Pencereyi açtım. Tertemiz havayı içime çekmek istedim. Sabahın kör saatiydi ve çok yorgundum. Odaya buram buram ıhlamur kokusu gelip oturdu. Başımı uzatıp sağa sola bakındım. Mahallede bildiğim hiç ıhlamur ağacı yoktu oysa. Seni özlemiştim, çok özlemiştim. Ihlamur kokusunu bir yanılsama sandım. Senelerce bahçemizin üç ayrı köşesini süsleyen ıhlamur ağaçları vardı. Yıllar geçtikçe büyüdüler, daha çok çiçek açıp, daha fazla koku yaydılar. Ta ki geçen sonbahara kadar.
Yorgunum. Uyuyamamaktan, gözlerimi kapadığımda seninle uğraşmaktan yorgunum. Sahi hiç işin gücün yok mu senin? Onca koşturmanın, telaşın arasında nasıl fırsat bulup da gelip rüyalarıma dadanıyorsun allah aşkına? Dün gece bir köpek balığının önüne düştüm. Denizde çırpınırken biri tutup çekiverdi yukarı. Taştan yapılmış bir iskeleye çıktım can havliyle. Sol ayak bileğimde bir kesik vardı. Sonra, uyanmaya yakın aynı yerde bir yara izi ve dikiş izleri belirdi. Ardından sen geldin, kısa kısa bir şeyler anlattın yine. Lafı nereye getireceğini dinledim merakla. Uyandığımda anımsadığım sözlerin şimdi aklımda bile değil. Düşünüyorum da galiba ben seni hiç pür dikkat dinlememişim. Ne dediğini çok önemsememişim aslında. Tıpkı rüyamda olduğu gibi...Sırf konuş, yüzün bana dönük olsun yeter. Sana uzun uzun, gözlerimi ayırmadan dikkatle dinliyormuşum gibi bakmayalı ne uzun zaman oldu. Kim bilir, belki de anlattığın şeylerin çoğunu önemli saymadığımdan dinlemiyorum. Dikkate almaya değer bulmuyor muyum acaba, kim bilir...Sesin kulağıma değsin yeter. İster hiç var olmayan bir kıtadan bahset, ister telaffuzunu bir türlü doğru söyleyemediğin yapılardan. Ben yine dinliyor görünüp, arada kalıplaşmış kelimelerim ile, senin cümlelerin arasındaki boşlukları tamamlarım. Kimsenin ruhu duymaz. Darılıp gücenmece olmaz.
" Haklısın"
" Tabi"
" O da doğru"
Çok özledim ya seni, içimden daha fazla uğraşmak geliyor seninle. Yüzüne karşı olsa, söyleyemem. Bilmişsin, bazen insanı inadınla deli ediyorsun, diyemem. Çok severim. Kıyamam. Gel artık. Benim sana gelmem, zor...Sen bul bir hal çaresi, bir bahane. Ararsan bahane çok. Aramazsan durum belli. Sen orada bir yerde, evinle, ailenle, işinle gücünle, ben burada senden farksız. Yaz geçsin, herkes dağılsın bir yana. Elini ayağını bağlayan işleri koy bir kenara. Aklına esiverince kalk gel. Bekliyorum.
22 Haziran 2014 Pazar
15 Haziran 2014 Pazar
PAPATYA FALI KAFİDİR
Geçen sene sonbaharda "ilk" yaşayalım diye tutturduk. Daha doğrusu yılbaşına kadar hayatı biraz renklendirmek için şimdiye kadar hiç yapmadığımız bir şeyler yapıp listeleyelim dedik. Benim açımdan keyifli oldu. Sırf bu listeye dahil ederim diye normalde hiç yapmayacağım bir kaç şeyi denedim. İyi kötü fark etmez, deneyim deneyimdir. Hala da devam ediyorum. Arada bir düşünüp, hiç yapılmamış bir etkinlik, hiç gidilmemiş bir yer ya da hiç tadılmamış bir lezzetin peşinden koşuyorum.
Gerçi annem tipik bir anne yaklaşımıyla uyarmıştı :
" Bu saate kadar hiç yapılmamış bir şeyse kesin bir sebebi vardır. Dikkat edin de başınıza bir iş gelmesin."
Aslında haksız sayılmazdı. Sonradan bazı tehlikeli şeyler de olmadı değil. Arkadaşlarımdan biri sürat motoruna takılan, deniz üzerinde sürüklenen botlardan biri ters döndüğü için epeyce telaşlı bir gün geçirmiş. Buluştuğumuzda ilk diye az kalsın ölüyorduk diye söyleniyordu.
Ben de Antalya'da parasailing için gerekli ekipmanı takarken annemin söylediklerini düşünüp içimden bildiğim duaları okuyordum. Balona binerken de arkadaşım inşallah ilk kez ölmeyiz diyordu.
Neyse, gelelim daha az tehlikeli ilklerimden birine...
Bütün kadınlar, ben de dahil olmak üzere fala meraklıdır. Fakat benim şimdiye kadar hiç falcı araştırmışlığım, para verip fal baktırmışlığım yoktur. Belki çok umutsuz bir durumum olmadığı için gerek duymadım bilmiyorum. Sonuçta fal aslında birinin ağzından çıkacak bir kaç umut dolu sözcüğü duyabilme ihtimalinden dolayı bu kadar merak uyandırıcı bence. Hayata dair bir eksiklik, bir belirsizlik varsa bir sürü "acaba" için bir başkası yorum yapıp, çare bulmaya çalışıyor.
Ben de eğlenirim fal işlerinden, eş dost ortamında mutlaka bahsi geçer. Hele bizim yatakhane takımıyla her buluşmada konu mutlaka falcılara bağlanır. Hilafsız!
Geçenlerde bir ilke daha imza atalım, bir fal baktıralım dedim. Üşenmedim, randevu aldım, kalktım gittim. Kapı açıldı, oturup beklemeye başladım. Bir taraftan da heyecanlıyım. Acaba sahiden de kendimi karşısında çıplak hissedecek miyim? Pat diye içimden geçenleri okuyacak mı? Aslında çok da inanmadığımı hissedip beni azarlar mı?
Sorularla boğuşurken seslendiler. Küçük bir odada bir masanın kenarına oturdum. Karşımda da hanımefendi. Sıcak, sanki önceden tanışıyormuşuz gibi bir hali var. Rahattım. Ta ki elimi kolumu bağlamamamı söyleyene kadar. O andan itibaren kollarımı kavuşturmamaya, ellerimi çeneme yaslamamaya çalışırken elimi kolumu nerelere koyacağımı bilemedim. İçimden oflayıp puflamak geldi. Arda dalıp parmaklarımı birleştiriyorum, hemen uyarı geliveriyor.
Bir kağıda harfler yazmaya başladı, kimin isminde geçiyor diye sorup hakkında bir şeyler anlattı. Fazlaca detaya girmeyeceğim elbette, falcıyla aramda bir mahremiyet olsun öyle değil mi :)?
Genel olarak izlenimim şu ki, bizim gibi kaderci bir toplum için falcıların kesinlikle toplumsal bir misyonu var. Bilimselliğe ne kadar uzaksak, hissi işlere o kadar yakınız. Misal, kadının eşiyle, evliliğiyle sorunu mu var...Evlilik danışmanına, psikoloğa git desen ben deli miyim ne münasebet diye tersler. Bak bizim çok iyi bir falcı var bu işlerde uzman dediğinde ise ertesi gün kapısındadır. Demem o ki, aslında derdi olup da uzmana açamayanlar için biçilmiş kaftan. Sen soruyorsun, o anlatıyor. Bir nevi terapi özelliği olduğu söylenebilir. Üstelik yine bizim toplumumuza özel korumacı, kollayıcı bir tavır da söz konusu. Evliysen başka konulara girmeyi etik bulmuyorum diye kestirip atıyor. Ya da çocuk mu gördü, kardeşsiz olmaz doğur sen bu çocuğu diye akıl veriyor. Etik mi kaldı ablacım, parayı ben veriyorum sen ne varsa onu söyle de doğruya yanlışa ben karar veriyim diyemiyorsun.
Ben her ne kadar "içime doğdu" ya da "tam da içimden geçiriyordum ki" cümlelerini sıklıkla kullanıp, bazı şeyleri hislerimiz sayesinde öngörebileceğimizi düşünsem de, birinin gelecekle ilgili yorumlar ve yönlendirmeler yapabileceğine pek inanmıyorum. Falcının söylediklerine ikna olup olmamak da tamamen kişide bitiyor. Çünkü önemli olan ne söylediği değil, neye yorduğunuz. Hayat ve ilişkiler öylesine geniş bir platform ki elbet söylediği bir harf, anlattığı bir olay birinden birine değecek.
Aslında en güzel söz çoktaaan söylenmiş bile, üstüne ne desem boş. " Fala inanma, falsız da kalma "
14 Haziran 2014 Cumartesi
GÜZEL ATLAR ÜLKESİ
Enfes bir gece. Üzerimde ince bir battaniye ile eski bir konağın terasında, yağmuru dinliyorum. Havada mis gibi bir koku, masada ince belli bardağa dolmuş akşam çayı. Bir gece evvelki yolculuktan herkes bitap düşüp odalara çekilmiş durumda. Sevda ve ben onca yorgunluğa uykusuzluğa rağmen inatla oturuyoruz. An itibariyle uykusuzluk zerre kadar umurumda değil. Öyle güzel bir gece ki keşke hiç bitmese...
Alt kısmı kayalara oyulmuş, üst kısmı bu kayaların üzerinde şekillenmiş enteresan bir oteldeyiz. Toplamda beş oda, geniş bir veranda ve şahane manzaralı bir terastan ibaret. Hem eski olmasından kaynaklı tuhaf bir gizemi, hem de yenilemenin kusursuzluğundan kaynaklı huzur verici bir tarafı var. Aslında otelde olmaktan çok bir ahbabın konağına bir kaç günlük ziyarete gitmiş gibiyiz. Teras gece yarısına kadar açık. Çay, kahve her daim hazır ve sıcacık. Zerrin Hanım otele girişte "çocuklar sever diye browni" yaptım dediği için, gece terasa varır varmaz çocuklardan evvel gözlerim browni tabağını arıyor. Zerrin Hanım'ı da uğurladıktan sonra leziz kek dilimleri çocuklara yar olamadan evvel gecemizi şenlendiriyor. Tabi bu duruma aramızda çok gülüyoruz. Yaş olmuş 35, hala kadıncağızı bir an evvel yolcu edip, keklere yumulmanın peşindeyiz. Üstelik utanıp sıkılacak da bir durum yok. Ama yok, onun yanında yemektense, illa işe bir entrika katacağız.
Zerrin Hanım demişken, değinmeden geçersem çok çok ayıp olur. Otele vardık. Bir bayan gelip, elimizi sıkıp kendini tanıttı. Ayaküstü sohbet ettik. Sonrasında hepimizdeki tepki aynıydı. " Ya çok güzel değil mi?!". " Evet evet acayip güzel" Herkes aynı fikirdeydi çünkü sahiden de çarpıcı bir güzelliği ve baş döndürücü bir zerafeti vardı. İri masmavi gözleri, koyu renk gür ve dalgalı saçları, sıcacık gülümsemesi ile etkilenmemek ne mümkün. Hele ki bir kadın, bunu hemcinsi için söylüyorsa o güzellik kesinlikle yabana atılmamalı. Hikayesi de çok dokunaklıydı. Tam bir asmalı konak aşkı. Amerika'da doğup büyümüş, yabancı şirketlerde çalışmış. Epey yoğun bir profesyonel iş hayatı olmuş. Sonra Nevşehir'li birine, yani eşine aşık olmuş ve bu oteli alıp restore etmeye başlamışlar. Yaklaşık beş yıl süren restorasyonun ardından dört ay önce otel açılmış, Nevşehir'e yerleşmişler. Hem şaştım hem de müthiş saygı duydum. Herkesin bir anda verebileceği bir karar değil doğrusu.
Kapıda konukları karşılayan biri daha var. Zeus. İsmi de kendi de pek tatlı. Heybetli ve ürkütücü görüntüsüne aldanmamak lazım. Sekiz aylık yavru bir Alman kurdu. Deniz çok rahat vermedi saolsun. Hem oynamak isteyip, hem de üzerine doğru koşunca çığlığı bastı. Oteldekiler çığlığa telaş etse de, bizim gülüşmelerimizi görünce rahatladılar. Zeus'un uysallığı her halinden belli, esas deli olan bizim oğlan.
Otele vardığımızda yorgunluktan ölmek üzereydik. Sabah 03:00 kalkışla İstanbul - Kayseri uçuşu, havalimanında kiralık araç krizi derken seyahat ufak tefek aksiliklerle başladı. Sonrasında telafisi afili oldu tabi. Aracı alıp, Ürgüp'ün yolunu tuttuk. Ürgüp'de bize yardımcı olan rehberimiz Sibel ile buluşup rotayı belirledik. Şu seyahatte en doğru kararımız bir rehber eşliğinde gezmek oldu. Yoksa taşa toprağa bakıp geri dönecekmişiz. Gerçi bizim rehber de pek yaman çıktı. Akşamüstü yorgunluktan kaytarmaya çalıştığımızda, " Yok yok buraya kesin girin, bu kilise önemli " deyince yine aramızda kaynatıyorduk;
"Kardeşim rehberin de mesleğine aşık olanını bulmuşuz, azıcık bıraksa da rahat rahat fotoğraf çeksek."
En son açık hava müzesinde yine ite kaka girdiğimiz bir şapeldeki freski sorunca, sözlüden sıfır almış öğrenciler gibi boynumuzu büktük.
" Nasıl görmediniz? Hemen girişte sağda bir adam önünde de kocaman bir yaprak var. Kimse görmedi mi?"
Allahtan Tunç "ben gördüm" dedi de konu uzamadı. Gerçi mecburen gidilip bir daha bakıldı.
Ürgüp, Uçhisar, Paşabağları, Avanos derken tüm coğrafyayı didik didik ettik. İlk durağımız Sinasos yani Mustafa Paşa kasabasıydı. Mübadeleye kadar Rumların yaşadığı, tarihi rum evlerini ve irili ufaklı eksi kiliseleri barındıran şirin bir yer. Esas popülaritesini ise Asmalı Konak dizisindeki konağa borçluymuş. Bizim çok ilgimizi çekmediği için konağı gezmedik. Onun yerine köy kahvesinde kahvemizi içip, tazecik bahar havasının tadını çıkarttık.
Sonra, üç güzeller olarak bilinen peri bacalarını görmeye gittik. Ve evet itiraf ediyorum ki, ben Kapadokya'nın ve peri bacalarının buradan ibaret olduğunu sanıyordum. Tıpkı Venedik'e gidip ilk karşılaşılan su kanallarının bin bir fotoğrafını çekip, sonradan aslında bütün şehrin zaten kanaldan ibaret olduğunu fark etmek gibi. Kafamdaki Kapadokya imajı o kadar dardı ki, çorak bir tepe üzerinde bir kaç peri bacasından ibaret gibi geliyordu. İşte bu yüzden üç güzelleri görünce, gezip görülecek yerler bu kadar diye düşündüm. Devamında Ürgüp açık hava müzesi, Uçhisar'ın eşsiz coğrafyası, kızıl kanyon ve bütün bunlardan çok ayrı bir memleket gibi Kızılırmak boyunca uzanan yeşil ve sulak Avanos beni benden aldı. "Kapadokya" nın bu kadar geniş bir alana yayılı olduğundan bihabermişim.
Ürgüp açıkhava müzesini gezerken aklıma yine bin türlü şey geldi. Hristiyanlığın ilk kiliselerini gezdim. M.S 313 Milano fermanıyla resmi bir din olarak kabul görmesinden bile evvel, bu bölgede kayaların oyularak yapıldığı kiliseler. Ufacık, daracık. Diz çöküp dua etmeye yetecek kadar, bir avuç yer. Sonra St. Pietro'yu, Sagra Da Familia'yı ve yüzlerce benzerini düşündüm. Salt inancımızdan uzaklaşıp, din söz konusu olduğunda bile egolarımızın nasıl esiri haline geldiğimizi gördüm bir kez daha. Kaya kovuğunda tanrıyla bütünleşmekten, daha büyük, daha gösterişli, daha şaşalı ibadethanelere geçiş...İnsanoğlunun dizginlenemez tatminsizliği.
Tavanlara o zamanın teknikleriyle resmedilmiş silüetlere baktım. O resimler belki de bugünün İsa imajının doğmasının en önemli sebebi. Henüz ortada resmi bir din yok. Kimse İsa'nın neye benzediğini de bilmiyor ama ilk kiliselerin duvarlarını bize tanıdık gelen o resim süslüyor. İnce hatlı bir yüz, çukur yanaklar, uzun kumral saçlar...Belki Nevşehir'de, bundan 1700 sene evvel bambaşka bir şekilde resmedilmiş olsaydı, günümüze de o imaj ulaşacaktı, kim bilir.
Gezimiz sırasında hava bize çeşit türlü oyunlar oynadı. Tam yağdı yağacak derken , güneş açıverdi. Hava gayet açık derken, açık hava müzesinden tam çıkmak üzereyken bir anda kapkara bulutların üstümüze doğru gelişini gördük, an be an. Fırtınayı bekleyip, bir yere kaçamamak gibi. Hele ki benim gibi yağmur tutkunu biri için bulunmaz nimet. Tarihle kucak kucağa, bir açık hava müzesinde, muhteşem bir manzaraya karşı üzerimize yağmur yağıyor. Hem de ne yağmak. Arabaya gidene kadar sağanak yağmura yakalandık. Ömür boyu unutulmayacak anlardan biriydi.
Günü dolu dolu geçirdik. Hem beklentimizin üzerinde güzellikte olmasına, hem çok iyi korunmuş ve tertemiz olmasına epeyce şaşırdık. Bir an için kendimi bir başka ülkede hissettim ve daha önce gelmediğim için hayıflandım.
Yol üzerinde bir çanak çömlekçide durduk. Ürgüp'ü , Ihlara Vadisini olabildiğince yanlış bellemiş olabilirim ama Kapadokya'da bu işlerin çok yaygın olduğunu ve tursitik bir eğlenece haline geldiğini adım gibi biliyordum. Bizimkiler rahat durur mu? Denizler hemen hareketlenmeye başladı. Önce büyük Deniz geçti başına. Geçmesine geçti de, üzeri krilenmesin diye giydiği şalvar müthişti! Bildiğimiz kadınların giydiği basma şalvar. Üzerine giymesinden çok benimseyip poz vermesi komikti. Fotoğraflar ihtiyaç halinde şantaj yapmak üzere kullanılmak üzere bende saklı. Her kel Bruce Willis olmadığı gibi hem etek giyen de Sean Connery olmuyor doğrusu.
Onca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen bizi dipdiri ayakta tutan, ciddi bir adrenalin kaynağımız vardı. Balon turu! En başından beri, bu seyahatin bahsi geçer geçmez bütün konsantrasyonumuz balon turu oldu. Sevda ve ben çok hevesliyken, Pınar ve DY güvenli bulmadıkları için binmek istemedi. Haftalarca balon dedik durduk. Yok efendim en son kaza ne zamanmış, kaç kişi ölmüş, nerden düşmüş vs. derken kararımız netti.Ölmek var dönmek yok! onca baskıdan sonra biz de kendimizi ölümcül bir aksiyona gittiğimize inandırmışız herhalde, akşam vedalaşma faslı, oğlumu emanet etmeler, iş helalleşmeye kadar vardı.
Sabah 04:00' de bizi balona götürecek araç geldi. Hava karanlıktı. Neresi olduğunu hala bilmediğim bir yerde yalandan bir kahvaltı ettik. O sırada hava yağışlı olduğu için balonların kalkamayabileceğini söylediler. Tam anlamıyla yıkıldık! Derken saat 05:00 gibi sivil havacılıktan kalkış yapılabilir bilgisi geldi. Dışarıya çıktığımızda, gün ağarmaya başlamıştı ve dışarıdaki manzara muhteşemdi. Onlarca devasa balon, şişirilmiş havalanmayı bekliyordu. Bu kadar çok ve renkli olabileceklerini hayal etmemiştim. Koskoca bir alanda, araçla balonumuzun yanına kadar gittik. 24 kişilik oldukça yüksek bir sepete tırmanıp, heyecanla beklemeye başladık. Bu arada bazı balonlar havalanıyordu. Derken balon yerden yükseldi ve kalp atışlarımız hızlanmaya başladı. Sevda bir müddet sepetin kenarına yaklaşamadı. Altı bomboş bir sepette 750 mt. ye çıkıyor olmak sahiden de katlanması kolay bir durum değil. Fakat öyle bir manzara düşünün ki, bütün gökyüzü, gözün alabildiği her yer balonlarla kaplı ve aşağıda Kızılırmak, Uçhisar, Göreme, Avanos uzanıyor. Heyecanı arttıran sadece yükselmek değil, bilakis bazen öyle alçalıyor ki, daracık vadilere girip, ağaçlara değecek kadar yaklaşıyor yere. İnsanın ömründe bir kez deneyimlenmesi gereken heyecanlardan biri. Hatta eğer varsa "ilk"ler listesinin en üst sıralarına yazılmalı.
Balon yere indiğinde yeniden doğmuş gibiydik. Kendimizi başımıza kötü bir şey geleceğine o kadar inandırmışız! İnişte şampanya patlatılıp, şükürler olsun ki hala hayattayız diyerek kadeh kaldırdık.
Aynı gün yer altı şehirlerini gezdik. Kayaların içine yapılan, havalandırma sistemi mükemmel olan ve şaraphanesi de dahil olmak üzere yaşam standartlarının tamamını olduğu gibi yer altına taşıyabilmiş olmalarına inanamadık. Daracık tünellerde zar zor ilerleyip, odaları gezerken bile insan bir tuhaf oluyor. Yarım saatte, onca uyarıya rağmen iki kez kafamı çarptım. Son derece klostrofobik bir yerde bir yaşam sürmüşler. Tarihi M.Ö Hitit ve Friglere kadar uzanıyor. Neredeyse 1.500 yıl boyunca güvenlik sebebiyle kullanılan bu yer altı şehri 8 katlı ve yaklaşık 5.000 kişinin yaşayabilmesine elverişli. Civarda bir de daha büyük bir yer altı şehir olan Derinkuyu vardı ama zamanımız kısıtlı olduğu için burayı ziyaret etmek yerine rotayı doğrudan ıhlara vadisine çevirdik.
Ihlara Vadisi hakkında da en ufak bir fikrim olmadığını gördükten sonra anladım. Epeyce derin bir vadi. En derine ulaşmak için merdivenlerden inmek bile çok yorucu. Muhtelif yerlerde yine, gizli kayadan oyma kiliseler var. Vadi içinde akıp giden derenin etrafı yemyeşil. Manzara o kadar güzel ki, daha önce bu diyarlara gelmediğim için kendime söylenip duruyorum. Vadi bir başından sonuna kadar yaklaşık 4 km. Bir saatte rahatlıkla yürünebiliyor. Şansımıza, yürüyüşümüz yağmurun durduğu, hatta havanın epeyce güneşli ve sıcak olduğu bir araya denk geldi. Vadinin sonunda Belisırma diye küçük bir yer var. Derenin üzerine ahşaptan yapılmış bir kaç sedir oturtmuşlar. Dinlenmek içn uğrayıp, birer çay içtik.
Seyahatin sonuna doğru, karnımız zil çalarken bütün sabrımızı Kayseri'ye kadar zorlamaya kararlıydık. Buralara kadar gelmişiz, mantı, yağlama yemeden dönmek olur mu? Akşamüstü pılımızı, pırtımızı toplayıp, bir çuval güzel anıyı, eşsiz deneyimi yanımıza alıp, bir sonraki ziyaretimiz için hayallere dalarak Eriklet'in yolunu tuttuk...
28 Mayıs 2014 Çarşamba
KIRMIZI
Pişman olmaktan korkmuyorum dedi. Kendinden emin ve ne yapacağına çoktan karar vermiş durumdaydı. Eğer ki pişman olursam buradan çekip gider, en fazla üç beş gün sürecek bir iç sızısıyla baş başa kalır, sonra da hayatıma kaldığım yerden devam ederim. Biraz aklımı kullanmayı becerebilirsem milyonluk bir şehirde yakayı ele vermemeyi de beceririm. Muhtemelen bu akşam üstünü bir daha da anımsamam.
Fakat pişman olmazsam ki şimdiye kadar hiç olmadım işte o zaman durum biraz daha zorlaşabilir. Zerre kadar umurumda olmadığı durumda tekrarlamak isteyebilirim. Ne kadar kötü, korkunç ya da alçakça olduğu mühim değil. Evet evet kesinlikle pişman olmaktan değil, pişman olmamaktan korkuyorum. Kalbimin derinliklerinde ufacık da olsa bir insaf kırıntısı kaldıysa, bu gece pişmanlıkla ağlayıp affedilmek için tanrıya yalvarıp yakarmalıyım.
Güneşli bir akşamüstü. Hava sıcak, İstanbul telaşlı. Telaşı hiç sevmiyordu. Hele ki dar vakitlere sığıştırılan işlerden nefret ederdi. Ağustos ayının tam da ortasında, kavurucu bir günde, ona son bir şans tanıyacaktı. Daha sakin bir gün olsa olmaz mıydı sanki. Yine bitip tükenmez hedefe koşma sendromlarımdan birisi diye kendi kendine söylendi. Kırk yıl düşünüp, bir anda karar verip, aynı dakikada gerçekleştirmek istemek!
Kalabalıktan sıyrılıp, kendini içine attığı takside telefonun mesaj kutusuna düşen adresi bulmaya çalışırken, bir yandan da üstünün başının haline hayıflanıyordu. Ayakkabılarının ince süet bantları terden kayıp sinir bozucu bir şekilde aşağı düştüğü için sürekli eğilip ayakkabılarını çekiştirmek zorundaydı. "Kahretsin" diye söylendi. Dar kesim jean pantolon da terden üzerine yapışmıştı. "Ben olsam şu halimi kapıdan içeriye dahi sokmam."
En üst kattaki dairenin devasa kapısı ardına kadar açıktı. Gülümseyen yüzü öyle güzel ki kendisini beklemekte olduğuna inanamıyordu. Bu bir hayal olabilirdi ancak. İçinden keşke beni sevmiş olsaydı diye geçirdi. Keşke bugün beni beklerken şehvet yerine şefkat dolu olsaydı gözlerin. Saçlarımı okşayıp, boynumun kokusunu çekseydin içine derin derin. Yanaklarımın güldüğümde belirginleşen, gözlerime en yakın yerinden öpmeyi düşleseydin. Ah ah keşke sevebilmiş olsaydın beni. Her şey ne kadar da farklı olurdu.
Biraz ürkek biraz çekimser bakışlarla süzüyordu etrafı. Yabancı bir yerde olmak ne tuhaftı. Şimdi kafasından geçenler biraz daha zor görünüyordu gözüne. Keşke aptallık etmeyip bu son şansını iyi kullanabilse diye geçiriyordu içinden. İçecek bir şey isteyip istemediğini sorduğunda olur dedi, içeceğin ne önemi varsa...
Fazla konuşmadılar. Sohbet yok, aşk yok. Onca yokluk arasında hızlıca sürükleniverdiler. Parmak uçlarını vücuduna bastırıp her noktayı, hafızasına kazımaya çalıştı. Tüm bedeninin bir haritasını çıkartıyordu zihninde. Kulaklarından ensesine, kürek kemiklerinden sırtına ve beline kadar indi elleri. Terinin kokusunu çok seviyordu. Vanilyayla karışık iyot kokuyordu. Titredi sonra, içi ürperdi. Belki de üşüyor görünüyordu, sırf sarılsın diye...
Olduğu yerden doğrulurken " Ya sana aşık olursam? " diye sordu.
Kocaman bir kahkahayla savuşturdu soruyu. Bu bir kaç saatten sonra ona aşık olmasından daha doğal bir şey olamazmış. İçinden, aptal dedi! Bir kaç saatlik iş mi bu ? Duymak istediği cevap kesinlikle bu değildi. Ben sana yıllardır saplantı derecesinde bir aşkla baplıyım, bir türlü kendimi bu girdaptan çekip çıkartmıyorum. Ya sen ölmelisin ya da ben buna bir son vermek için diyemedi. Sadece sustu ve bir kez daha şansını denemek istedi.
"Peki ya sen bana aşık olursan? " diye sordu bu defa.
"Bu mümkün değil. Hayatımda biri var, sana en başından söylemiştim. Hatta yataktaki yastıklar onun hediyesi. Tuhaf gelebilir ama hep bir şekilde yanımda olsun istiyorum. O yüzden bir başkasıyla kaçamak yaptığımda ya aşık olursam gibi bir endişem yok. Rahat olabilirsin yani."
"Bir başkası" sözü fazlasıyla can yakıcıydı. Dünyanın en ağır küfründen beterdi. Gözleri kararıyordu. Artık kararından kesinlikle emindi. Bir kez daha yatağa çağırdı. Duygusuz, ruhsuz bir ses tonuyla. Tam da istediği gibi. Sırt üstü yatıp, ellerini ensesinde birleştirip saçma şeylerden bahsetmeye devam ediyordu. Kafası karmakarışıktı. Söylediklerinin tek bir kelimesini dahi anlamıyordu. Yüzünü yüzüne iyice yakınlaştırıp, gözlerinin içine baktı. Tenini kokusunu içine çekip, aniden, saçlarını yüzüne doğru savurup, sağ eliyle konsolun üzerindeki döküm şamdana uzandı.
Birden bire beyaz badanalı oda, aşkın rengine bürünüverdi...Yastıkta kıpkırmızı bir ıslaklık, bütün gücünü kullanmış olmaktan bitkin düşen vücudu alev alev, yanakları al al. Burnunun ucundan damlayan bir damla ter yatağa yayılan kızıllıkla birleşip, akıp gidiyordu.
20 Mayıs 2014 Salı
EKSİKSİZ
Her şey yerli yerinde. Dolunay yüzünü göstermeye başladı. Kumsalın ardı sıra yükselen, renkli ışıklarla bezeli gökdelenlerden sıyrılıp selam verebilmenin derdinde. Dönüp bakıyorum, hangisinde yaşamak daha cazip görünüyor diye. Hepsi devasa boyutta, ihtişamlı ve olabildiğince sevimsiz. Bu heybet, bu dünyaya yukarıdan bakış ürkütüyor beni. Yine de bir tercih yapmam gerekse, daha geride duran, küçük balkonlu ve nispeten daha mütevazı olanı seçerdim sanırım.
Kaç gündür gözlerim yollarda. Bugün tam olarak kaçıncı ayın hangi günüydü unuttum. Bir an için takvimi kafamdan silip, dünyevi ayrıntıları bir kenara koymak istiyorum. Fakat ayın ortaları olduğuna göre ay da dolu olmalı bu gece hem de dopdolu. Nihayet beliriyor. Gözlerimi kısarak bakıyorum. Dolunay işte! Belki de ben öyle olsun istiyorum. İkinci kez bakıyorum, biraz eksik kıyısından. Olsun varsın. Benim için bundan daha dolu bir ay olamazdı nasıl olsa. Gecede bir lokmacık eksik de o bir tutam ay ışığı oluversin.
Her şey yerli yerinde. Kumsal düşündüğümden de sakin. Denize en yakın yerde oturmak için yer açmış, bizi beklemekte. Yazın kavurucu sıcağı henüz içine işlememiş. Ayakkabılarımı çıkartıp ilk adımı attığımda hafiften ürperiyorum. Oturduğum yerde ayaklarımı okşayan kum incecik. Arada bir huylanıp, gülümsüyorum. Yönümü değiştirecek olduğumda, her bir kum tanesinin üstüme yapışıp kaldığını hissedebiliyorum. Kumsal bu gece olabildiğince konuksever. Sarıp sarmalıyor her yanımı, sorgusuz sualsiz...
Her şey yerli yerinde. Deniz dingin. O benim halden anlayan kadim dostum. Bu gece de yalnız bırakmadı sağ olsun. Kalbimin ritmini yavaşlatmakta üstüne yok. Ne vakit karanlığa doğru bakıp derin derin iç çekmeye ihtiyacım olsa, soluğumun kesileceğinden telaş etsem elimden tutar. Kendini bana bırak der usulca. İki elimi yanaklarıma yaslamış, dizlerimi bükmüş oturuyorum. Bu kadar eksiksiz olabilir miydi bir resim? Bu kadar tatlı olabilir miydi bir mohito? Ya da bu kadar kısa olabilir miydi gece...?
12 Nisan 2014 Cumartesi
ÇOCUKLUK ANILARIMA DOZERLE GİRMİŞLER
Çocukluğumun geçtiği mahalle şimdilerde yangın yeri...Her geçişimde içimde tuhaf bir sızı bırakıyor. Hele en son Gülseren Teyze' nin evinin camlarının taşlanmış, kırık dökük harap halini gözünce kahroldum. Bu ev benim çocukluk anılarımın en süslü köşesindeydi. Ahmet amca devlet demir yollarında memur olarak çalışırdı. Evimizin tam karşısında, tren istasyonuna komşu, tek katlı, bahçeli bu lojmana bayılırdım. Dışarıdaki hayattan izole, şehrin orta yerinde kapalı bir kutu gibiydi. Mimarisi de çok sevimliydi. Bana okuduğum kitaplardaki, dağ köylerine dağılmış yapıların bu eve benzeyebileceğini düşündürürdü. Bahçesindeki taş su kuyusu ve alt kattan ahşap merdivenlerle çıkılan küçük çatı katıyla o dönem için oldukça enteresan bir evdi.
Bu evin bahçesinde kaç günüm geçti bilmiyorum. Kaç bayram el öpmeye, kaç bahar erguvanın gölgesinde evcilik oynamaya, kaç yaz dut aşırmaya ve kaç güz çatıyı okşayan dallardan ceviz toplamaya gittim kim bilir. Ama o ev hep orada, her sabah uyanıp pencereden baktığımda tam karşımdaydı. Baharın geldiğini erguvanın yeni patlamış fuşya filizlerinden anlardım. İçimi çocuksu bir sevinç kaplardı. Hala baharın en sevdiğim habercisidir erguvan.
Efsanevi Sirkeci-Halkalı banliyö hattını kaldırıp, Marmaray ile birleştirecekleri için, istasyonu yıktılar. Beraberinde lojmanın bahçe duvarları da sizlere ömür. Su kuyusu, ağaçlar ve ev çırılçıplak ortada kaldı. Gülseren Teyze'nin onca yıllık mahremiyeti hüzünlü bir şekilde ortalara döküldü. Üstelik alt geçit de yıkılınca, iki ana caddeyi bu bahçenin yanından geçen tozlu bir patikayla bağlamışlar, görüntü facia. Gerçi evin hali de içler acısı. Ne zaman yıkacaklar bilmiyorum ama birileri tutup camlarını taşlamış, çatısı çökmek üzere, üzülmemek elde değil.
O zamanlar bizim evimiz de salkım söğütlerin, rengarenk akşam sefalarının süslediği bir bahçe içindeydi. Babaannemin üçüncü kattaki evinin penceresine kadar uzanan dalların, rüzgarla salındığını hala dün gibi hatırlıyorum. Seksenlerin başında modernleşme hareketinden ilk nasibini alan, bizim güzelim bahçemiz oldu. Bahçeyi olduğu gibi yıkıp, evimizin ana kapısını kaldırımla sıfırladılar. Böylece evimizin önü koca bir cadde oluverdi. Ama evimizin değeri kat be kat artmıştı. Öyle söylenirdi, ne de olsa cadde üstü bir evdi artık.
Seneler boyunca evimizden bin bir türlü sebeple karşıdaki tren istasyonuna el sallandı. Bize gelen misafir, kapıya kadar değil, trene binene kadar uğurlanırdı. Tren durup kapılar açılana kadar karşılıklı el sallanırdı. Pazartesi sabahı, 06:50 treni bekleniyorsa hüzünlü bir veda olurdu. Keşke tren biraz daha gecikse diye düşünürken, uzaktan sesini duyup son kez bakardım el sallayan anneme. Bekle beni derdim, cuma akşamı yine bu istasyondan geri döneceğim nasılsa...
İstasyonun çıkışında sol tarafta, küçük bir lokanta vardı."Çardak Lokantası". Lokantanın sahibinin torunu ilkokulda sınıf arkadaşımdı. Sabahları uğradığımda beni zorla içeri davet eder, önüme koca bir tas çorba koyarlardı. Mis gibi kokardı. İstisnasız her cuma lokantanın önüne bir masa atılır, üzerine de iki ayrı koli yerleştirilirdi. Birinin içinde tuzlu bir atıştırmalık, kraker benzeri bir yiyecek, diğerinde ise bir paket gofret ya da kek olurdu. Mahalledeki çocuklar cuma günü beslenme çantalarını almaz, çardak lokantasına uğrayıp mutlu mesut okulun yolunu tutarlardı. Seksenli yıllarda bu küçük şeyler çocuklar için çok büyük mutluluk kaynağıydı. Bütün hafta cuma günü koliden çıkacak sürprizlerin heyecanı yaşanırdı. Diğer taraftan nasıl bir edepli dönemmiş ki, hiç bir çocuk hakkı olandan fazlasını almazdı, üstelik abur cuburlar bu kadar ulaşılabilir durumda değilken... Şimdilerde irili ufaklı , ucuz- pahalı bir sürü market ve envai çeşit ürün varken, açıkta bırakılacak bir kolinin uğrayacağı yağmayı düşünemiyorum.
İstasyonla birlikte, etrafındaki yapılar, dükkanlar da yerle bir edildi. Gazete bayisi, balıkçı, Aygaz Mustafa ve onlarca yıllık yaşanmışlık tuzla buz oldu. Bu yıkımlardan Çardak Lokantası da yakasını kurtaramadı. Eskiden çocukların uğrayıp, mutlu olduğu yerde bir otopark var. Arkadaki duvarda ise Nejat amcanın mutfağından geriye kalan bir kaç kırık fayans...
Alış veriş merkezlerinin henüz hayatımıza girmediği günlerde özel günler öncesi soluğu Bakırköy çarşıda alırdık. Bugün oğluma, annesinin annesiyle onun kadarken alış veriş yaptığı, yemek yediği yerlere gideceğimizi söyledim. İstanbul Caddesi üzerindeki ayakkabıcı döviz bürosu olmuş. Cadde üzeri eskisi kadar kalabalık ve caf caflı değil. Cumartesi günü istasyon girişi yanındaki lokantada boş masaları görünce şaşırdım. Annemin bana limonata aldığı yere girdik. Arka pencereden Bakırköy tren istasyonuna baktık. Aman ya rabbim, nasıl bir terk edilmiş, yok edilmişlik...Rayların geçtiği yerler balçıkla dolu. Kızıl kahve bir çamura bulanmış etraf. Yerdeki verev çizgili taşlar sökülmüş. Sirkeci-Halkala tabelası pas tutmuş. Issız, sessiz, bir başına...
Seksenlerden beridir epeyce modernleştik. Kentsel dönüşüm hız kesmeden devam ediyor. Kırsal yüzlü semtler talan edilip, beton yığınları dikilmeye devam ediyor. Rant uğruna İstanbul'un kalan tek tük doğal sahillerinden Ataköy'e onca protestoya, hukuksuzluğa karşın devasa bir otel dikildi. Vatana millete hayırlı olsun. Kazlıçeme'e sahiline dikilen iki bina İstanbul'un neredeyse her yerinden görülebiliyor. İki bin yıllık şehrin silüetinin canına okumuş vaziyette. Geçenlerde Ahmet Ümit de bir sohbette, tarihi yarımadaya doğru baktığında artık Sultan Ahmet Camii, Aya Sofya, Beyazıt Kulesi, Süleymaniye Camii ile birlikte şehrin genel görüntüsüne iki de gökdelen eklenmiş olduğundan duyduğu rahatsızlığı anlatıyordu. Üstelik bu hatta bırakın bu kadar yükseğini , bir başka yapı dahi yok. Şimdiye kadar yasaktı da ondan! Denize belli bir mesafe olması, belli bir kata kadar inşaat yapılabilmesi gibi kanunlar vardı. Hala da var belki ama kanunu nizamı takan mı var. Başbakana sordular; " Evet biraz yüksek olmuş, küstüm" dedi. Türkçesi, "İnşaat sahibi yakınım olur." Evleri, bağları yıkıp beton dikmekle kentleşmiş olmuyor şehirler. Birilerine peşkeş çekmek için siteler yapmakla, şehirli yaşama kavuşmuş olmuyor vatandaş. Bilakis İstanbul önceden daha medeni daha yaşanılası bir yerdi. Şimdi onca zorlamayla kentleştirmeye çalışılan şehir koskocaman bir köyden ibaret. Vatandaşlık bilinci, toplumsal sevgi, saygı dönüşüme kurban edildi. Bahçeleri yıkıp, yol yaptılar. Ormanları ezip geçtiler köprü yaptılar. Hatıraları söküp atıp Marmaray yaptılar...Yapmaz olsalardı.
11 Nisan 2014 Cuma
YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN TOPLU TAŞIMA
Hala telefona müzik yükleyebilmek için gerekli programı indiremediğim için, her sabah olduğu gibi klasik müzik dinliyorum. Ayılabilmem için ihtiyacım olan ritimler elbette ki bunlar değil. Bu yüzden etkisi artsın diye sesi sonuna kadar açık. Muhtemelen etraftakiler sabahın kör saatinde klasik müzik dinleyen gıcık insan diye homurdanıyorlardır içlerinden. Oysa ben de sabah sabah renkli radyo kanallarındaki sabah sohbetlerini, magazin dedikodularını dinleyip, bir kaç pop latin melodi ile perondan perona uçar adımlarla ilerlemek istiyorum ama nafile. Teknoloji fakiri olduğum için bir türlü telefonuma müzik indirilebilecek bir program yükleyemedim. Arada bir, yer üstü toplu taşımada en basit yoldan youtuba girip bir kaç şarkı dinliyordum ama şimdi akıllı telefon bile aptallaştı. Youtube deyince "youtube yok" yazıyor. Bu klasik müzik programını da denemek için DY yüklemiş sağ olsun. Yoklukta ilaç gibi geldi.
Aslı'nın toplu taşıma ile imtihanı çok eskiye dayanmıyor. Fakat yaşanmışlıklarım ve kısa sürede edindiğim tecrübeleri paylaşmadan edemedim. Bir kere trafik çilesinden, servis şoförüyle 35 sn. erken geldin, 40 sn geç kaldın dalaşmalarından, her gün güzergah üzerine yapılan manasız tartışmalara dahil olmaktan kurtuldum.
Arabayla gidip geldiğimde de dertler apayrı. Sabah telaşıyla telefondan trafik durumuna bak. Sabah trafiğine yakalanmamak için 06:30' da mı çıksam yoksa trafik geçtikten sonra 09:30 gibi mi gitsem ikilemiyle baş başa kal. Hem bu yol trafik durumuna da hiç güven olmuyor. Evden çıkarken sarı görünen yol - İstanbul'da yeşili kim kaybetmiş ki biz bulalım- bir de bakmışım ki hoop bir kaza, bir arıza sarı görüp sevindiğin yol oldu mu sana mosmor!
Bir de arabanın teknik sorumluluk kısmı var. İşte tam da benim sınıfta kaldığım ders. Geçenlerde yağmur kıyamet giderken birden sileceğim kırıldı. Ön cama patır kütür çarparken ne yapsam bilemedim. Otobanın orta yeri, trafik kabus, arabadan inemem mümkün değil. Neyse şirkete çok uzak değildim ve idare edebildim. Takıp yerine oturttuğumu sanırken dönüşte yine koptu ve bu sefer adios amigos diyerek ön camdan fırlayıp sonsuzlukta kayboldu. Tek silecekle kalakaldım. Sileceği çalıştırmasam eve gelemem, çalıştığı sürece garç gurç ön camın canına okuyor. Hasbin allah derken, arabadaki kirli bir çocuk çorabı kırık sileceğin ucuna bağlandı ve camı çizmesi geçici bir süreliğine önlenmiş oldu. Tabi görüntü çok komikti ama ne diyoruz mühim olan güvenli sürüş. Hikayemiz burada bitmiyor. Silecek çorap giyene kadar cam hayli çizilmiş, bir başka köşesinde de küçük bir çatlak oluşmuş. Ertesi gün ufak bir darbe alan ön cam çatladı. Şaka değil bildiğiniz bir köşesi dağıldı. Yine idareten işe öyle gittim geldim ama bunu yaparken aslında çok tehlikeli olduğunu ve ters bir durumda ön camın olduğu gibi kırılıp tuzla buz olabileceğini bilmiyordum. Hatta duyduğumda da geri dönmeye epeyce tereddüt ettim. Derken ön cam da değişti, artık silecekle camla bir işim olmaz, aksilikler bitti savulun şoför Nebahat geliyor derken yolda dikiz aynası kucağıma düşüverdi. Bu da nesi diye bakarken anladım ki ön camı değiştiren aklı evveller aynayı takmayı becerememiş. Göz alışkanlığı çok beter. Sürekli gözüm aynaya gidiyor, camda saçma bir noktaya bakış atıp devam ediyorum. Her seferinde de söyleniyorum. Arabaya da, trafiğe de, böyle bahtsızlığa da...Bir kaç gün dikiz aynasını park ettikten sonra makyaj aynası olarak kullanmak zorunda kaldım. İşime yaramadı dersem yalan olur.
Teknik sıkıntılar, trafik çilesi derken başka bir derdimiz daha var. Erkek sürücülerin bitmez tükenmez kadın sürücüyü ezikleme hevesleri! Kabul ediyorum biz kadınlar bazı mekanik konularda, teknik beceri gerektiren işlerde erkekler kadar başarılı olamayabiliriz. Ben kendi şoförlüğümü de çok beğeniyorum dersem yalan olur. Fakat kabahatli de olsalar beceriksizsin işte kadın şoför ne olacak deme fırsatını kesinlikle kaçırmıyorlar. Bire bir başıma gelen kısa bir diyalogdur ;
Cadde tek yön. Michael Knight ters yöne girmiş. Yolumu kesmiş, karşılıklı durmuşuz. Sahne bu kadar basit.
"Beyefendi,- lafın gelişi - afedersiniz ters yöne girmişsiniz burası tek yön"
"Abla ne dır dır ediyon burdan kamyon geçer."
Bir kere ben nerden senin ablan oluyorum, koskoca adamsın hadsiz. Geri alıp yol vermek yerine, o suratındaki sevimsiz sırıtışıyla bir de benimle dalga geçiyor. Kamyon bile geçermiş de ben geçmeye korkuyormuşum imaları. Bayan şoför oh elime düştü, hazır fırsat varken bir laf sokup rahatlasam diyor içinden besbelli. Dişlerimi sıkıp bir ya sabır daha çekip kamyonun bile geçeceği yoldan geçip gidiyorum. Ne halin varsa gör be adam. Biri sana ters yönde kafadan girerse görürsün gününü.
Neticede servisten de, arabadan da soğuduğum bir vakit toplu taşıma ile tanıştım. İlk başta müthiş acemiydim. Sonra sonra piri olmaya başladım ve "hayattan alınan dersler" başlığımın altına toplu taşıma tecrübelerimi ekledim.
* İstanbul kart, şart! Bilet alma stresi yaşamadan, ki yanlış araca bilet alıp geçemeyip geri dönüp başka bilet için kuyruk beklemişliğim var, hızlıca okutup turnikeden süzülüyorum . Üstelik bilet alabilmek için metal para bulundurma ya da cepleri çantaları telaşla karıştırma stresi de yok.
* Kart olması yetmez, dolması da gerekir. Es kaza kartınız boş ve akşam iş çıkış saatinde Mecidiyeköy, Gayrettepe ya da Taksim' den doldurmak zorundaysanız boşverin gitsin! Direk tek geçişlik bilet alıp, aradaki fiyat farkını da görmezden gelip kartın dolumunu daha ara bir saate ve mümkünse daha az işlek bir istasyona bırakın. Şahsen benim Levent'te 20-25 dk. beklemişliğim var!
* Mümkün olabildiğince en sondaki vagonlara yürümek, oturma ihtimalini % 30 arttırır. Türk halkı yürümeyi sevmediğinden istasyonda yürüyen merdivenden indiği yerde kalakalır. Orada bir insan silsilesi, bir güruh oluşur. En baştaki vagonlar ise nispeten az kalabalıktır. Eğer ki ilk duraktan biniyor ve son vagona kadar araç kalkar mı diye endişeleniyorsanız atlayın bir kapıdan, içeriden yürüyün sona doğru.
* Milletçe bizde inenlere yol verip, doğal olarak boşalan araca binmek gibi bir mantık kesinlikle yok. Sanırsınız ki ortada bir meydan savaşı var. Dışarıdakiler içeriden kimsenin çıkmasına müsaade etmeyecek, içeridekiler de dışarıdan kimseyi almayacak. Aynı anda zıt yönlere itişen insanlar. Sanırım bu benim toplu taşımadan en anlayamadığım şey. İlk başta sesimi yükselterek "yahu bir müsaade edin de inelim" diyordum, şimdilerde ortama ayak uydurdum. Baktım işe yaramıyor, ben de ineceğim zaman bir omuzumu öne uzatıp dışarıda bekleyen 300 Spartlı'ya karşı gardımı alıyorum. Çok şükür henüz hiç inmeyi beceremediğim olmadı.
* Eğer oturuyorsanız ve yanınızdaki kişi kelime avı ya da candy crush benzeri bir oyun oynuyorsa asla ve asla ipad ekranına bakmayın. Bir kez bile! Yok bir kez göz atayım derseniz yandınız. Yanınızdakinin gazetesini okumaktan beter. Kalan bütün yol boyunca adamı dürtükleyip "işte bakın tam şurda k-a-h-v-e-h-a-n-e " dememek için kendinizi zor tutarsınız. Hatta iş şu noktaya kadar geliyor, tecrübeyle sabittir :) " Of 9 harfli kelime söylesem mi acaba..Yok ya Avrupa'da olsa neyse de burda garip kaçabilir şimdi. Neyse belki de sinirlenir adamcağız sanane diye. Doğru ya banane "
* Canınız sıkılıyorsa insanları izleyip ya da dinleyip tahminlerde bulunun inanılmaz eğlenceli. Mesela bazen yürüyen merdivenlerde arkamdaki kişinin ses tonunda fiziksel özelliklerini tahmin etmeye çalışıyorum. "Hımmm kumral, gözlüklü, biraz tombiş" Tabi ki atıyorum. Ama her tutan detay beni gülümsetiyor. Ya da geçen sabah olduğu gibi karşımdakine bakıyorum. Biraz garip görünüyor. Pantolonun rengi bi tuhaf, ayakkabılarını üste para versem giyecek birini bulamam, o kadar enteresan. Bu da neyin nesi derken, inince sabit merdivenden koşarak çıkışını görünce anlıyorum. Bizden değil. Yabancı olması çok yüksek olasılık.
* Sonra filmlerde, dizilerde geçen toplu taşıma sahnelerine aldanıp, romantik hayaller kurmayın. Misal, ben geçen gece rüyamda Mehmet Günsür'ü gördüm. Uçakta, yan yana koltuklarda Brezilya' ya gidiyorduk. Sabah uyanınca anlattım, güldük geçtik. Ve yaklaşık bir saat sonra Metro ile Sanayi Mahallesine doğru yol alıyordum, yanımda pos bıyıklı amca vardı!
* Son olarak, hanımlar siz siz olun etek ya da elbiseyle asla ve asla neredeyse 60 derecelik açıyla uzanan uçsuz bucaksız merdivenlerden çıkmayın. Eğer ortalık tenhaysa yürüyen merdiven de tehlikeli olabilir. Direk engelli asansörüne yöneylin. Ne de olsa etek giymiş olmak taşıma için mağduriyet durumu sayılabilir, tereddüte gerek yok.
Not: Bahsi geçen deneyimler raylı sistem üzerine edinilmiş olup, Metrobüs , minibüs gibi tekerlekli araçlar için geçerli değildir :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


