Günlerden cuma. Sabahın erken saatlerinde güne Yeniköy'de başlamışız. Hava güzel, mis...Boğaz'ın suları ışıl ışıl parlıyor. Tam da girilecek deniz diye iç çekiyoruz. Bir kaç toplantı, leziz bir öğle yemeği derken her şey yolunda görünüyor. Yine de içimde bir sıkıntı var. Yeniköy'den Tarabya'ya doğru yürüyoruz. Hem laflıyoruz hem yürüyoruz. Maksat cuma öğleden sonranın ritmini yavaşlatmak. Tam da bu sıralar bir grup anarşistin "alkolik hareket engellenemez" adlı bir harekat başlatmayı planladığından ve nispet olsun diye fotoğraf bombardımanına uğrayacağımızdan bihaberiz.
Önünden geçtiğimiz dükkanlardan biri için Sena çok normal bir ses tonu ile. "A bak bu da bizim obsesif bakkal" diyor. O kadar sakin bir deyişi var ki bakkalların yüzde yetmişi obsesif sanırsınız. Ben de merak ediyorum tabi. Sena bakkalda her şeyin muntazaman yerleştirildiğinden, çocukken bir şeyleri ellediğinde azar işittiğinden falan bahsediyor. Anlattıklarını dinlerken bir taraftan da göz ucuyla bakkalın kapısından içeri bakıyorum. Görüş alanıma giren karede bisküvi paketleri boy sırasına göre yan yana dizilip, tüm harfler aynı yöne bakacak şekilde yerleştirilmiş. Dışarıdan bakınca farklı marka bisküvilerden küçük bir piramit oluşturulmuş gibi görünüyor, çok komik! İçecek dolabı da fena! Her bir marka şişe ön cepheden bir tane görünüyor ve ardı sıra aynı ürünün devamı sıralanmış vaziyette. Aynı durum cipsler için de geçerli. O koskoca cips rafında tüm çeşitler asker gibi dizili, hepsi hazır ol pozisyonunda mübarek. Tabi ki daha yakından görmek için ciklet alalım bahanesiyle içeri giriyoruz. Etrafa bakıp sırıtırken acaba bakkal anlıyor mu diye de tedirgin oluyorum. Az önce Sena'nın söylediği şeyler geliyor aklıma. Minyatür şişede satılan içecek piramidinden bir tanesini alıp evirip çevirip gayet ters bir şekilde yerine koyuyorum. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Usulca "şimdi biz çıkınca hemen düzeltir"diyor. İçimden yaramaz çocuklar gibi her şeyi birbirine katmak geliyor. Bisküvi dizilerini karmakarışık edip, sürpriz yumurta sırasını alt üst etmek. Sonra tüm içecek ve dondurmaların yerini değiştirmek daha neler neler. Düşündüğüm bu hinlik ağzımı sulandırıyor doğrusu.
Cikleti alıp, parasını ödeyip, obsesif bakkala sinir krizi geçirtmeden, geldiğimiz gibi efendice dükkandan çıkıyoruz. Yüzümde koskocaman bir gülümseme ile...Hayatta insanın karşısına çıkan beklenmedik tuhaflıklar ve hoş detaylardan sadece biriydi fakat o kadar iyi geldi ki o kadar olur. Yaşa, var ol obsesif bakkal ve pek tabi bu güzide mekanı paylaşan sevgili Sena!
2 Ekim 2012 Salı
28 Eylül 2012 Cuma
İYİ Kİ DOĞDUN
Deniz oğlum dördüncü yaşını devirdi.
Artık evde klozet kapakları kaldırılmaya, aşk üzerine yorumlar yapılmaya hatta bebeklerin dünyaya gelme süreciyle ilgili sorular sorulmaya başlandı...Deniz'le baş başayken banyoya girdiğimde klozet kapağını kaldırılmış görmek pek tuhafıma gidiyor doğrusu.İçimden, evde bir "erkek" var diyorum.Sonra dönüp bakıyorum, aklı sıra beni ayakta uyutmaya çalışan , bin türlü şeytanlık peşinde koşan mini minnacık bir erkek! tam arkamda duruyor.Altında poposundan düşen bir pijama, üstünde onun deyimiyle en sevdiği t-shirt ve yüzünde muzip bir gülümseme.Göz göze gelince ellerini ovuşturup güreş yapalım mı ne dersin diye soruyor.Aman ya rabbim , oğlan annesi olmak ne zormuş.Belimde ve boynumda oluşacak muhtemel ağrılara ve sakatlanma rıskıne rağmen , Japon çizgi filmlerindeki gibi gözlerini kocaman açıp birlikte yuvarlanmayı bekleyen bu serseriye hayır diyebilmek ne mümkün?Bütün gücüyle üstüme atılıp, yirmi dört kiloluk cüssesiyle tepemde zıplıyor.Geçenlerde bu yüzden hastanelik oldum,şaka değil!Koltuğun tepesinden sırtıma atlayınca kaburgalarımdan bir ya da bir kaçının kırıldığını zanettim.Doktorla diyaloğumuz müthişti:
* Neyiniz var?
*Galiba kaburgam da kırık var,çocuk atladı da?
*Düştü mü?
*Yok atladı.
*Kaç yaşında
*Dört
*Hımm bir bakalım..
Sonra Deniz'i görünce okkalı bir maaşallah deyip, muayeneye daha bir itina ile devam etti.Çok şükür kırık falan yoktu, acil servis maceralarımıza bir yenisi daha eklendi o kadar.
Evde ne kadar çok oyuncak, teknoljik ıvır zıvır olursa olsun hiç bir şey bir erkek çocuğunu güreşmek ya da dozerle ezicilik oynamak kadar mutlu edemiyor.İşin komik tarafı bir süre sonra, bazen ben de durup duruken ayakta bacaklarımı iki yana açıp, saçma bir kol hareketiyle hadi savaş başlasın derken buluyorum kendimi :)
Çoğu zaman çeşit türlü yaramazlıkları sebebiyle ona kızamıyorum bile.Bir ona bir kendime bir de sevgilime bakıp işte diyorum bu ikiliden ancak böyle bir şey çıkardı.Köşesinde oturan uslu mu uslu bİr çocuk olmasını beklemek genetik bilmine zerre kadar itibar etmemek olurdu doğrusu.Geçenlerde bize kızıp "ben bu evden gideceğim artık"dedi..Biraz erken tabi ama yine de belli ki bi zaman sonra merakına yenilip gidecek.Yeni limanlar, yeni diyarlar, yeni kucaklarla tanışmak için gidecek.Hangimiz gitmedik ya da en azından hangimiz gidebilmeyi istemedik ki..
Oğlum bugün dört yaşında..Önünde koskocaman bir ömür var.Nice yüzler gelip geçecek hayatından.Kimisi derin bir sızı bırakacak kalbinde ömrünce unutamayacak, kiminin ismini dahi hatırlayamayacak.Kimine dost diyecek, kimine sevgili..Fakat emin olduğum bir şey var ki sadece kan bağıyla değil, sevgi bağıyla kurulmuş kocaman ve eğlenceli bir ailesi olacak.
Doğumgününde ona sımsıkı sarılıp, gönülden dilediğim tek şey "mutluluk"..Ne yaparsa yapsın ve her kim olursa olsun mutlu olsun istiyorum.Herkes yolu ne olursa olsun mutluluğun peşindedir ve o hangi yoldan gitmek istersen mutluluk ordadır nasılsa..Mutlu olmak yetmez daha doğrusu mutlu kalmak için yetmez.Bu yüzden mutlu da etmeli..Mutlu etmeli ki yalnız kalmasın.Yalnız bir adam olduğunda, dalıp gittiği manzaranın, lezzetinden gözlerini kısarak yuttuğun lokmanın ve elinde avucunda her ne varsa sahip olduklarının ne kıymeti var..?
Doğumgünün kutlu ve mutlu olsun canım oğlum.
Her gece kulağına fısıldadığım gibi ;
Seni bu dünyada en çok seven kişi,annen..
Artık evde klozet kapakları kaldırılmaya, aşk üzerine yorumlar yapılmaya hatta bebeklerin dünyaya gelme süreciyle ilgili sorular sorulmaya başlandı...Deniz'le baş başayken banyoya girdiğimde klozet kapağını kaldırılmış görmek pek tuhafıma gidiyor doğrusu.İçimden, evde bir "erkek" var diyorum.Sonra dönüp bakıyorum, aklı sıra beni ayakta uyutmaya çalışan , bin türlü şeytanlık peşinde koşan mini minnacık bir erkek! tam arkamda duruyor.Altında poposundan düşen bir pijama, üstünde onun deyimiyle en sevdiği t-shirt ve yüzünde muzip bir gülümseme.Göz göze gelince ellerini ovuşturup güreş yapalım mı ne dersin diye soruyor.Aman ya rabbim , oğlan annesi olmak ne zormuş.Belimde ve boynumda oluşacak muhtemel ağrılara ve sakatlanma rıskıne rağmen , Japon çizgi filmlerindeki gibi gözlerini kocaman açıp birlikte yuvarlanmayı bekleyen bu serseriye hayır diyebilmek ne mümkün?Bütün gücüyle üstüme atılıp, yirmi dört kiloluk cüssesiyle tepemde zıplıyor.Geçenlerde bu yüzden hastanelik oldum,şaka değil!Koltuğun tepesinden sırtıma atlayınca kaburgalarımdan bir ya da bir kaçının kırıldığını zanettim.Doktorla diyaloğumuz müthişti:
* Neyiniz var?
*Galiba kaburgam da kırık var,çocuk atladı da?
*Düştü mü?
*Yok atladı.
*Kaç yaşında
*Dört
*Hımm bir bakalım..
Sonra Deniz'i görünce okkalı bir maaşallah deyip, muayeneye daha bir itina ile devam etti.Çok şükür kırık falan yoktu, acil servis maceralarımıza bir yenisi daha eklendi o kadar.
Evde ne kadar çok oyuncak, teknoljik ıvır zıvır olursa olsun hiç bir şey bir erkek çocuğunu güreşmek ya da dozerle ezicilik oynamak kadar mutlu edemiyor.İşin komik tarafı bir süre sonra, bazen ben de durup duruken ayakta bacaklarımı iki yana açıp, saçma bir kol hareketiyle hadi savaş başlasın derken buluyorum kendimi :)
Çoğu zaman çeşit türlü yaramazlıkları sebebiyle ona kızamıyorum bile.Bir ona bir kendime bir de sevgilime bakıp işte diyorum bu ikiliden ancak böyle bir şey çıkardı.Köşesinde oturan uslu mu uslu bİr çocuk olmasını beklemek genetik bilmine zerre kadar itibar etmemek olurdu doğrusu.Geçenlerde bize kızıp "ben bu evden gideceğim artık"dedi..Biraz erken tabi ama yine de belli ki bi zaman sonra merakına yenilip gidecek.Yeni limanlar, yeni diyarlar, yeni kucaklarla tanışmak için gidecek.Hangimiz gitmedik ya da en azından hangimiz gidebilmeyi istemedik ki..
Oğlum bugün dört yaşında..Önünde koskocaman bir ömür var.Nice yüzler gelip geçecek hayatından.Kimisi derin bir sızı bırakacak kalbinde ömrünce unutamayacak, kiminin ismini dahi hatırlayamayacak.Kimine dost diyecek, kimine sevgili..Fakat emin olduğum bir şey var ki sadece kan bağıyla değil, sevgi bağıyla kurulmuş kocaman ve eğlenceli bir ailesi olacak.
Doğumgününde ona sımsıkı sarılıp, gönülden dilediğim tek şey "mutluluk"..Ne yaparsa yapsın ve her kim olursa olsun mutlu olsun istiyorum.Herkes yolu ne olursa olsun mutluluğun peşindedir ve o hangi yoldan gitmek istersen mutluluk ordadır nasılsa..Mutlu olmak yetmez daha doğrusu mutlu kalmak için yetmez.Bu yüzden mutlu da etmeli..Mutlu etmeli ki yalnız kalmasın.Yalnız bir adam olduğunda, dalıp gittiği manzaranın, lezzetinden gözlerini kısarak yuttuğun lokmanın ve elinde avucunda her ne varsa sahip olduklarının ne kıymeti var..?
Doğumgünün kutlu ve mutlu olsun canım oğlum.
Her gece kulağına fısıldadığım gibi ;
Seni bu dünyada en çok seven kişi,annen..
21 Eylül 2012 Cuma
EYLÜL İŞTE..
Nişantaşı'ndan Taksim'e doğru yürüyorum. İpini kopartmış bir uçurtma gibiyim. Nereye gideceğimi bilmeden, şehrin ritmine kapılmış sürükleniyorum. Kafam dağınık, hem de çok..Harbiye'de dükkanların vitrinlerine boş boş bakıp, Kenter Tiyatrosu'nun kapalı gişesine dalıyorum uzun uzun. Sebepsizce..Müşfik Kenter'in siyah beyaz bir karede gülümseyen gözleri hüzünlendiriyor beni.
Kısa bir süre sonra Ankara'dan bir ses geliyor. Tam da zamanında! O kadar iyi geliyor ki o kadar olur. Telefonun diğer ucunda tuşlara dokunan biri aynen şöyle diyor :
" Kızılay'da boş boş geziyorum, kafesinden kurtulmuş kuş gibi"
Onun adına çok sevinirken kendi adıma özeniyorum. "Kafesinden kurtulmak" kulağa hoş geliyor doğrusu.
Bir kaç dakika içinde Kızılay üzerinden Karşıyaka'ya, Beyoğlu üzerinden Midilli'ye gidip geliyorum.Burnumun ucuna fırınlanmış palamut ve keskin bir yakut kokusu gelip oturuveriyor. Yakut,öğrencilik yıllarında tacımın en kıymetli mücevheriydi diyerek yine beni benden alıyor.
Kafamda onlarca soru işareti, içimde yerli yersiz bir sıkıntı ile yürümeye devam edip bir taraftan da telefonumu kurcalarken "ağda 2 tl" yazan bir vitrinle burun buruna geldiğimde kaybolduğumu anlıyorum. Dalgınlıkla sürüklenirken Tepebaşı'nın arka sokaklarına geldiğimi fark edememişim. Ara Güler'in fotoğraflarındaki gibi, karşılıklı ahşap evlerden birbirine çamaşır iplerinin uzandığı bir sokağın tam da orta yerindeyim. Bunca yıllık İstanbulluyum ilk kez bu kadar tedirgin oluyorum. Ensemden sırtıma doğru soğuk bir ter damlası iniveriyor. Ürküyorum. Sokak dar, sağlı sollu binalar üzerime yıkılıverecekmiş gibi. Yağmur yağmıyor ama yerler ıslak. Etrafta kimsecikler yok. Hangi yöne doğru koşarsam yönümü daha hızlı bulabilirim diye düşünürken ana caddeye dik bir başka sokağa girip arkama bile bakmadan ilerliyorum. Bu hafta başıma gelenlere bir de darp, gasp ya da kaçırılma gibi bir vukuat eklemeye hiç niyetim yok.
Uzun zamandır bu kadar dalgın olduğumu, en azından yolumu yönümü kaybettiğimi anımsamıyorum. Demek ki sahiden de son zamanların kasveti çökmüş üzerime. Yine de geçen sekiz ayın hatırına, bütün seneye haksızlık etmemek gerek. Sene başındaki dilekler listesine atılan her bir çentik yeni maceralar, yeni keşifler demekti. Şimdi de sıra biraz durup beklemekte belki, kim bilir.
Aslında fazla söze de gerek yok. Malumunuz "eylül"işte...
Kısa bir süre sonra Ankara'dan bir ses geliyor. Tam da zamanında! O kadar iyi geliyor ki o kadar olur. Telefonun diğer ucunda tuşlara dokunan biri aynen şöyle diyor :
" Kızılay'da boş boş geziyorum, kafesinden kurtulmuş kuş gibi"
Onun adına çok sevinirken kendi adıma özeniyorum. "Kafesinden kurtulmak" kulağa hoş geliyor doğrusu.
Bir kaç dakika içinde Kızılay üzerinden Karşıyaka'ya, Beyoğlu üzerinden Midilli'ye gidip geliyorum.Burnumun ucuna fırınlanmış palamut ve keskin bir yakut kokusu gelip oturuveriyor. Yakut,öğrencilik yıllarında tacımın en kıymetli mücevheriydi diyerek yine beni benden alıyor.
Kafamda onlarca soru işareti, içimde yerli yersiz bir sıkıntı ile yürümeye devam edip bir taraftan da telefonumu kurcalarken "ağda 2 tl" yazan bir vitrinle burun buruna geldiğimde kaybolduğumu anlıyorum. Dalgınlıkla sürüklenirken Tepebaşı'nın arka sokaklarına geldiğimi fark edememişim. Ara Güler'in fotoğraflarındaki gibi, karşılıklı ahşap evlerden birbirine çamaşır iplerinin uzandığı bir sokağın tam da orta yerindeyim. Bunca yıllık İstanbulluyum ilk kez bu kadar tedirgin oluyorum. Ensemden sırtıma doğru soğuk bir ter damlası iniveriyor. Ürküyorum. Sokak dar, sağlı sollu binalar üzerime yıkılıverecekmiş gibi. Yağmur yağmıyor ama yerler ıslak. Etrafta kimsecikler yok. Hangi yöne doğru koşarsam yönümü daha hızlı bulabilirim diye düşünürken ana caddeye dik bir başka sokağa girip arkama bile bakmadan ilerliyorum. Bu hafta başıma gelenlere bir de darp, gasp ya da kaçırılma gibi bir vukuat eklemeye hiç niyetim yok.
Uzun zamandır bu kadar dalgın olduğumu, en azından yolumu yönümü kaybettiğimi anımsamıyorum. Demek ki sahiden de son zamanların kasveti çökmüş üzerime. Yine de geçen sekiz ayın hatırına, bütün seneye haksızlık etmemek gerek. Sene başındaki dilekler listesine atılan her bir çentik yeni maceralar, yeni keşifler demekti. Şimdi de sıra biraz durup beklemekte belki, kim bilir.
Aslında fazla söze de gerek yok. Malumunuz "eylül"işte...
21 Ağustos 2012 Salı
MERAKLISINA ZUMBA
Allah biliyor ya oldum olası spor yapmayı sevmem.Övünmek için söylemiyorum bilakis bu konuda çok da muzdaribim.Lakin gidip koşu bandında varılmaz bir hedef doğru manasızca koşmak ya da kilolarca ağırlığın altında eziyet çekmek hiç bana göre değil.Bir kaç kez yüksek motivasyonla spora başladım ama sonuç hep hüsran oldu.Hatta vücudumun hamlığından ağrıyan kaslarım nedeniyle sporun hiç de faydalı bir şey olmadığına yemin edebilirdim.
Diğer taraftan otuzları devirmişken bedene yirmilerdeki kadar pervasızca eziyet edemiyor insan.Hareketsiz kaldıkça metabolizma daha da yavaşlayıp her geçen gün hem fazla kiloya hem de müthiş bir kondisyonsuzluğa sebep oluyor.Bir süre sonra merdiven çıkamayıp, en ufak bir poşeti bile taşıyamıyor olmak insanı telaşa sürüklüyor doğrusu.
Baktım spor salonlarına kapanıp fitness yapamıyorum,alternatif bir yol denedim.Epeydir sıklıkla duyduğum "Zumba" fitness programına yazıldım.İsmini Kolombiya dilinde "hızlı hareket etmek" anlamından alan,dans adımları ve ritmik müzikler eşliğinde yapılan bir fitness programı.Jennifer Lopez'in dans hocası Beto Perez'in aslında tesadüfi bir şekilde keşfettiği bir fitness stili.Bana sorarsanız spordan çok eğlence.Kondisyon bisikletinde on beş dakikayı doldurmak için saniyeleri sayan biri olarak bir saat boyunca, zamanın nasıl akıp geçtiğini fark etmeden hareket edip su gibi terleyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.İlk zamanlarda ilk şarkılarda epeyce zorladım.Malum hızlı hareket etmeye alışık değilim.Sonrasında her geçen ders tempom arttı.Üstelik adımları öğrendikçe daha çok keyif almaya başladım.Hem spor yapıp hem de salsa-çaça-hip hop danslarının temel adımlarını öğrenip bire bir uyguluyor olmak muhteşem.Spora sürünerek giden ve hatta mümkünse kaçan ben Zumba'ya koşarak gidiyorum.Sadece fiziksel değil,zihinsel olarak da oldukça rahatlatıyor.Haftada üç saat deli gibi dans etmek kime iyi gelmez?
İstanbul'da zumba dersleri veren pek çok yer mevcut ancak eğitmenlerin işin ehli olduğuna ikna olmakta fayda var.Diğer taraftan internetten zumba videolarını karıştırıp evde müsaitseniz denemeye başlayabilirsiniz.Hatta yeni başlayanlar için alternatif DVD seçenekleri de olduğuna eminim.Kursa gidecek vaktiniz yoksa, evdekileri yollayıp kendi kendinize küçük bir zumba partisi verebilirsiniz :)
IDO - iLLALLAH DEDiRTEN ORGANiZASYON
Bütün bir yıl boyunca fahiş fiyatlar ve abuk subuk uygulamalarından geçtim.Nasılsa tekel oldum , insanlar kısacık tatillerini yolda geçirmemek için bilet değil zaman satın alıyorlar deyip fiyata yüklenildikçe yüklenildi.Biz de hem kızdık hem de paşa paşa aldık biletlerimizi.Bu kadar tantanaya karşılık ben daha boş bir sefere denk gelmedim.Artık parayı pulu, kazıklanıyor olmanın dayanılmaz hafifliğini bir kenara koyuyorum.Fakat son yaşadığım olay sahiden de pes dedirtti.Yahu bu kadar para alıyorum birazcık da müşteri memnuniyetini düşüneyim diyen bir yetkili çıkmaz mı insanın karşısına?Müşteri bu kadar mı kıymetsiz?Dün yaşadığım olayı aynen aktarıyorum:
22:45 Mudanya-Yenikapı seferine biletimizi haftalar öncesinden aldık.Internet uzerinden alım yaptığımız için sistemde rezervasyon kodu da dahil tüm detaylar mevcut.Malesef son dakika yaşadığımız bir aksilik sebebiyle araç değiştirmek zorunda kaldık.Biletler de araçta kaldı..
Nasılsa tüm kaydımız , ödeme bilgilerimiz vs. sistemde kayıtlı diye düşündüğümüz için rahatız.Gidip gişeden biletlerimizi alırız diye düşünüyoruz.Eşim ne olur ne olmaz diye IDO call centerı aradı.Tam 23 dakikalık telefon görüşmesinin neticesi beş kelimeden ibaren " basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir."Ne bir çözüm ne de yardımcı olma eğiliminden eser yok! Çileden çıkartırcasına dakikalarca durumu anlatamaya gayret ederken karşımızda donuk bir ses sürekli aynı cümleyi tekrar edip duruyor.Diyalog aynen şu şekilde :
* Hanımefendi şimdi biz kaza sebebiyle araç değiştirmek durumunda kaldık.Biletlerimiz de diğer araçta gitti.Ben limana vardıgımda gişeden kimlik ibrazı ile biletlerimi teslim almak istiyorum.
* Kusura bakmayın basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir.
*Ben zaten ödeme yaptığım ve benim ıcın ayrılmış olan yere ait bileti tekrar bastırmak ısıtıyorum,alt tarafı bir kagıt parçası gişeden verilsin.Sisteminizden rezervasyon kodu ile bakılabilir.Şahsıma ait tek bilet var o da bu sefer için olan.
* Basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir
* Siz peki şimdi bana IDO olarak nasıl bir çözüm sunabilirsiniz,ne yapalım ben müşteri olarak mağdurum.
* Basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir
* Hasbin allah o zaman biletimi iptal edin ve hangi seferlere bilet verebilirsiniz bakın lütfen.
* Basılan biletin iade ve değişikliği olmuyor , yeni bilet almanız gerekir.
* Yahu havayollarında bile son ana kadar iptal değişiklik oluyor da sizde niye olmuyor! Neyse cezası verelim.
* Basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir
Dakikalar süren ve yetkili yerine bizim alternatifler üretip üretip sürekli aynı çözümsüzlüğü tokat gibi suratımıza çarpan IDO ve ısrarla bir üst yetkiliye bağlamayan call center çalışanlarına işiniz düşerse vay halinize...Üstelik aynı hafta IDO nun imajını iyileştirmeye çalıştığına dair bir haber vardı gazetede.Bu bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demezler mi sayın Hamdi Akın?
8 Ağustos 2012 Çarşamba
"UZMAN OLİMPİYAT SEYİRCİSİ"
2012 Londra Olimpiyatları son hızıyla devam ediyor.
Akşamları TV karşısına yayılıp ömrü hayatımda hiç ilgimi çekmemiş sporları izleyip,bir taraftan da işin magazinsel tarafı ile eğleniyorum.Ev kalabalık olduğunda müsabakaları izleyip yorum yapmak çok daha keyifli oluyor.
Geçtiğimiz akşam sekiz kişi bir arada bir atletleri,bir güllecileri bir de sırıkla uzun atlamacıları izliyoruz.Üç dakika ordan beş dakika burdan derken kafam allak bullak oluyor.Kamera yakın çekim yaptığında aa bu kesin çok iyi atlar dediğim sporcu meğer atletmiş!Evde bir kahkaha kopuyor.Salonda sosyalciler ve fenciler çekişmesi var.Her zamanki gibi fenciler işin fiziki kurallarını vs. didikleyip bizimle alay etmek istiyorlar.Şaka yollu soruyorum;"Yahu bu atletlerin niye bir kısmı önde bir kısmı arkada başlıyor haksızlık olmuyor mu" diye.Bal gibi biliyorum aynı mesafeyi koştuklarını oysa.Pınar bu cümleyi duyunca küçük çaplı bir şok geçiyor.Sonra soruyor,peki neden böyle ayarlıyorlar biliyorsun değil mi diye? Valla diyorum ben olsam yan yana dizer aynı hedefe doğru koştururum , kimse de ben öndeydim sen sağdaydın diye vıdı vıdı etmez.İstisnasız tüm fenciler neden böyle sıralandıklarını bilmekle kalmayıp aaa nasıl mantığını bilmiyor musun diye üstüme geliyor.Yalnız olduğumu düşünüp iki parende ile kendimi ikinci kattan aşağı atmak isterken aslında diğer sözelci arkadaşımın da benimle aynı durumda olduğunu farkedip rahatlıyorum.
Atletizmden gülleye geçiyoruz.Güllecileri görünce insan bunlar da sporcu mu hey maşallah demekten geri kalamıyor.Böyle sporcu olur mu her yerleri yağlı dememe kalmadan arka arkaya iki veciz deyiş geliyor arka taraftan.Biri, ne olacaktı bu cüsseyle balerin mi olacaktı gülleci olacak tabi diyor.Diğeri daha de derine inerek yahu atasözü! bile var biri çok iri yarı olunca Dogu Alman Gülle takımından gibi denir diyor.Sonra sosyaciler yine aman kadının favorisi var ıyyk falan derken fenciler acaba gülle kaç kilo diye arama motorlarına koşuyor.
Sırıkla atlama tam bir faciaya dönüyor.DY'nin çok beğendiği Rus sporcu Isinbayeva da dahil tüm sporcular bütün müsabakayı sırıkla atlayamama şeklinde tamamlıyor.Herkes patır patır dökülürken kötünün iyisi diye birilerine madalya veriliyor olması da tuhafıma gidiyor doğrusu.Isınbayeva mı? Onun düşüşünde benim zerre kadar parmağım yok!
Madalya törenini dikkatle izlediğimiz güreşi de atlamamak lazım.Kirli sakallı Gürcü sporcu ile al yanaklı Türk sporcumuzun bronz madalya mücadelesi.Fenciler yine stilden vs.den bahsederken,grekoromen ne demekmiş onu anlamaya çalışıyorum.Bir de koparma silkme vardı diyecek oluyorum ki onların haltere ait terimler olduğu aklıma geliveriyor,son anda bir mahcubiyetten daha kurtulmuş oluyorum.Gelecek olimpiyatlardan önce branşlara göre planlanmış, hızlandırılmış "Uzman Olimpiyat Seyircisi" kursu almam şart!
Şu ana kadar 2012 olimpiyatlarında aldığımız tek madalya Rıza Kocakaya'nın bronz madalyası.Saygılarımı sunmadan geçmeyelim.Madeninin ne olduğu çok önemli değil.Bayrağımız göndere çekilince insan bir hoş oluyor.
Törende verilen çiçekler de pek komik.Sapları kesilmiş,iri yarı cüsselerde minnacık kalmış bir demet çiçek.Olimpiyatları biz düzenliyor olsaydık koca koca buketler hatta çelekler verirdik, maksat şanımız yürüsün.Memlekette bağ bahçe bostan kalmazdı maazallah :)
Keşke biz de 2012 Londra olimpiyatlarını ekran başında geyik yapmak yerine daha bir heyecanla izleyebilseydik.Ve madalya törenlerinde Çinliler ve Amerikalılar gibi göğsümüz kabarsaydı..Eskiden halterde,şimdilerde güreşte yakalanan başarıları düşünüp,çiroz gibi jimnastikçiler ve atletler ile bizim başarılı olduğumuz branşlardaki sporcuları karşılatırınca kilo olayına boşuna takıyoruz diye düşünüyorum.Uluslararası platformda bile durum net.Tosunluk bizim hamurumuzda var...
3 Ağustos 2012 Cuma
ERKEK RUHLU KADINLAR & KADIN RUHLU ERKEKLER
Kadın ve erkek arasında sosyal roller bu kadar birbirine geçtikçe, cinsiyet ayrımı da o derece silikleşmeye başlıyor. Artık neredeyse aradaki tek fark üremedeki etkinlik! İyi mi kötü mü bilmiyorum. Kadın elinin hamuruyla hiç erkek işine bulaşmamış , erkek de evin reisi formatından uzaklaşmamış olsa daha mı iyi olurdu acaba?
Kadınlar sabahın köründe lanet bir trafikle boğuşup ofise gitmenin telaşında. Ofiste yapılacak yığınla iş, yönetilecek bir ekip, memnun edilmesi gereken patronlar...Öğle arası iş yemekleri ve zaruri ziyaretler. Akşam arkadaşlarla bir kaçamak ve eve gitmeden yuvarlanacak bir kaç kadeh. Çocukların okul telaşı, bankaya kredi başvurusu, faturaların takibi derken hayatın telaşı en az erkek kadar omuzlarında.
Hayat tarzı değiştikçe kadınlar da ister istemez erkekleşmeye başlıyor. Bu yüzden Biscolata reklamı çıktığında gizliden sevinç çığlıkları atmadık mı? Bunca sene hep kadın bedeni kullanıldı, şimdi gözlere bayram ettirme sırası bizde diye yapışmadık mı ekrana. Bekarlığa veda dendiğinde dans eden insan azmanı zenciler gelmedi mi aklımıza.
Erkekler...Kadının sırtında bu kadar yük varken, taş fırın erkeğiyim diyerek kenarda oturamazlardı. Ev işlerine ortak olmak, çamaşır asarken ucundan tutmak hayatın rutini içinde normal karşılanır oldu. TV programlarında gördükleri özgüveni tavan yapmış şef aşçılara benzemek için mutfağa daha çok girip, jülyen usulu salatalık, ben mari usulu pişirme nasılmış merak etmeye başladılar. Önceden fiziksel güzellik sadece kadının gündemiyken, en az onlar kadar sağlıklı beslenir, spor yapar oldular. Balkonsuz erkek olmaz diye övünülen bira göbeği utanç kaynağı haline geldi. Bedenler şekillendikçe siyah ve laciverte veda edip sezon renklerine gardıroplarda yer açılır, önceden eşlere bırakılan alış verişe bizzat gidilip, indirimler takip edilir oldu.
Metropollerde yaşam tarzı değiştikçe, sistem erkek ruhlu kadınlar ve kadın ruhlu erkekler yaratıvermiş farkında olmadan. Eşitlik,ö zgürlük güzel şey elbet. Fakat günün birinde erkek gibi adama, kadın gibi hatuna hasret kalırsak hiç şaşırmam.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
