5 Ekim 2012 Cuma

"JOKER"IN YAŞI OLMAZ


O bir destenin en renkli , en heyecanla ve merakla yolu gözlenen üyesi.O bir joker!

Her eli şenlendiren, her bir seriyi,diziyi taçlandıran koskocaman güldü mü daha da bir sevimli olan joker.

Onu kim sevmez ki..

İyi günde, kötü günde, bazen deli gibi gülüp tepinirken bazen ona buna kızıp hararetle söylenirken bu seride hep bir tamamlayıcı olarak bizimle olman ve üstünde taşıdığın onca rengi bize yansıtman ne mutlu!

Sen kocaman bir kalbi olan, vicdanlı, ve tanıdığım en fedakar kadınsın.O kadar fedakarsın ki bazen seni iki yana sarsıp "aptal mısın sen be hey şuursuz "demek geliyorsa da içimden,aklına koyduğunu yapacağını bildiğim için ses etmiyorum.Fakat biliyorum ki ancak birine yardım ettiğinde, onun yerine sen koşturduğunda ya da zor zamanında dostlarının yanında olduğunda rahat ediyor için.

Senin kadar bonkör bir insana da az rastlanır..
Sahip olduğun her şeyi bir anda, sorgusuz sualsiz isteyen herkes ile paylaşamaya bir an bile tereddüt etmediğin gibi sevgi ve güven konusunda da kapıların herkese açık,hem de sonuna kadar.Zaman zaman pişman olup, keşke diyorsun biliyorum ama unutma hayat hiç bir keşke için üzülecek kadar uzun değil.Ve aslında her bir yaşanmışlık sana katılan bir değer,bir tecrübe ve bir yol belki de gelecekte daha mutlu olabilmek adına..

Bugün doğum günün..Joker'in yaşı olmaz! Benim için sen her daim genç ve enerjik kalacaksın.Geçip giden yılların ne önemi var.Daha hayatın çok başındasın..Yeni yaşında sağlık,mutluluk ve başarı diliyorum!Sağlık her şeyin başı,mutluluksa senin kendi ellerinde,sandığın kadar karmaşık değil aslında..Başarı mı işte sen bunu en çok hak edensin!Seninle ve yaptıklarına gurur duyuyorum, her baba yiğidin harcı olmayan işlere kalkıştın hem de sadece "kendine " güvenerek.33. yaşında yolun o kadar açık olacak ki sen bile şaşıracaksın..Ve biz kuzeninin arkadaşları da olsak mutluluğunu ve başarılarını kutlamak, katlamak için hep seninle olacağız çünkü seni çok seviyoruz , arkadaşımızın kuzeni olsan bile :)









3 Ekim 2012 Çarşamba

ALTIN ÖĞÜTLER

O bir fenomen...

Şu fani dünyada eşine az rastlanır bir kadın. Çoğu konuda idolümdür aynı zamanda. İşin tuhaf tarafı yıllar geçtikçe ona ne kadar benzediğimi biraz daha fark ediyorum. Küçük bir kız çocuğuyken babaanneme benzetildiğimde arkamdan "Arap kızı camdan bakıyor"diye dalga geçecekler diye çok korkardım. Ahmaklık işte! Şimdi ise ondan bana yadigar kalan genleri keşfedip "vay be bu tam da babaannemlik bir hareketti" demek pek hoşuma gidiyor. Son dönemde Arap kıvırcığı saçlarımdaki akları ısrarla boyatmıyor olmam bile aklıma onu getiriyor. O da kıvırcık, gür saçlarını ömrünce hiç boyamamış. Bence bu hali hala çok güzel. Her ne kadar eş dost yakında Semra Sezer gibi olacaksın dese de bir süre daha el sürmeye niyetim yok.

Gerçi onun kendine has özelliklerinin onda biri bile bende yok. Zaten o yüzden bir fenomen, bir Zehra Tunç olabilmek her baba yiğidin harcı değil.

Okumayı ve kitap sevgisini ondan öğrendim. Beş yaşında koltuğumun altına gazete sıkıştırıp okumayı öğret bana dediğimde, ilk söktüğüm kelimeler " Bulvar Gazetesi" olmuştu.O anı dün gibi hatırlıyorum. Heceleri birleştirmek o kadar zor gelmişti ki okuduğumu fark ettiğimde Bulvar Gazetesi diye kocaman bir çığlık atmıştım. Evinde her zaman yığınla gazete, onun deyimiyle mecmua ve etrafta kitaplar olurdu. Raflardan alıp birlikte okuduğumuz ilk kitap, yazarını anımsayamadığım "Tabiat Ana" isimli bir kitaptı. Şimdilerde onca şeyi hatırlayamıyorken bütün bunların belleğimde bu kadar netlikle yer etmiş olması ne tuhaf...Okumayı çok sever vesselam. Dünyada bir başka kadın yoktur ki evlenirken müstakbel eşine, evlilik için böylesine iki şart sunmuş olsun :

* Her gece okurum, ışık rahatsız etti erken kalkmam lazım deme.
* Gece uyumayacağım için sabah erken kalkıp sana kahvaltı hazırlayamam.

Dedem de muhtemelen şaka zannetmiştir ama kabul etmiş. Sahiden de hala sabaha kadar oturur. Okur, ahşap ağızlığından hiç düşmeyen sigarasını tüttürür ve yanındaki ince belli bardaktaki limonlu, sekiz kesme şekerli çayı hep hazırda bekler. Dedem mi ..? O da hala sabah 06:00'da kalkıp işe gider. Ağzına sigara sürmez, ince belli çay bardağında çay yerine bira olur.

Doğru bildiğini pat diye söyler. Kim ne düşünür, nasıl yorumlar aldırmaz. Kimseye müdanası yoktur çünkü. Çok da güzel söver. Bir kadının ağzına küfür bu kadar mı yakışır. Yerli yersiz değil elbet. Birine kızdı mı öyle içten söver ki o anda dünyanın en güzel sözleri dökülüyor dudaklarından sanırsınız. Bu yüzden mevlitte hocayla, inançlı geçinip kendisini kazıklayan bakkalla ya da ihtilal zamanı ulu orta askerle takışıp veciz sözler sarf etmeye imtina etmemiştir.

Canının istemediği hiç bir şeyi yapmaz, zorunlu ziyaretler, usulen davetler ona göre değildir. Lafı da dolandırmadan, dallandırıp budaklandırmadan açık açık da söyler.

Yemek yemeyi ve yapmayı sever ama çok az ve öz yer. Seçicidir.Lakerda için kalkıp Beyoğlu'na gider, hiç üşenmez. En son balıkçıya "Şu dünyadan göçtüğümde en çok daha fazla lakerda yiyemediğime üzüleceğim. Bana da öğret de buralara kadar koşturmak zorunda kalmayayım" demiş.Öğretmişler!

Parayla pulla,  önemli addedilen kemikleşmiş hiç bir şeyle ilgisi yoktur. Öğrenciyken zayıf alınca, "üzülme en kötü sınıf tekrar edersin", okula geç kalınca,"bugün de gitmeyiver ulema mı olacaksın", evlenirken "dert etme olmazsa boşanırsın" derdi :) Hala da diyor, hiç değişmedi. Hayatı hafife alıp, rutin telaşlarla kendini üzmedi, üzmüyor. İşte belki de en çok bu yüzden idolüm. Hep olmak isteyip de olamadığımız profil aslında.

Sohbetşinastır. Hatta sohbet konusunda müthiştir! Kah Rus bir yazarın fi tarihli romanından bir bölümden , kah vakti zamanında izlediği bir oyundan, kah politikadan kah katırla dünya turu yapmak istediğinden bahseder. Bildiğimiz babaannelere benzemez.

Onu seviyorum, hem de çok! Her halini, sahip olduğu her özelliği ayrı ayrı seviyorum...

İşte son görüşmemizde, bana verdiği öğütler. Seksen beşlik bir çınarın sözlerine kulak vermeden olmazdı.

  • Kimsenin seni üzmesine müsaade etme. Birine mi kızdın, birinin seni mutsuz etmeye çalıştığını mı fark ettin...Evde ona söverek gez. Amaaan çarkına ... de gitsin. Ben bazen yapıyorum valla çok iyi geliyor.
  • Başkalarını zerre kadar umursama. Ben başkalarını takmamaya karar verdiğimde 51 yaşındaydım keşke 25-30 yaşlarında yapsaymışım.
  • Bu dünyada en önemli kişi kendinsin. Önce sen sonra çoluğun çocuğun eşin dostun gelir. Kendi kıymetini bil.
  • Akıllı insan asla mutsuz olmaz. Mutsuzluk aptalların işidir.
  • Kilo alma! Şişmanladıkça sağlığın riske girer 53-56 arasında gidip gel, ne eksik ne fazla :)))
  • Ben ajans izlemeden duramam ama asabım bozulmasın diye tüm gündemin bir kurgu bir tiyatro oyunu olduğunu düşünüp öyle izliyorum. Neler olmuş neler bitmiş ama hiç biri gerçek değilmiş.
  • İnsan evinde huzur bulmalı. Nerelere çağırıyorlar da şu köşenin yerini tutmuyor. Evde mutluysan dışarıyı aramıyorsun. Evini mutlu olacağın hale getir.




2 Ekim 2012 Salı

Çok Yaşa Obsesif Bakkal

Günlerden cuma. Sabahın erken saatlerinde güne Yeniköy'de başlamışız. Hava güzel, mis...Boğaz'ın suları ışıl ışıl parlıyor. Tam da girilecek deniz diye iç çekiyoruz. Bir kaç toplantı, leziz bir öğle yemeği derken her şey yolunda görünüyor. Yine de içimde bir sıkıntı var. Yeniköy'den Tarabya'ya doğru yürüyoruz. Hem laflıyoruz hem yürüyoruz. Maksat cuma öğleden sonranın ritmini yavaşlatmak. Tam da bu sıralar bir grup anarşistin "alkolik hareket engellenemez" adlı bir harekat başlatmayı planladığından ve nispet olsun diye fotoğraf bombardımanına uğrayacağımızdan bihaberiz.

Önünden geçtiğimiz dükkanlardan biri için Sena çok normal bir ses tonu ile. "A bak bu da bizim obsesif bakkal" diyor. O kadar sakin bir deyişi var ki bakkalların yüzde yetmişi obsesif sanırsınız. Ben de merak ediyorum tabi. Sena bakkalda her şeyin muntazaman yerleştirildiğinden, çocukken bir şeyleri ellediğinde azar işittiğinden falan bahsediyor. Anlattıklarını dinlerken bir taraftan da göz ucuyla bakkalın kapısından içeri bakıyorum. Görüş alanıma giren karede bisküvi paketleri boy sırasına göre yan yana dizilip, tüm harfler aynı yöne bakacak şekilde yerleştirilmiş. Dışarıdan bakınca farklı marka bisküvilerden küçük bir piramit oluşturulmuş gibi görünüyor, çok komik! İçecek dolabı da fena! Her bir marka şişe ön cepheden bir tane görünüyor ve ardı sıra aynı ürünün devamı sıralanmış vaziyette. Aynı durum cipsler için de geçerli. O koskoca cips rafında tüm çeşitler asker gibi dizili, hepsi hazır ol pozisyonunda mübarek. Tabi ki daha yakından görmek için ciklet alalım bahanesiyle içeri giriyoruz. Etrafa bakıp sırıtırken acaba bakkal anlıyor mu diye de tedirgin oluyorum. Az önce Sena'nın söylediği şeyler geliyor aklıma. Minyatür şişede satılan içecek piramidinden bir tanesini alıp evirip çevirip gayet ters bir şekilde yerine koyuyorum. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Usulca "şimdi biz çıkınca hemen düzeltir"diyor. İçimden yaramaz çocuklar gibi her şeyi birbirine katmak geliyor. Bisküvi dizilerini karmakarışık edip, sürpriz yumurta sırasını alt üst etmek. Sonra tüm içecek ve dondurmaların yerini değiştirmek daha neler neler. Düşündüğüm bu hinlik ağzımı sulandırıyor doğrusu.

Cikleti alıp, parasını ödeyip, obsesif bakkala sinir krizi geçirtmeden, geldiğimiz gibi efendice  dükkandan çıkıyoruz. Yüzümde koskocaman bir gülümseme ile...Hayatta insanın karşısına çıkan beklenmedik tuhaflıklar ve hoş detaylardan sadece biriydi fakat  o kadar iyi geldi ki o kadar olur. Yaşa, var ol obsesif  bakkal ve pek tabi bu güzide mekanı paylaşan sevgili Sena!

28 Eylül 2012 Cuma

İYİ Kİ DOĞDUN

Deniz oğlum dördüncü yaşını devirdi.

Artık evde klozet kapakları kaldırılmaya, aşk üzerine yorumlar yapılmaya hatta bebeklerin dünyaya gelme süreciyle ilgili sorular sorulmaya başlandı...Deniz'le baş başayken banyoya girdiğimde klozet kapağını kaldırılmış görmek pek tuhafıma gidiyor doğrusu.İçimden, evde bir "erkek" var diyorum.Sonra dönüp bakıyorum, aklı sıra beni ayakta uyutmaya çalışan , bin türlü şeytanlık peşinde koşan mini minnacık bir erkek! tam arkamda duruyor.Altında poposundan düşen bir pijama, üstünde onun deyimiyle en sevdiği t-shirt ve yüzünde muzip bir gülümseme.Göz göze gelince ellerini ovuşturup güreş yapalım mı ne dersin diye soruyor.Aman ya rabbim , oğlan annesi olmak ne zormuş.Belimde ve boynumda oluşacak muhtemel ağrılara ve sakatlanma rıskıne rağmen , Japon çizgi filmlerindeki gibi gözlerini kocaman açıp birlikte yuvarlanmayı bekleyen bu serseriye hayır diyebilmek ne mümkün?Bütün gücüyle  üstüme atılıp, yirmi dört kiloluk cüssesiyle tepemde zıplıyor.Geçenlerde bu yüzden hastanelik oldum,şaka değil!Koltuğun tepesinden sırtıma atlayınca kaburgalarımdan bir ya da bir kaçının kırıldığını zanettim.Doktorla diyaloğumuz müthişti:

* Neyiniz var?
*Galiba kaburgam da kırık var,çocuk atladı da?
*Düştü mü?
*Yok atladı.
*Kaç yaşında
*Dört
*Hımm bir bakalım..

Sonra Deniz'i görünce okkalı bir maaşallah deyip, muayeneye daha bir itina ile devam etti.Çok şükür kırık falan yoktu, acil servis maceralarımıza bir yenisi daha eklendi o kadar.

Evde ne kadar çok oyuncak, teknoljik ıvır zıvır olursa olsun hiç bir şey bir erkek çocuğunu güreşmek ya da dozerle ezicilik oynamak kadar mutlu edemiyor.İşin komik tarafı bir süre sonra, bazen  ben de durup duruken ayakta bacaklarımı iki yana açıp, saçma bir kol hareketiyle hadi savaş başlasın derken buluyorum kendimi :)

Çoğu zaman çeşit türlü yaramazlıkları sebebiyle ona kızamıyorum bile.Bir ona bir kendime bir de sevgilime bakıp işte diyorum bu ikiliden ancak böyle bir şey çıkardı.Köşesinde oturan uslu mu uslu bİr çocuk olmasını beklemek genetik bilmine zerre kadar itibar etmemek olurdu doğrusu.Geçenlerde bize kızıp "ben bu evden gideceğim artık"dedi..Biraz erken tabi ama yine de belli ki bi zaman sonra merakına yenilip gidecek.Yeni limanlar, yeni diyarlar, yeni kucaklarla tanışmak için gidecek.Hangimiz gitmedik ya da en azından hangimiz gidebilmeyi istemedik ki..

Oğlum bugün dört yaşında..Önünde koskocaman bir ömür var.Nice yüzler gelip geçecek hayatından.Kimisi derin bir sızı bırakacak kalbinde ömrünce unutamayacak, kiminin ismini dahi hatırlayamayacak.Kimine dost diyecek, kimine sevgili..Fakat emin olduğum bir şey var ki sadece kan bağıyla değil, sevgi bağıyla kurulmuş kocaman ve eğlenceli bir ailesi olacak.

Doğumgününde ona sımsıkı sarılıp, gönülden dilediğim tek şey "mutluluk"..Ne yaparsa yapsın ve her kim olursa olsun  mutlu olsun istiyorum.Herkes yolu ne olursa olsun mutluluğun peşindedir ve o hangi yoldan gitmek istersen mutluluk ordadır nasılsa..Mutlu olmak yetmez daha doğrusu mutlu kalmak için yetmez.Bu yüzden mutlu da etmeli..Mutlu etmeli ki yalnız kalmasın.Yalnız bir adam olduğunda,  dalıp gittiği manzaranın, lezzetinden gözlerini kısarak yuttuğun lokmanın ve elinde avucunda her ne varsa sahip olduklarının ne kıymeti var..?

Doğumgünün kutlu ve mutlu olsun canım oğlum.

Her gece kulağına fısıldadığım gibi ;

Seni bu dünyada en çok seven kişi,annen..





21 Eylül 2012 Cuma

EYLÜL İŞTE..

Nişantaşı'ndan Taksim'e doğru yürüyorum. İpini kopartmış bir uçurtma gibiyim. Nereye gideceğimi bilmeden, şehrin ritmine kapılmış sürükleniyorum. Kafam dağınık, hem de çok..Harbiye'de dükkanların vitrinlerine boş boş bakıp, Kenter Tiyatrosu'nun kapalı gişesine dalıyorum uzun uzun. Sebepsizce..Müşfik Kenter'in siyah beyaz bir karede gülümseyen gözleri hüzünlendiriyor beni.

Kısa bir süre sonra Ankara'dan bir ses geliyor. Tam da zamanında! O kadar iyi geliyor ki o kadar olur. Telefonun diğer ucunda tuşlara dokunan biri aynen şöyle diyor :

 " Kızılay'da boş boş geziyorum, kafesinden kurtulmuş kuş gibi"

Onun adına çok sevinirken kendi adıma özeniyorum. "Kafesinden kurtulmak" kulağa hoş geliyor doğrusu.

Bir kaç dakika içinde Kızılay üzerinden Karşıyaka'ya, Beyoğlu üzerinden Midilli'ye gidip geliyorum.Burnumun ucuna fırınlanmış palamut ve keskin bir yakut kokusu gelip oturuveriyor. Yakut,öğrencilik yıllarında tacımın en kıymetli mücevheriydi diyerek yine beni benden alıyor.

Kafamda onlarca soru işareti, içimde yerli yersiz bir sıkıntı ile yürümeye devam edip bir taraftan da telefonumu kurcalarken  "ağda 2 tl" yazan bir vitrinle burun buruna geldiğimde kaybolduğumu anlıyorum. Dalgınlıkla sürüklenirken Tepebaşı'nın arka sokaklarına geldiğimi fark edememişim. Ara Güler'in fotoğraflarındaki gibi, karşılıklı ahşap evlerden birbirine çamaşır iplerinin uzandığı  bir sokağın tam da orta yerindeyim. Bunca yıllık İstanbulluyum ilk kez bu kadar tedirgin oluyorum. Ensemden sırtıma doğru soğuk bir ter damlası iniveriyor. Ürküyorum. Sokak dar, sağlı sollu binalar  üzerime yıkılıverecekmiş gibi. Yağmur yağmıyor ama yerler ıslak. Etrafta kimsecikler yok. Hangi yöne doğru koşarsam yönümü daha hızlı bulabilirim diye düşünürken ana caddeye dik bir başka sokağa girip arkama bile bakmadan ilerliyorum. Bu hafta başıma gelenlere bir de darp, gasp ya da kaçırılma gibi bir vukuat eklemeye hiç niyetim yok.

Uzun zamandır bu kadar dalgın olduğumu, en azından yolumu yönümü kaybettiğimi anımsamıyorum. Demek ki sahiden de son zamanların kasveti çökmüş üzerime. Yine de geçen sekiz ayın hatırına, bütün seneye haksızlık etmemek gerek. Sene başındaki dilekler listesine atılan her bir çentik yeni maceralar, yeni keşifler demekti. Şimdi de sıra biraz durup beklemekte belki, kim bilir.

Aslında fazla söze de gerek yok. Malumunuz "eylül"işte...

21 Ağustos 2012 Salı

MERAKLISINA ZUMBA


Allah biliyor ya oldum olası spor yapmayı sevmem.Övünmek için söylemiyorum bilakis bu konuda çok da muzdaribim.Lakin gidip koşu bandında varılmaz bir hedef doğru manasızca koşmak ya da kilolarca ağırlığın altında eziyet çekmek hiç bana göre değil.Bir kaç kez yüksek motivasyonla spora başladım ama sonuç hep hüsran oldu.Hatta vücudumun hamlığından ağrıyan kaslarım nedeniyle sporun hiç de faydalı bir şey olmadığına yemin edebilirdim.

Diğer taraftan otuzları devirmişken bedene yirmilerdeki kadar pervasızca eziyet edemiyor insan.Hareketsiz kaldıkça metabolizma daha da yavaşlayıp her geçen gün hem fazla kiloya hem de müthiş bir kondisyonsuzluğa sebep oluyor.Bir süre sonra merdiven çıkamayıp, en ufak bir poşeti bile taşıyamıyor olmak insanı telaşa sürüklüyor doğrusu.

Baktım spor salonlarına kapanıp fitness yapamıyorum,alternatif bir yol denedim.Epeydir sıklıkla duyduğum "Zumba" fitness programına yazıldım.İsmini Kolombiya dilinde "hızlı hareket etmek" anlamından alan,dans adımları ve ritmik müzikler eşliğinde yapılan bir fitness programı.Jennifer Lopez'in dans hocası Beto Perez'in aslında tesadüfi bir şekilde keşfettiği bir fitness stili.Bana sorarsanız spordan çok eğlence.Kondisyon bisikletinde on beş dakikayı doldurmak için saniyeleri sayan biri olarak bir saat boyunca, zamanın nasıl akıp geçtiğini fark etmeden hareket edip su gibi terleyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.İlk zamanlarda ilk şarkılarda epeyce zorladım.Malum hızlı hareket etmeye alışık değilim.Sonrasında her geçen ders tempom arttı.Üstelik adımları öğrendikçe daha çok keyif almaya başladım.Hem spor yapıp hem de salsa-çaça-hip hop danslarının temel adımlarını öğrenip bire bir uyguluyor olmak muhteşem.Spora sürünerek giden ve hatta mümkünse kaçan ben Zumba'ya koşarak gidiyorum.Sadece fiziksel değil,zihinsel olarak da oldukça rahatlatıyor.Haftada üç saat deli gibi dans etmek kime iyi gelmez?

İstanbul'da zumba dersleri veren pek çok yer mevcut ancak eğitmenlerin işin ehli olduğuna ikna olmakta fayda var.Diğer taraftan internetten zumba videolarını karıştırıp evde müsaitseniz denemeye başlayabilirsiniz.Hatta yeni başlayanlar için alternatif DVD seçenekleri de olduğuna eminim.Kursa gidecek vaktiniz yoksa, evdekileri yollayıp kendi kendinize küçük bir zumba partisi verebilirsiniz :)



IDO - iLLALLAH DEDiRTEN ORGANiZASYON


Bütün bir yıl boyunca fahiş fiyatlar ve abuk subuk uygulamalarından geçtim.Nasılsa tekel oldum , insanlar kısacık tatillerini yolda geçirmemek için bilet değil zaman satın alıyorlar deyip fiyata yüklenildikçe yüklenildi.Biz de hem kızdık hem de paşa paşa aldık biletlerimizi.Bu kadar tantanaya karşılık ben daha boş bir sefere denk gelmedim.Artık parayı pulu, kazıklanıyor olmanın dayanılmaz hafifliğini bir kenara koyuyorum.Fakat son yaşadığım olay sahiden de pes dedirtti.Yahu bu kadar para alıyorum birazcık da müşteri memnuniyetini düşüneyim diyen bir yetkili çıkmaz mı insanın karşısına?Müşteri bu kadar mı kıymetsiz?Dün yaşadığım olayı aynen aktarıyorum:

22:45 Mudanya-Yenikapı seferine biletimizi haftalar öncesinden aldık.Internet uzerinden alım yaptığımız için sistemde rezervasyon kodu da dahil tüm detaylar mevcut.Malesef son dakika yaşadığımız bir aksilik sebebiyle araç değiştirmek zorunda kaldık.Biletler de araçta kaldı..

Nasılsa tüm kaydımız , ödeme bilgilerimiz vs. sistemde kayıtlı diye düşündüğümüz için rahatız.Gidip gişeden biletlerimizi alırız diye düşünüyoruz.Eşim ne olur ne olmaz diye IDO call centerı aradı.Tam 23 dakikalık telefon görüşmesinin neticesi beş kelimeden ibaren " basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir."Ne bir çözüm ne de yardımcı olma eğiliminden eser yok! Çileden çıkartırcasına dakikalarca durumu anlatamaya gayret ederken karşımızda donuk bir ses sürekli aynı cümleyi tekrar edip duruyor.Diyalog aynen şu şekilde :

* Hanımefendi şimdi biz kaza sebebiyle araç değiştirmek durumunda kaldık.Biletlerimiz de diğer araçta gitti.Ben limana vardıgımda gişeden kimlik ibrazı ile biletlerimi teslim almak istiyorum.

* Kusura bakmayın basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir.

*Ben zaten ödeme yaptığım ve benim ıcın ayrılmış olan yere ait bileti tekrar bastırmak ısıtıyorum,alt tarafı bir kagıt parçası gişeden verilsin.Sisteminizden rezervasyon kodu ile bakılabilir.Şahsıma ait tek bilet var o da bu sefer için olan.

* Basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir

* Siz peki şimdi bana IDO olarak nasıl bir çözüm sunabilirsiniz,ne yapalım ben müşteri olarak mağdurum.

* Basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir

* Hasbin allah o zaman biletimi iptal edin ve hangi seferlere bilet verebilirsiniz bakın lütfen.

* Basılan biletin iade ve değişikliği olmuyor , yeni bilet almanız gerekir.

* Yahu havayollarında bile son ana kadar iptal değişiklik oluyor da sizde niye olmuyor! Neyse cezası verelim.

 * Basılan biletin sorumluluğu müşteriye aittir

Dakikalar süren ve yetkili yerine bizim alternatifler üretip üretip sürekli aynı çözümsüzlüğü tokat gibi suratımıza çarpan IDO ve ısrarla bir üst yetkiliye bağlamayan call center çalışanlarına işiniz düşerse vay halinize...Üstelik aynı hafta IDO nun imajını iyileştirmeye çalıştığına dair bir haber vardı gazetede.Bu bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demezler mi sayın Hamdi Akın?