halinize...Üstelik aynı hafta IDO nun imajını iyileştirmeye çalıştığına dair bir haber vardı gazetede.Bu bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demezler mi sayın Hamdi Akın?
8 Ağustos 2012 Çarşamba
"UZMAN OLİMPİYAT SEYİRCİSİ"
2012 Londra Olimpiyatları son hızıyla devam ediyor.
Akşamları TV karşısına yayılıp ömrü hayatımda hiç ilgimi çekmemiş sporları izleyip,bir taraftan da işin magazinsel tarafı ile eğleniyorum.Ev kalabalık olduğunda müsabakaları izleyip yorum yapmak çok daha keyifli oluyor.
Geçtiğimiz akşam sekiz kişi bir arada bir atletleri,bir güllecileri bir de sırıkla uzun atlamacıları izliyoruz.Üç dakika ordan beş dakika burdan derken kafam allak bullak oluyor.Kamera yakın çekim yaptığında aa bu kesin çok iyi atlar dediğim sporcu meğer atletmiş!Evde bir kahkaha kopuyor.Salonda sosyalciler ve fenciler çekişmesi var.Her zamanki gibi fenciler işin fiziki kurallarını vs. didikleyip bizimle alay etmek istiyorlar.Şaka yollu soruyorum;"Yahu bu atletlerin niye bir kısmı önde bir kısmı arkada başlıyor haksızlık olmuyor mu" diye.Bal gibi biliyorum aynı mesafeyi koştuklarını oysa.Pınar bu cümleyi duyunca küçük çaplı bir şok geçiyor.Sonra soruyor,peki neden böyle ayarlıyorlar biliyorsun değil mi diye? Valla diyorum ben olsam yan yana dizer aynı hedefe doğru koştururum , kimse de ben öndeydim sen sağdaydın diye vıdı vıdı etmez.İstisnasız tüm fenciler neden böyle sıralandıklarını bilmekle kalmayıp aaa nasıl mantığını bilmiyor musun diye üstüme geliyor.Yalnız olduğumu düşünüp iki parende ile kendimi ikinci kattan aşağı atmak isterken aslında diğer sözelci arkadaşımın da benimle aynı durumda olduğunu farkedip rahatlıyorum.
Atletizmden gülleye geçiyoruz.Güllecileri görünce insan bunlar da sporcu mu hey maşallah demekten geri kalamıyor.Böyle sporcu olur mu her yerleri yağlı dememe kalmadan arka arkaya iki veciz deyiş geliyor arka taraftan.Biri, ne olacaktı bu cüsseyle balerin mi olacaktı gülleci olacak tabi diyor.Diğeri daha de derine inerek yahu atasözü! bile var biri çok iri yarı olunca Dogu Alman Gülle takımından gibi denir diyor.Sonra sosyaciler yine aman kadının favorisi var ıyyk falan derken fenciler acaba gülle kaç kilo diye arama motorlarına koşuyor.
Sırıkla atlama tam bir faciaya dönüyor.DY'nin çok beğendiği Rus sporcu Isinbayeva da dahil tüm sporcular bütün müsabakayı sırıkla atlayamama şeklinde tamamlıyor.Herkes patır patır dökülürken kötünün iyisi diye birilerine madalya veriliyor olması da tuhafıma gidiyor doğrusu.Isınbayeva mı? Onun düşüşünde benim zerre kadar parmağım yok!
Madalya törenini dikkatle izlediğimiz güreşi de atlamamak lazım.Kirli sakallı Gürcü sporcu ile al yanaklı Türk sporcumuzun bronz madalya mücadelesi.Fenciler yine stilden vs.den bahsederken,grekoromen ne demekmiş onu anlamaya çalışıyorum.Bir de koparma silkme vardı diyecek oluyorum ki onların haltere ait terimler olduğu aklıma geliveriyor,son anda bir mahcubiyetten daha kurtulmuş oluyorum.Gelecek olimpiyatlardan önce branşlara göre planlanmış, hızlandırılmış "Uzman Olimpiyat Seyircisi" kursu almam şart!
Şu ana kadar 2012 olimpiyatlarında aldığımız tek madalya Rıza Kocakaya'nın bronz madalyası.Saygılarımı sunmadan geçmeyelim.Madeninin ne olduğu çok önemli değil.Bayrağımız göndere çekilince insan bir hoş oluyor.
Törende verilen çiçekler de pek komik.Sapları kesilmiş,iri yarı cüsselerde minnacık kalmış bir demet çiçek.Olimpiyatları biz düzenliyor olsaydık koca koca buketler hatta çelekler verirdik, maksat şanımız yürüsün.Memlekette bağ bahçe bostan kalmazdı maazallah :)
Keşke biz de 2012 Londra olimpiyatlarını ekran başında geyik yapmak yerine daha bir heyecanla izleyebilseydik.Ve madalya törenlerinde Çinliler ve Amerikalılar gibi göğsümüz kabarsaydı..Eskiden halterde,şimdilerde güreşte yakalanan başarıları düşünüp,çiroz gibi jimnastikçiler ve atletler ile bizim başarılı olduğumuz branşlardaki sporcuları karşılatırınca kilo olayına boşuna takıyoruz diye düşünüyorum.Uluslararası platformda bile durum net.Tosunluk bizim hamurumuzda var...
3 Ağustos 2012 Cuma
ERKEK RUHLU KADINLAR & KADIN RUHLU ERKEKLER
Kadın ve erkek arasında sosyal roller bu kadar birbirine geçtikçe, cinsiyet ayrımı da o derece silikleşmeye başlıyor. Artık neredeyse aradaki tek fark üremedeki etkinlik! İyi mi kötü mü bilmiyorum. Kadın elinin hamuruyla hiç erkek işine bulaşmamış , erkek de evin reisi formatından uzaklaşmamış olsa daha mı iyi olurdu acaba?
Kadınlar sabahın köründe lanet bir trafikle boğuşup ofise gitmenin telaşında. Ofiste yapılacak yığınla iş, yönetilecek bir ekip, memnun edilmesi gereken patronlar...Öğle arası iş yemekleri ve zaruri ziyaretler. Akşam arkadaşlarla bir kaçamak ve eve gitmeden yuvarlanacak bir kaç kadeh. Çocukların okul telaşı, bankaya kredi başvurusu, faturaların takibi derken hayatın telaşı en az erkek kadar omuzlarında.
Hayat tarzı değiştikçe kadınlar da ister istemez erkekleşmeye başlıyor. Bu yüzden Biscolata reklamı çıktığında gizliden sevinç çığlıkları atmadık mı? Bunca sene hep kadın bedeni kullanıldı, şimdi gözlere bayram ettirme sırası bizde diye yapışmadık mı ekrana. Bekarlığa veda dendiğinde dans eden insan azmanı zenciler gelmedi mi aklımıza.
Erkekler...Kadının sırtında bu kadar yük varken, taş fırın erkeğiyim diyerek kenarda oturamazlardı. Ev işlerine ortak olmak, çamaşır asarken ucundan tutmak hayatın rutini içinde normal karşılanır oldu. TV programlarında gördükleri özgüveni tavan yapmış şef aşçılara benzemek için mutfağa daha çok girip, jülyen usulu salatalık, ben mari usulu pişirme nasılmış merak etmeye başladılar. Önceden fiziksel güzellik sadece kadının gündemiyken, en az onlar kadar sağlıklı beslenir, spor yapar oldular. Balkonsuz erkek olmaz diye övünülen bira göbeği utanç kaynağı haline geldi. Bedenler şekillendikçe siyah ve laciverte veda edip sezon renklerine gardıroplarda yer açılır, önceden eşlere bırakılan alış verişe bizzat gidilip, indirimler takip edilir oldu.
Metropollerde yaşam tarzı değiştikçe, sistem erkek ruhlu kadınlar ve kadın ruhlu erkekler yaratıvermiş farkında olmadan. Eşitlik,ö zgürlük güzel şey elbet. Fakat günün birinde erkek gibi adama, kadın gibi hatuna hasret kalırsak hiç şaşırmam.
3 Temmuz 2012 Salı
MERHABA YAZ
Sağ kolumun altında Bozcaada kalesi, sol kolumun altında karşı yakadan gülümseyen Geyikli ile sarmaş dolaş bir vaziyette anın tadını çıkartmaktayım.Cennete gidebilmek için ölmeye lüzum yokmuş meğer...
Sihirli bir lambadan sevimli bir cin çıkıp şu anda nerede olmak istersen hemen ışınlayabilirim dese kafasına terlik fırlatıp başımdan savabilirim.Burada bu anı yaşıyor olmaktan daha güzel ne olabilir.Ya da dünyanın neresi şu anda yaşamakta olduğum hazzı vadedebilir?Sessiz,sakin huzur dolu bir terasta mavi ve daha mavi ile koyun koyuna olmak.
Adayla ilgili çok yazıp çizdim.Her özlediğimde iç çekerek andım.Bazen bir eskiciden bahsettim,bazen burada kutlayacağım kırkıncı yaş günümden.İşte şimdi tüm bunlarım tam da orta yerinde bir hayalin içindeymişim gibi.Üstelik yalnız değilim.Adayı anlamlı kılan her kim varsa yanı başımda.Birinin elinde bir türlü bitmeyen bir kitap,diğerinde haftalar önceden özenle listeleyip yüklediği şarkıları kurcaladığı bir mp3 çalar,diğerinde ise havuç bazlı bir bronzlaştırıcı.Hepimiz bir aradayız,hep olduğu gibi ama bu defa herkes aynı yerde, kendi yarattığı dünyanın içinde...
Mutlu, mesut ve maalesef kısıtlı zamanların değişmez adresi.Bir gün misafirliğe değil, temelli kalıcı olmaya gelebilmek ümidiyle..
24 Haziran 2012 Pazar
Karşılıksız nezaket,biri için yemek hazırlayıp son dakika ekilmek gibi.
Onca saat didin dur, sevdiği yemekleri seçip özenle hazırla.Geldiğinde ne kadar da keyifli bir akşam yemeği olur diye düşün.Sonra karşı taraf bir bahaneyle iptal etsin ve kendi hazırladığın canım yemeği tek başına oturup ye!
Özene bözene, noktaya virgüle dikkat edip, en makul üslupla iletişim kurmaya çalışıp, olabilecek en sıradan ve baştan savma şekilde yanıt almakla yüzde yüz aynı şey!
Önceden kimin gün içinde ne yaşadığını, o anki ruh halini, evden çıkarken başına gelenleri bilemeyiz diyerek tolerans gösterilmesi gerektiğine inanıyordum.Fakat o kadar üst üste geldi ki artık kimsenin yaşadığı kişisel sorunlarının bir başkasına kabalık etmesi için bir bahane olamayacağını düşünüyorum.
Bu şehir mi bu kadar hoyrat yapıyor insanları, yoksa içinde dönüp durduğumuz profesyonel hayatın çarkları mı bilmiyorum.Bildiğim tek şey kendimin de değişiyor olmasından duyduğum rahatsızlık. Farkında olmadan "İnsanları değiştiremiyorsan kendini değiştir" tavsiyesine uymak gibi...Acaba sahiden de bu mudur doğru olan? Eleştirdiğimiz insanları değiştiremediğimiz için onlar gibi olmak mı yoksa her şeye rağmen değirmenlere karşı savaşmaya devam etmek mi?
Onca saat didin dur, sevdiği yemekleri seçip özenle hazırla.Geldiğinde ne kadar da keyifli bir akşam yemeği olur diye düşün.Sonra karşı taraf bir bahaneyle iptal etsin ve kendi hazırladığın canım yemeği tek başına oturup ye!
Özene bözene, noktaya virgüle dikkat edip, en makul üslupla iletişim kurmaya çalışıp, olabilecek en sıradan ve baştan savma şekilde yanıt almakla yüzde yüz aynı şey!
Önceden kimin gün içinde ne yaşadığını, o anki ruh halini, evden çıkarken başına gelenleri bilemeyiz diyerek tolerans gösterilmesi gerektiğine inanıyordum.Fakat o kadar üst üste geldi ki artık kimsenin yaşadığı kişisel sorunlarının bir başkasına kabalık etmesi için bir bahane olamayacağını düşünüyorum.
Bu şehir mi bu kadar hoyrat yapıyor insanları, yoksa içinde dönüp durduğumuz profesyonel hayatın çarkları mı bilmiyorum.Bildiğim tek şey kendimin de değişiyor olmasından duyduğum rahatsızlık. Farkında olmadan "İnsanları değiştiremiyorsan kendini değiştir" tavsiyesine uymak gibi...Acaba sahiden de bu mudur doğru olan? Eleştirdiğimiz insanları değiştiremediğimiz için onlar gibi olmak mı yoksa her şeye rağmen değirmenlere karşı savaşmaya devam etmek mi?
14 Haziran 2012 Perşembe
KARMAKARIŞIK
Vakti zamanında bir tavsiye üzerine Schopenauer'un "Aşkın Metafiziği" kitabını almış, bir süre sonra saçmalıklar silsilesi deyip bir köşeye fırlatmıştım. Duyguları hiçe sayıp aşkı üremeye indirgeyebilmek için ya hiç aşık olmamak ya da birinden büyük bir kazık yemek lazım diye düşündüm. Üstelik eşcinsellik ve orta yaş üstü aşklara acaba nasıl bir yorum getirirdi diye de kafamda onlarca soru işareti bırakmıştı? Mümkün olabilse sayın üstat peki ya platonik aşktan ne haber diye sormak isterdim kendisine.
Şimdi ise acaba bu söylem, insanoğlunun aslında hiç bir matematiği olmayan ve kontrol edilemeyen , adına aşk dediğimiz kavrama karşı kendini korumak için kullandığı bir kalkan olabilir mi diye düşünmüyor değilim.
Öyle tuhaf,öyle çelişik ki...
Biri aşk yüzünden ızdırap içinde kıvranıp, bir türlü huzura eremezken, bir başkasının yüzünde güller açıyor gözleri ışıl ışıl. Öyle çok parlıyor ki hepimiz bu mutluluk bulutundan nasibimizi alıyoruz. Şimdi her iki duruma da sebebiyet veren aynı aşk değil mi?
Bir taraf vazgeçmesi gerektiğine kendini inandırmaya çalışırken kalbi ile beyni arasında müthiş bir mücadele veriyor. Ben de telefonda ahkam kesiyorum. "Bak kafanda bitirdiğin zaman o kişi ile bağlantıyı kopartmış olacak ve hafifleyeceksin" diye. Oysa adım gibi biliyorum, binlerce kez bitti dese de insan göz pınarları kuruyuncaya kadar ağlayıp bitap düşmeden, dibe vurmadan atlatamıyor. Diğer taraftan atlatmaya gönüllüyse ne ala. Aksi takdirde daha kaç zaman aynı girdabın içinde boğulmaya devam edecek kim bilir. Dedim ya ne matematiği var ne de kontrolü. Birisi ne kadar gözüne sokarsa soksun, aşkın pembe tül perdesi indiyse gözlere, görmemek, duymamak, bilip de bilmemezlikten gelmek kaçınılmaz. Sonrası dizilerin tekrar eden bölümlerinden farksız. Aynı olaylar, asla değişmeyen insanlar, aynı cümleler ve aynı yanılgı, aynı kalp kırıklığı.
İşte bu teselli turlarında hemen aklıma Schopenauer geliyor. Aslında aşk gerçek bile değil. İçgüdülerin bizi soyumuzu devam ettirmek için karşı cinse yakınlaştırmasından ibaret. Böyle bakmak harika bir kılıf ne de olsa. Üstelik kalp de neymiş tüm organlar gibi onu da beyin yönetmiyor mu?
Buraya kadar iyi güzel de peki öbür tarafta henüz gözlerinin içine bakıp, eline bile dokunamadığı biri için yüreği pır pır edene haksızlık olmuyor mu? Pamuk şekeri tadında bir hayalin keyfini sürerken yaşasın beyin kahrolsun kalp diyebilmek mümkün mü?
Yaşama sevinci yükleyip, adrenalini tavan yaptıran da o depresyona sürükleyip yüreği lime lime eden de. İster fiziği çözülmeye çalışılsın ister metafiziği konu aşk olduğunda akan sular duruyor. Kapalı bir sandık aşk. İçinden kime ne çıkacağı ise hiç belli değil. Kimine gül bahçesi vadediyor kimine dikenli teller...
Şimdi ise acaba bu söylem, insanoğlunun aslında hiç bir matematiği olmayan ve kontrol edilemeyen , adına aşk dediğimiz kavrama karşı kendini korumak için kullandığı bir kalkan olabilir mi diye düşünmüyor değilim.
Öyle tuhaf,öyle çelişik ki...
Biri aşk yüzünden ızdırap içinde kıvranıp, bir türlü huzura eremezken, bir başkasının yüzünde güller açıyor gözleri ışıl ışıl. Öyle çok parlıyor ki hepimiz bu mutluluk bulutundan nasibimizi alıyoruz. Şimdi her iki duruma da sebebiyet veren aynı aşk değil mi?
Bir taraf vazgeçmesi gerektiğine kendini inandırmaya çalışırken kalbi ile beyni arasında müthiş bir mücadele veriyor. Ben de telefonda ahkam kesiyorum. "Bak kafanda bitirdiğin zaman o kişi ile bağlantıyı kopartmış olacak ve hafifleyeceksin" diye. Oysa adım gibi biliyorum, binlerce kez bitti dese de insan göz pınarları kuruyuncaya kadar ağlayıp bitap düşmeden, dibe vurmadan atlatamıyor. Diğer taraftan atlatmaya gönüllüyse ne ala. Aksi takdirde daha kaç zaman aynı girdabın içinde boğulmaya devam edecek kim bilir. Dedim ya ne matematiği var ne de kontrolü. Birisi ne kadar gözüne sokarsa soksun, aşkın pembe tül perdesi indiyse gözlere, görmemek, duymamak, bilip de bilmemezlikten gelmek kaçınılmaz. Sonrası dizilerin tekrar eden bölümlerinden farksız. Aynı olaylar, asla değişmeyen insanlar, aynı cümleler ve aynı yanılgı, aynı kalp kırıklığı.
İşte bu teselli turlarında hemen aklıma Schopenauer geliyor. Aslında aşk gerçek bile değil. İçgüdülerin bizi soyumuzu devam ettirmek için karşı cinse yakınlaştırmasından ibaret. Böyle bakmak harika bir kılıf ne de olsa. Üstelik kalp de neymiş tüm organlar gibi onu da beyin yönetmiyor mu?
Buraya kadar iyi güzel de peki öbür tarafta henüz gözlerinin içine bakıp, eline bile dokunamadığı biri için yüreği pır pır edene haksızlık olmuyor mu? Pamuk şekeri tadında bir hayalin keyfini sürerken yaşasın beyin kahrolsun kalp diyebilmek mümkün mü?
Yaşama sevinci yükleyip, adrenalini tavan yaptıran da o depresyona sürükleyip yüreği lime lime eden de. İster fiziği çözülmeye çalışılsın ister metafiziği konu aşk olduğunda akan sular duruyor. Kapalı bir sandık aşk. İçinden kime ne çıkacağı ise hiç belli değil. Kimine gül bahçesi vadediyor kimine dikenli teller...
6 Haziran 2012 Çarşamba
KAHVENİZİ NASIL ALIRDINIZ?
Orta ya da şekerli demeyin, nasıl olsa adada tüm kahveler sadeye yakın geliyor. Israr edip ikinci kez şansınızı da denemeyin sonuç değişmiyor. Varsın adanın da tek kusuru bu olsun. İyisi mi fincanın içini boş verip envai çeşit antika fincanın büyülü güzelliğine ortak olalım.
Kahvenizi nasıl alırdınız?
Yüz yaşını devirmiş altın varaklı bir fincanda mı yoksa çiçeklerle bezeli ayaklı bir çin porseleninde mi?
Bozcaada'ya iner inmez soluğu Kaikias'ın huzur dolu terasında alıyoruz. Handan Hanım her zamanki gibi sıcacık bir gülümsemeyle karşılıyor bizi. Bir otel sahibesinden çok dostlarını bekleyen kadim bir dost gibi...
Yol yorgunluğuydu , kahvaltıydı derken otelin hemen yanı başında kapısını aralamış antikacıya takılıyor gözüm. Eskilere olan merakım malumunuz. İçeriye bir göz atıp çıkmak istiyorum. Ufuk Bey içeriyi derleyip toplamaya nadide parçaları gün ışığına çıkartmaya yeni başlamış. Bir taraftan eşyaları ordan oraya taşırken bir yandan da içerisi kötü kokuyor değil mi diye hayıflanıyor. Oysa benim aldığım tek koku rutubete karışmış ahşap ve toprak kokusu. Ben meraklı gözlerle acaba içeride ne var ne yok, kim bilir hangi hazineler saklı diye düşünürken hoş bir sohbete başlıyoruz. Her bir nesneye dokunup hikayesini dinlemeye can atarken ne kadar da güzel bir iş yapıyorsunuz diye imrendiğimi belirtiyorum. Yok diyor,a slında hiç de öyle değil...İnanın insan çok sevdiği bir şey de olsa para kazanma amacıyla yapıyorsa artık eskisi kadar keyifli olmuyor. Sizin sadece beğeninize göre değerlendirdiğiniz objeleri ben satar satmaz diye ayırıyorum.
Beklediğim yanıt olmasa da biraz daha dinledikten sonra hak veriyorum. Hangi işin içine ticari kaygılar girse o işten alınan keyif oracıkta sonlanıveriyor demek ki.
Yol yorgunluğuydu , kahvaltıydı derken otelin hemen yanı başında kapısını aralamış antikacıya takılıyor gözüm. Eskilere olan merakım malumunuz. İçeriye bir göz atıp çıkmak istiyorum. Ufuk Bey içeriyi derleyip toplamaya nadide parçaları gün ışığına çıkartmaya yeni başlamış. Bir taraftan eşyaları ordan oraya taşırken bir yandan da içerisi kötü kokuyor değil mi diye hayıflanıyor. Oysa benim aldığım tek koku rutubete karışmış ahşap ve toprak kokusu. Ben meraklı gözlerle acaba içeride ne var ne yok, kim bilir hangi hazineler saklı diye düşünürken hoş bir sohbete başlıyoruz. Her bir nesneye dokunup hikayesini dinlemeye can atarken ne kadar da güzel bir iş yapıyorsunuz diye imrendiğimi belirtiyorum. Yok diyor,a slında hiç de öyle değil...İnanın insan çok sevdiği bir şey de olsa para kazanma amacıyla yapıyorsa artık eskisi kadar keyifli olmuyor. Sizin sadece beğeninize göre değerlendirdiğiniz objeleri ben satar satmaz diye ayırıyorum.
Beklediğim yanıt olmasa da biraz daha dinledikten sonra hak veriyorum. Hangi işin içine ticari kaygılar girse o işten alınan keyif oracıkta sonlanıveriyor demek ki.
Merakımı fark ettiğinden olsa gerek nezaketle eski kartpostalları, gazeteleri gösteriyor. Bu yıl dokümandan çok porselen geçmiş eline. Yarın uğrarsanız çok parça olur diyor. Derken ahşap bir kutuyu gösterip bunu da vakti zamanında almışım şimdi çiçek eksem ayıp olur, satmaya kalksam kimse almaz üstelik moral bozucu en iyisi ortalıktan kaldırmak diyor. Ben kutunun üzerindeki paslı haçı görene kadar bunun bir bebek tabutu olduğunu anlayamıyorum. Bir anda tüylerim diken diken oluyor. Küçük bir teselli olur belki diyerek buraya kadar geldiğine göre belli ki kullanılmamış diyorum. Lakin bir insan neden evinde onlarca yıl boyunca bir bebek tabutu saklayıp günün birinde eskiciye satar anlamak zor. İşte bu yüzden seviyorum antikacıları. Umulmadık bir eşyadan umulmadık bir bir türlü hikaye çıkıyor.
Tabuttan eski kartpostallara ve gazetelere geçiyoruz. 1902 basımı orijinal bir "Le Petit Journal" var karşımda, inanılmaz derecede iyi korunmuş. Sayfalarında bir tek kırışıklık bile yok. Gidip gelip bakıyorum ve en sonunda da almaya karar veriyorum. Fakat üzerimde para yok. Parasını verince alırım - alın sonra verirsiniz sorunsalinden sonra antikacıdan veresiye alış veriş yaparak tarihe ismimi altın harflerle yazdırıyorum :)
Ertesi gün yine ilk işim yeni açılan paketleri görmek için Ufuk Bey'in yanına uğramak oluyor. Bu defa raflar ve masa üstleri çeşit türlü porselenlerle dolu. Kimi fincan takımdan geriye kalan tek parça olmanın gururuyla gülümserken kimi tabaklar da yapayalnız kalmanın hüznüyle bakıyor gibi yüzüme. Kim bilir kimin çeyiziydi, kimlerin sohbetine kulak misafiri oldu diye düşünürken yine merakımı bastıramayıp soruyorum. Yahu kim aile yadigarı yemek takımlarını, kartpostalları satar!
| Resim yazısı ekle |
Genelde yaşlı insanlar ölünce kimi kimsesi yoksa ya da yakınları hatıralara duyarsızsa evi boşaltmak için çağırıp ne var ne yoksa inceletip satıyorlarmış. İçim burkuldu bir an. Bir şekilde halen yaşamıyor olsa da birilerinin mahremine dokunma duygusu...
Mahrem demişken, günün birinde Ufuk Bey'in eline bir günlük geçmiş. Hem okudum hem utandım diye anlattı. Yaşlı bir adam sahilde bir tekneye vurulmuş, günlerce betimlemiş durmuş. Parası yetmediği için alamıyor olmaktan şikayet etmiş. Yol yöntem aramış, öte beriyi satsam demiş yine olmamış. Derken bir gün bakmış ki tekne birine satılıvermiş...Mutsuz biten bir aşk hikayesi gibi. Ufuk bey hem merakımdan okudum hem de içten içe utandım diyor. Öyle ya kim günlüğünü günün birinde okunacağını düşünerek yazar. Bir senaristin çok ilgisini çekmiş günlük hemen satın almış. Belki bir gün Bozcaada'yı süsleyen bir antikacının rafında bekleyen hikaye bir dizide ya da bir filmde karşımıza çıkıverir,kim bilir...
Mahrem demişken, günün birinde Ufuk Bey'in eline bir günlük geçmiş. Hem okudum hem utandım diye anlattı. Yaşlı bir adam sahilde bir tekneye vurulmuş, günlerce betimlemiş durmuş. Parası yetmediği için alamıyor olmaktan şikayet etmiş. Yol yöntem aramış, öte beriyi satsam demiş yine olmamış. Derken bir gün bakmış ki tekne birine satılıvermiş...Mutsuz biten bir aşk hikayesi gibi. Ufuk bey hem merakımdan okudum hem de içten içe utandım diyor. Öyle ya kim günlüğünü günün birinde okunacağını düşünerek yazar. Bir senaristin çok ilgisini çekmiş günlük hemen satın almış. Belki bir gün Bozcaada'yı süsleyen bir antikacının rafında bekleyen hikaye bir dizide ya da bir filmde karşımıza çıkıverir,kim bilir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)