3 Temmuz 2012 Salı

MERHABA YAZ


Sağ kolumun altında Bozcaada kalesi, sol kolumun altında karşı yakadan gülümseyen Geyikli ile sarmaş dolaş bir vaziyette anın tadını çıkartmaktayım.Cennete gidebilmek için ölmeye lüzum yokmuş meğer...

Sihirli bir lambadan sevimli bir cin çıkıp şu anda nerede olmak istersen hemen ışınlayabilirim dese kafasına terlik fırlatıp başımdan savabilirim.Burada bu anı yaşıyor olmaktan daha güzel ne olabilir.Ya da dünyanın neresi şu anda yaşamakta olduğum hazzı vadedebilir?Sessiz,sakin huzur dolu bir terasta mavi ve daha mavi ile koyun koyuna olmak.


Adayla ilgili çok yazıp çizdim.Her özlediğimde iç çekerek andım.Bazen bir eskiciden bahsettim,bazen burada kutlayacağım kırkıncı yaş günümden.İşte şimdi tüm bunlarım tam da orta yerinde bir hayalin içindeymişim gibi.Üstelik yalnız değilim.Adayı anlamlı kılan her kim varsa yanı başımda.Birinin elinde bir türlü bitmeyen bir kitap,diğerinde haftalar önceden özenle listeleyip yüklediği şarkıları kurcaladığı bir mp3 çalar,diğerinde ise havuç bazlı bir bronzlaştırıcı.Hepimiz bir aradayız,hep olduğu gibi ama bu defa herkes aynı yerde, kendi yarattığı dünyanın içinde...


Mutlu, mesut ve maalesef kısıtlı zamanların değişmez adresi.Bir gün misafirliğe değil, temelli kalıcı olmaya gelebilmek ümidiyle..


24 Haziran 2012 Pazar

Karşılıksız nezaket,biri için yemek hazırlayıp son dakika ekilmek gibi.

Onca saat didin dur, sevdiği yemekleri seçip özenle hazırla.Geldiğinde ne kadar da keyifli bir akşam yemeği olur diye düşün.Sonra karşı taraf bir bahaneyle iptal etsin ve kendi hazırladığın canım yemeği tek başına oturup ye!

Özene bözene, noktaya virgüle dikkat edip, en makul üslupla iletişim kurmaya çalışıp, olabilecek en sıradan ve baştan savma şekilde yanıt almakla yüzde yüz aynı şey!

Önceden kimin gün içinde ne yaşadığını, o anki ruh halini, evden çıkarken başına gelenleri bilemeyiz diyerek tolerans gösterilmesi gerektiğine inanıyordum.Fakat o kadar üst üste geldi ki artık kimsenin yaşadığı kişisel sorunlarının bir başkasına kabalık etmesi için bir bahane olamayacağını düşünüyorum.

Bu şehir mi bu kadar hoyrat yapıyor insanları, yoksa içinde dönüp durduğumuz profesyonel hayatın çarkları mı bilmiyorum.Bildiğim tek şey kendimin de değişiyor olmasından duyduğum rahatsızlık. Farkında olmadan "İnsanları değiştiremiyorsan kendini değiştir" tavsiyesine uymak gibi...Acaba sahiden de bu mudur doğru olan? Eleştirdiğimiz insanları değiştiremediğimiz için onlar gibi olmak mı yoksa her şeye rağmen değirmenlere karşı savaşmaya devam etmek mi?

14 Haziran 2012 Perşembe

KARMAKARIŞIK

Vakti zamanında bir tavsiye üzerine Schopenauer'un "Aşkın Metafiziği" kitabını almış, bir süre sonra saçmalıklar silsilesi deyip bir köşeye fırlatmıştım. Duyguları hiçe sayıp aşkı üremeye indirgeyebilmek için ya hiç aşık olmamak ya da birinden büyük bir kazık yemek lazım diye düşündüm. Üstelik eşcinsellik ve orta yaş üstü aşklara acaba nasıl bir yorum getirirdi diye de kafamda onlarca soru işareti bırakmıştı? Mümkün olabilse sayın üstat peki ya platonik aşktan ne haber diye sormak isterdim kendisine.

Şimdi ise acaba bu söylem, insanoğlunun aslında hiç bir matematiği olmayan ve kontrol edilemeyen , adına aşk dediğimiz kavrama karşı kendini korumak için kullandığı bir kalkan olabilir mi diye düşünmüyor değilim.

Öyle tuhaf,öyle çelişik ki...

Biri aşk yüzünden ızdırap içinde kıvranıp, bir türlü huzura eremezken, bir başkasının yüzünde güller açıyor gözleri ışıl ışıl. Öyle çok parlıyor ki hepimiz bu mutluluk bulutundan nasibimizi alıyoruz. Şimdi her iki duruma da sebebiyet veren aynı aşk değil mi?

Bir taraf vazgeçmesi gerektiğine kendini inandırmaya çalışırken kalbi ile beyni arasında müthiş bir mücadele veriyor. Ben de telefonda ahkam kesiyorum. "Bak kafanda bitirdiğin zaman o kişi ile bağlantıyı kopartmış olacak ve hafifleyeceksin" diye. Oysa adım gibi biliyorum, binlerce kez bitti dese de insan göz pınarları kuruyuncaya kadar ağlayıp bitap düşmeden, dibe vurmadan atlatamıyor. Diğer taraftan atlatmaya gönüllüyse ne ala. Aksi takdirde daha kaç zaman aynı girdabın içinde boğulmaya devam edecek kim bilir. Dedim ya ne matematiği var ne de kontrolü. Birisi ne kadar gözüne sokarsa soksun, aşkın pembe tül perdesi indiyse gözlere, görmemek, duymamak, bilip de bilmemezlikten gelmek kaçınılmaz. Sonrası dizilerin tekrar eden bölümlerinden farksız. Aynı olaylar, asla değişmeyen insanlar, aynı cümleler ve aynı yanılgı, aynı kalp kırıklığı.

İşte bu teselli turlarında hemen aklıma Schopenauer geliyor. Aslında aşk gerçek bile değil. İçgüdülerin bizi soyumuzu devam ettirmek için karşı cinse yakınlaştırmasından ibaret. Böyle bakmak harika bir kılıf ne de olsa. Üstelik kalp de neymiş tüm organlar gibi onu da beyin yönetmiyor mu?

Buraya kadar iyi güzel de peki öbür tarafta henüz gözlerinin içine bakıp, eline bile dokunamadığı biri için yüreği pır pır edene haksızlık olmuyor mu? Pamuk şekeri tadında bir hayalin keyfini sürerken yaşasın beyin kahrolsun kalp diyebilmek mümkün mü?

Yaşama sevinci yükleyip, adrenalini tavan yaptıran da o depresyona sürükleyip yüreği lime lime eden de. İster fiziği çözülmeye çalışılsın ister metafiziği konu aşk olduğunda akan sular duruyor. Kapalı bir sandık aşk. İçinden kime ne çıkacağı ise hiç belli değil. Kimine gül bahçesi vadediyor kimine dikenli teller...







6 Haziran 2012 Çarşamba

KAHVENİZİ NASIL ALIRDINIZ?


Orta ya da şekerli demeyin, nasıl olsa adada tüm kahveler sadeye yakın geliyor. Israr edip ikinci kez şansınızı da denemeyin sonuç değişmiyor. Varsın adanın da tek kusuru bu olsun. İyisi mi fincanın içini boş verip envai çeşit antika fincanın büyülü güzelliğine ortak olalım.

Kahvenizi nasıl alırdınız?
 
Yüz yaşını devirmiş altın varaklı bir fincanda mı yoksa çiçeklerle bezeli ayaklı bir çin porseleninde mi?

Bozcaada'ya iner inmez soluğu Kaikias'ın huzur dolu terasında alıyoruz. Handan Hanım her zamanki gibi sıcacık bir gülümsemeyle karşılıyor bizi. Bir otel sahibesinden çok dostlarını bekleyen kadim bir dost gibi...

Yol yorgunluğuydu , kahvaltıydı derken otelin hemen yanı başında kapısını aralamış antikacıya takılıyor gözüm. Eskilere olan merakım malumunuz. İçeriye bir göz atıp çıkmak istiyorum. Ufuk Bey içeriyi derleyip toplamaya nadide parçaları gün ışığına çıkartmaya yeni başlamış. Bir taraftan eşyaları ordan oraya taşırken bir yandan da içerisi kötü kokuyor değil mi diye hayıflanıyor. Oysa benim aldığım tek koku rutubete karışmış ahşap ve toprak kokusu. Ben meraklı gözlerle acaba içeride ne var ne yok, kim bilir hangi hazineler saklı diye düşünürken hoş bir sohbete başlıyoruz. Her bir nesneye dokunup hikayesini dinlemeye can atarken ne kadar da güzel bir iş yapıyorsunuz diye imrendiğimi belirtiyorum. Yok diyor,a slında hiç de öyle değil...İnanın insan çok sevdiği bir şey de olsa para kazanma amacıyla yapıyorsa artık eskisi kadar keyifli olmuyor. Sizin sadece beğeninize göre değerlendirdiğiniz objeleri ben satar satmaz diye ayırıyorum.

Beklediğim yanıt olmasa da biraz daha dinledikten sonra hak veriyorum. Hangi işin içine ticari kaygılar girse o işten alınan keyif oracıkta sonlanıveriyor demek ki.


Merakımı fark ettiğinden olsa gerek nezaketle eski kartpostalları, gazeteleri gösteriyor. Bu yıl dokümandan çok porselen geçmiş eline. Yarın uğrarsanız çok parça olur diyor. Derken ahşap bir kutuyu gösterip bunu da vakti zamanında almışım şimdi çiçek eksem ayıp olur, satmaya kalksam kimse almaz üstelik moral bozucu en iyisi ortalıktan kaldırmak diyor. Ben kutunun üzerindeki paslı haçı görene kadar bunun bir bebek tabutu olduğunu anlayamıyorum. Bir anda tüylerim diken diken oluyor. Küçük bir teselli olur belki diyerek buraya kadar geldiğine göre belli ki kullanılmamış diyorum. Lakin bir insan neden evinde onlarca yıl boyunca bir bebek tabutu saklayıp günün birinde eskiciye satar anlamak zor. İşte bu yüzden seviyorum antikacıları. Umulmadık bir eşyadan umulmadık bir bir türlü hikaye çıkıyor.

Tabuttan eski kartpostallara ve gazetelere geçiyoruz. 1902 basımı orijinal bir "Le Petit Journal" var karşımda, inanılmaz derecede iyi korunmuş. Sayfalarında bir tek kırışıklık bile yok. Gidip gelip bakıyorum ve en sonunda da almaya karar veriyorum. Fakat üzerimde para yok. Parasını verince alırım - alın sonra verirsiniz sorunsalinden sonra antikacıdan veresiye alış veriş yaparak tarihe ismimi altın harflerle yazdırıyorum :)

Ertesi gün yine ilk işim yeni açılan paketleri görmek için Ufuk Bey'in yanına uğramak oluyor. Bu defa raflar ve masa üstleri çeşit türlü porselenlerle dolu. Kimi fincan takımdan geriye kalan tek parça olmanın gururuyla gülümserken kimi tabaklar da yapayalnız kalmanın hüznüyle bakıyor gibi yüzüme. Kim bilir kimin çeyiziydi, kimlerin sohbetine kulak misafiri oldu diye düşünürken yine merakımı bastıramayıp soruyorum. Yahu kim aile yadigarı yemek takımlarını, kartpostalları satar!


Resim yazısı ekle

Genelde yaşlı insanlar ölünce kimi kimsesi yoksa ya da yakınları hatıralara duyarsızsa evi boşaltmak için çağırıp ne var ne yoksa inceletip satıyorlarmış. İçim burkuldu bir an. Bir şekilde halen yaşamıyor olsa da birilerinin mahremine dokunma duygusu...

Mahrem demişken, günün birinde Ufuk Bey'in eline bir günlük geçmiş. Hem okudum hem utandım diye anlattı. Yaşlı bir adam sahilde bir tekneye vurulmuş, günlerce betimlemiş durmuş. Parası yetmediği için alamıyor olmaktan şikayet etmiş. Yol yöntem aramış, öte beriyi satsam demiş yine olmamış. Derken bir gün bakmış ki tekne birine satılıvermiş...Mutsuz biten bir aşk hikayesi gibi. Ufuk bey hem merakımdan okudum hem de içten içe utandım diyor. Öyle ya kim günlüğünü günün birinde okunacağını düşünerek yazar. Bir senaristin çok ilgisini çekmiş günlük hemen satın almış. Belki bir gün Bozcaada'yı süsleyen bir antikacının rafında bekleyen hikaye bir dizide ya da bir filmde karşımıza çıkıverir,kim bilir...


30 Mayıs 2012 Çarşamba

Leonidas Micropoulos'a Saygiyla

Bu hafta başıma gelen en güzel şey ; Leonidas Micropoulos!

Yoğun ve kasvetli bir dönemin ardından tam da kafamı dağıtacak bir şeyler lazım derken bir anda karşıma çıkıverdi.Günlerdir ve gecelerdir sosyal paylaşım sitesindeki albümlerini talan edip,tüm yorumları noktası virgülüne okuyorum.Suyun iki yakasında,farklı pencerelerden karşı yakaya bakıp iç çeken insanların anılarını yad ettikleri,buram buram özlem kokan fotoğraflar...

Bazı fotoğraflara baktığımda derin bir hüzün kaplıyor her yanımı.İnsanın doğup büyüdüğü ,ilk okul,ilk aşk ve daha nice ilkleri yaşadığı bir şehirden ve köklerinden  kopartılması ne acı.Önce Rum bir ailenin mahremine misafir oluyorum.Kırklı yılların İstanbul'u.Şık ve görgü sahibi hanımlar beyler çocuklarıyla birlikle gülümsüyorlar objektife.Bir karede süslü bir yılbaşı ağacının etrafındalar,bir başkasında bir vaftiz töreninde.İstanbul sahillerinde kadınlı erkekli denize girilebilen,geceleri gazinolarda eğlenilen,Beyoğlu'nda en müstesna kıyafetler ile salınilan ve etnik ayrımcılık olmaksızın dostça yaşanıp gidilen yıllar. İstanbul'un İstanbul olduğu zamanlar.Her bir fotoğrafa o ana ait yaşanmışlığı olan birileri yorum yapmış.Kimi bizim sokağın köşesi demiş,kimi sokaktaki bakkaliyeyi anımsayan var mı diye sormuş.Her şeyin belli bir adaba göre yapıldığıni dogrulayan,şimdilerde biz de İstanbul'da mı yaşıyoruz dedirten fotoğraflar.

Derken sıra utanç karelerini barındıran albüme geliyor.6-7 Eylül talanından kareler dehset verici.Yüzyıllar boyu aynı mahallede barış içinde yaşamış,paskalyayı ,şeker bayramını,hanuka'yı birlikte kutlamış halkları bir anda birbirinden kopartıp atan lanetli gece.Dahası binlerce yıldır İstanbul'da kök salmış toplumları aynı dili konuşsalar da aslında çok da yabancı oldukları belki de daha önce hiç görmedikleri bir memlekete gitmeye mecbur eden sancılı süreç.Evini barkını,dostlarını bırakıp,İstanbul'a dair ne varsa  bir bir valizlerine yerleştirip, göz yaşlarıyla giden ve ömür boyu derin bir özlemle yaşayan bizim insanlarımızın hikayesi.Selanik mübadili olan baba tarafımı ya da Girit göçmeni dostlarımı düşündüğümde hep aynı senaryo diyorum.Aynı sürgün ve yabancılaşma hissi.Değişen tek şey tarihler ve sahnedeki aktörler.Devletler savaş açar,antlaşma yapar ya da bütün bunlardan bağımsız başka bir devlete gözdağı vermek ister.Her durumda memleketinden kopartilip atilan cazalandırılan halklardır.Beyoğlu'nun eski ihtişamını kaybetmesi de;o tarihlerde şehri terkedenlerin yerine yağmaya çanak tutan çapulcuların hakimiyetine girmesiyle başlıyor .Yakın zamana kadar Cihangir civarında sahipsiz olup,işgal edilen binaların sayısının iki yüzün üzerinde olduğu söyleniyordu.Onlarca yıldır kim bilir kim tarafından işgal edilmiş,tinerci ayyaş yuvası haline gelmiş tarihi binalar.Nerden bakarsanız bakın içler acısı.Yalnızca azınlıklara degil -ki bu sözcükten hiç hoşlanmıyorum-İstanbullu'nun sosyal hayatına yapılmış saldırının faturasını bugun halen ödemeye devam ediyoruz.Eskiden olduğu gibi canım istanbul un sahillerinde denize giremiyor,Beyoğlu'nda sözlü ve fiziksel tacize uğrama endişesi olmadan salinamiyorsak bunda 6-7 Eylül'de ekilen barbarlik tohumlarının ve İstanbul'a sarip sarmalayan yagmaci zihniyetin payı büyüktür.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

VEDA

          Henüz günün sıcaklığı elini eteğini çekmemişken , karanlık yavaş yavaş   sokulmuştu odaya...Geceyle gündoğumu arasındaki kızıllığa benzer bir renk dalgası vurmaktaydı pencereden.
         Odanın sessizliği içerideki boğucu havayla bütünleşmişti . Ayakucuna oturduğu dağınık yatak , kapakları sonuna kadar açık bırakılmış dolap , ahşap raflarda  erimiş mumlar ve zaman içinde anlamını yitiren bir sürü eşya...
         Odayı çekimser bakışlarla incelerken bir yandan bir an önce çekip gitme isteği duyuyor , bir yandan da kendini olduğu yere kilitlenmiş kadar hareketsiz hissediyordu . Olduğu yerde donakalmıştı.Pencereden süzülen ışık  da olmasa zamanın da dün akşamüstü beşte donup kaldığını düşünebilirdi . Neyse ki saate bakmasa da havanın karardığını fark edebiliyordu . İki elini üst üste koymuş öylece oturuyordu . Yüzünde dokunsalar ağlayacakmış gibi bir ifade vardı ama canı yanmışçasına da öfkeliydi .
             Kafası sorularla doluydu , iki gündür hiç birine cevap bulamamıştı artık hiç bir şeye olmadığı gibi düşünmeye de gücü yoktu . Boşluğa atılmış heyecanlar gibiydi  her şey . Öyle ki kimse yardım edememişti  avuçlardan kayıp gitmemesi için , ne kötü ne büyük bir kayıptı .
             Yaşanan onca şeye anılara , umutlara , ve şimdi yüreği iki değirmen taşı arasında eziliyormuşçasına ızdırap veren bu yokluga   değer miydi  hayat ?Alınacak bir kaç nefes uğruna bütün bunların ,  her geçen gün büyüyerek üstüne üstüne gelmesini beklemeye değer mi diye geçirdi içinden . Kırgın, kızgın umutsuz ve amaçsızdı.. Son bir şansı daha vardı.Yeni bir hayata ya da diğer adıyla ikinci hayatın başlangıcına şans tanımak ve ölümün sıcaklığını hissederek her şeyi bu odada geride bırakmak . 
            Bir an içip durup neden ölümü düşündüğünü düşündü.Güçsüzlükten mi yoksa çaresizlikten mi ? Evet çaresizdi ama bu yeterli bir sebep miydi ölmek için ? Ya güç ? Gücü de yoktu aslında mücadele edecek durumda değildi . Kimseye , kendisine bile faydası yoktu . Her şey allak bullaktı kafası karışmıştı.
            Başını kaldırıp ileri doğru baktığında geçen yaz satın aldıkları  kırmızı japon balığını gördü , bir kaç saniye kımıldamadan balığın küçük fanusun içindeki garip hareketlerini izledi . Onu seviyordu , kimse olmasa da o balıkla kendini yalnız hissetmiyordu.Şimdi de yalnız değildi işte . Terk edilmiş olabilirdi , son üç yılı bir kaç saat içinde silinip gitmiş olabilirdi ama yalnız değildi . Ne boş bir bahane diye geçirdi içinden ‘ yalnız değilim ‘ , kendini söylediğine inandırmanın zaferiyle , servi kozalakları acılığında bir gülümseme belirdi ince dudaklarında .
       Dün , o giderken ruhunu da alıp götürdüğünü sanmıştı beraberinde , iki gündür kımıldamadan duruşu , boş bakışları bundandı . O dolabın kapılarını ardına kadar açıp kıyafetlerını büyük bir özenle valizine yerleştirirken ‘ gitme , kal ‘ diyememişti . Zaten bunu söylemek için geç kalmıştı . Uzaklara gitme fikrini ilk açıkladığında karşı çıkmalıydı , ‘ bir gün mutlaka döneceğim ‘ masallarına kanmamalıydı ama her zaman olduğu gibi yine kararı ona bırakarak sessiz kalmayı seçmişti ve onu suçlamaya hakkı yoktu  . Oysa içinden boynuna sarılıp hiç bir yere gitme demek gelmişti . Valizini hazırlarken de aynı yatağın üzerinde oturup sessiz sessiz ağlamıştı sadece . Bütün yaptığı susmak , susmak ve susmak olmuştu . Dün akşamüstü valizini toplayarak çıktığı bu odaya birazdan vedalaşmak için  gelecekti ve belki de yapılacak en doğru şey burada oturup gidişini izlemek yerine , onun gelişini beklemeden çekip gitmekti . Anlamsız bir veda sahnesi daha istemiyordu ama yerinden kalkmak için bile gücü yoktu  .Aşk , yalzınca aynı yatağı , aynı heyecanı paylaşmak değil , gerektiğinde yoklukla , ‘hiç’ le mutlu olabilmekti . Belki bu yüzden kendini haksız sayabilirdi ama haksız taraf olmayı , bencil taraf olmaya yeğlerdi . Bencillikle kendi geleceğini düşünerek , onun geleceğini hiçe sayan birine karşı haksız konumda olmasının hiç bir önemi yoktu .
          Yatağın ayakucuna tutunup ayağa kalkmak için son bir çaba gösterirken merdivenlerde ayak seslerini duymaya başlamıştı . Gittikçe yaklaşıyordu . Evin kapısı büyük bir gıcırtıyla açıldı ve adımları yatak odasına yöneldi artık vedalaşmaya mecburdu .
             Ne kadar kaçmaya çalışsa da gerçeği yadsıyamazdı , er ya da geç gidecekti ,farklı bir şey olmasını beklemek aptallık olurdu . Gidecekti ve gidiyordu işte !  Gittikçe yaklasan ayak sesleri odanın kapısı önünde son bulmuştu. Az once duymamak ıcın kulaklarını kapama ıstegı duyduğu seslerin yerını cam  kapının ardındaki sıluet almıştı .
          Genç adam kapıyı ıkı kez vurup usulca ıcerı gırdı , söyleyecek tek kelımesı yoktu , ağır adımlarla kadının yanına sokularak , kollarından tutup kaldırdı ve  gözlerine bakmasını istedi . Son kez gözlerindeki ışığı görmek istiyordu . Böylece onu kendisiyle baş başa bırakırken içi biraz da olsa rahat edecekti . Biliyordu ona kızgındı , kırgındı ama zamanla gitmeye mecbur olduğunu ve onu ne çok sevdiğini anlayıp hak verecekti . Ve döndüğünde her şey kaldığı yerden devam edecekti. Onu burda , bıraktığı bu odada bulacak ve zaman sevgiyi asla silemeyecekti . Bunları düşünmek içini rahatlatmıştı . Usulca kollarından tuttuğu , yaşlı gözlerle , kendisine yalvaran bakışlarla bakan kadının saçlarına sıcacık bir öpücük kondurdu.Kollarını açıp ona sımsıkı sarılmasını ve geri dönmek için fazla geç kalmamasını dilemesini bekliyordu .       

      Oysa genç adamın beklentisinin tam tersine,kadın saçlarına değen dudakların kondurduğu son öpücüğe ,parmağındaki ince alyansı çıkartıp avuçlarına bırakarak karşılık  verdi.

      Beklenmeyen bu tepki karşısında  adam darmadağın olmuştu . Bu da ne demek oluyordu? Artık aralarındaki bağın son kalıntısı avuçlarındaydı . Oysa o hep susmuştu . Hissedebiliyordu gitmesini istemediğini ama o kadar emindi ki ondan kopamayacağından , yüz yıl da geçse bekler sanıyordu, gitmemesi için yalvaramamıştı belki ama gözleri her gece ağlamaklıydı ve bakışları yalvarıyordu .. Bekleyeceğini bilmek gitme kararını kolaylaştırmıştı , yalnızlığa alışır sanmıştı.
      Onu böylece ortada bırakıp giderken affedici olamamıştı genç kadın ve terk edilmeyi , bir gün dönüşünü umudederek yaşamaya mahkum  edilmeyi içine sindirememişti . O gidiyorsa , sevgisi , bağlılığı ve umutları da gidiyordu beraberinde . Bu odada kendinden sonra bırakabileceği hiç bir şey kalmamalıydı . Bu kadar kolay olmamalıydı.Böyle olmasını o istemişti . Madem ayrılığı seçmişti , parmağındaki alyansın da bir anlamı yoktu . Daha fazla duygularını ve onurunu hiçe saymasına izin veremezdi.Seçimini yapmıştı ve bir bedeli olmalıydı . Bu bedeli günlerdir uyumayarak  , sürekli onu bırakıp gittiğinde nasıl ayakta duracağını düşünerek ve nihayetinde ayrılma kararını alarak fazlasıyla ödemişti . Şimdi sıra ondaydı.
       Her şey birbirine girmişti .Üç dakika öncesine kadar gitmeyi kafasına koymuş adamın bütün planları bir anda alt üst olmuştu . Şu anda bu odadan çıkıp gitmesi demek sevdiği ve üç yılını tarif edilemez mutluluklarla donatan kadınını sonsuza dek kaybetmesi demekti . Ve en kötüsü ;  döndüğünde hayata  sıfırdan , yarım kalmış bir adam olarak başlama fikrine alışması gerekiyordu .
       Bu imkansızdı, onsuz bir hiçti . İnsana şansın bazen güldüğüne ve önemli olanın bu şansı değerlendirmekteki başarı olduğuna inanmıştı her zaman . Önünde ağlayan kadın onun hayatı boyunca sahip olduğu en güzel ve en doğru şeydi . Oysa onu bırakıp gitmeyi seçmişti ! Ne diyeceğini bilemiyordu , karşısındaki kadın kadar durgunlaşmıştı bir anda . Kadının  çenesini okşayarak , başını ve bakışlarını yerden kaldırmasını istedi .
      Hiç bu kadar kararlı olabileceği aklına gelmemişti , ayrılmak istiyordu . Sonsuza kadar kaybetmeyi göze almıştı . Ne derece haksız olduğunun farkında olduğu için ona kızamıyordu . Artık son bir karar vermek için sadece dakikaları vardı . Ya bu odadan son kez çıkıp giderek hayatının bir bölümüne sünger çekecek ve her şeyi burda bırakacak ya da tatlı bir hayalin peşinden koşmaktan vazgeçip sevdiği kadınla valizindeki eşyaları umutlarıyla birlikte ait oldukları yere yerleştirecekti. Bir an sendeledi ,  daha önce bu ayrılığın bir kumar olduğu gelmemişti aklına . Gittiği yerde onu nelerin beklediğini ve neler elde edeceğini bile bilmiyordu ama kaybedeceği her şey şu an bu odanın içinde onunla yüzleşmekteydi .
        İçeri girerken kapının yanına bıraktığı valizi getirerek yatağın üzerine bıraktı ve fermuarını açarak kıyafetleri bir bir valizden çıkartmaya başladı . Genç kadın anlamsız bakışlarla olanları izlemekteydi . Bir adama bir valizden çıkan kıyafetlere bakıyordu . Adam onun bu anlamsız bakışlarına ve merakına bir son vermek için büyük bir gülümsemeyle kadının gözlerinin içine baktı ve  dolabın kapaklarını açmasını istedi . Dün olduğu gibi ardına kadar açmasını …
    Her şey ne kadar ani olup bittiyse , yeniden aynı hızla kalındığı yerden başlanmalıydı . Bir hata yapmak üzereydi ama yapmamıştı . İki gün içinde iki kez seçim yapmak zorunda olduğu için biraz kafası karışmıştı ama affedilmekten başka bir şey düşünmüyordu .
        Genç kadının olup bitenleri anlaması bir hayli zor olmuştu .Gidişine ne kadar inanamadıysa şimdi vazgeçişine de o kadar inanamıyordu . Elleriyle gözlerini silip ,  adamın elindeki kıyafetleri alıp yatağın üzerine atarak  boynuna sarıldı daha once hıc cesaret edemedıgı gıbı…
       Bir uçurumun kenarından dönmüş olmanın sevinciyle , her şeye yeniden başlamanın heyecanı birbirine karışıyordu . Bır kaç saat oncesıne kadar nefesleri kesecek kadar daralan bu oda sımdı binlerce insanın kendi evrenını yaratmasına yetecek kadar büyüktü...

18 Mayıs 2012 Cuma

RASTLANTI

Arnavut kaldırımına çarpan yağmur taneleri yere her vurduğunda garip bir  sıçramayla,koşar adımlarla sert rüzgara karşı ilerlemeye çalışan adamın  koyu kahverengi pantolonunu  ıslatmaktaydı.

Aralık ayının 13. günü hava en büyük oyununu oynamıştı ona.Oysa sabah evden çıkarken kuru ayaza aldanıp şemsiyenin gerekli olabileceğini düşünmemişti.Şimdi bir  yandan rüzgara karşı siper almaya çalışırken bir yandan da takım elbisesini  iri  yağmur tanelerinden korumaya çabalıyordu .Gecenin boşalttığı caddeler henüz kalabalıklaşmamıştı.Meydandaki güvercinler ve kendisi gibi erkenden yollara düşen bir kaç kişiden başka kimsecikler yoktu etrafta . Soğuktan korumak için cebine soktuğu elleri mosmordu.Birazdan trene bindiğinde sıcacık kompartımanda nasıl ısınacağının hayali adımlarını daha da hızlandırmıştı.Aslında her gün aynı saatlerde , aynı caddelerden geçiyordu ama evi ve tren  garı arasındaki bu yol hiç bu kadar uzun gelmemişti.Yürü yürü bitmiyor diye geçirdi içinden.Rüzgar,attığı her iki adımdan birini geri itiyordu adeta.Zayıf cüssesi yola devam edebilmek için oldukça büyük bir efor sarf ediyordu .Gara geç kalması , treni kaçırması ve dolayısıyla işe geç kalması ; daha da kötüsü bu berbat havaya bir süre daha katlanması demekti.

Gara , trenlerin düdüklerini duyabilecek kadar yaklaştığında , sol elini cebinden çıkartarak güçlükle saate baktı ve derin bir nefes aldı , tam tamına on dakikası daha vardı ve bu süre trene yetişmek için  fazlasıyla  yeterliydi.

Gişelerden geçerek , ikinci kompartımana girip sol tarafta  pencere  kenarındaki koltuğa oturdu . Büyük maraton  sona ermişti. Soğuktan kaskatı kesilmiş ellerini cebinden çıkartarak pencerenin altındaki kalorifere doğru uzattı . Bu sabah yağmurdan etkilenen sadece kendisi degildi . Kompartımanda sadece bir kaç kişi vardı.

Etrafa bakarken  içeri sırılsıklam olmuş  iki genç bindi . Hafif bir tebessümle onlara bakarak iç geçirdi.Eminim ne dondurucu soğuk,ne korkunç rüzgar,ne de sağanak yağmur umurlarında değildir diye düşündü.

- Kız,koltuğunun altındaki kalın kitapların ıslanmasına engel olmak için onları koyu renkli paltosunun içine sokmuştu.Bir eliyle kitapların düşmesini engellemek için destek vermeye çalışırken , diğer eliyle çocuğun elini sıkı sıkı tutmaktaydı.Soğuğun yüzüne örttüğü kırmızı örtü bile yanaklarındaki iri çilleri saklamaya yeterli olmamıştı .Yanaklarındaki  çiller, yemyeşil gözleri ve gözlerini örtmemesi için, alnının hemen üstünden  parlak renkli bir tokayla tutturduğu kısacık  sarı saçlarıyla dikkat çekmeyecek gibi değildi.
Uzun boylu iri yapılı genç siyah bir atkıyla,yüzünün büyük bir kısmını gizlemişti.İlk işi nefes almasını güçleştiren atkıdan kurtulmak oldu.
Bir an için onları fazlaca izlediğini fark ederek kendi kendine öfkelendi . Başını tekrar pencereye doğru çevirerek  yağmuru izlemeye başladı . Tren henüz hareket etmemişti.

Sabırsızlıkla trenin hareket etmesini beklerken birden bire arka taraflardan bir bağırışma sesi ve onu takiben bir kargaşa belirdi .Neler olup bittiğini anlamak için  yerinden yavaşça yana doğru eğilip bir şeyler görmeye çalıştı .Aslında az çok tahmin edebiliyordu sorunun kaynağını . Öyle ya haftanın en az iki  günü orta yaşlı,göbekli, huysuz bir adam trende olur olmadık yerden hır çıkartırdı.Bu defa da , başrollerde onu görmek şaşkınlık yaratmamıştı .Bağrışmaların içeriğinden kompartımana girerken bir itiş kakış yaşandığı anlaşılıyordu . Huysuz adam söylene söylene arka tarafa doğru , kalorifere yakın bir koltuk olup olmadığına bakarak ilerliyordu . Nihayet zevkine göre bir yer bulup oturmuştu  ama oturması sesini kesmesi için yeterli olmamıştı . Kompartımandakilerin garip bakışları altında yüksek sesle söylenmeye devam ediyordu.

Kargaşa ve sükunet ikilemi içinde tren son düdüğünü de çalarak hareket etmiş ve yaklaşık iki saat sürecek olan yolculuk başlamıştı.

Raylardan gelen rutin sesler ve içerideki puslu havanın hipnotik etkisiyle ağzını kocaman açıp garip bir ses çıkaran yaşlı adamın yüzünde,herkesin ona baktığını görünce  utanmanın vermiş olduğu çocuksu bir ifade belirmişti ve sabahın o saatinde görülebilecek en insani  mimikler utangaç ihtiyarın suratındaydı.Elleriyle gözlerini ovuştururken birden ani bir hareketle elleri ikinci kez kükreyecek olan ağzına gitti ve elleriyle ağzını kapatarak bu defa utanç verici bir durumdan sıyrılmanın keyfiyle kollarını birleştirip uyuyklamaya devam etti ...

Yolculuk ne kadar uzun olursa olsun her sabah farklı insanları izleyip,onların gündelik konuşmalarına gizlice kulak misafiri olmak,yüzlerindeki ifadelerden hayatlarına ilişkin çıkarımlarda bulunmak ve en güzeli insanların düşünceleri hakkında yaratıcı tahminler üretmek son derece keyif vericiydi.Zaten iki saat boyunca insanları izlemek ve kitap okumaktan başka yapacak bir şey olduğu da söylenemezdi.Kompartımandakilerle diğer bir deyişle yaratıcılığına malzeme olan insanlarla havadan sudan bahsedip,gereksiz konularda sohbet etmek ona göre değildi.Biriyle uzun uzadıya sohbet etmeyeli de bir hayli olmuştu .Can sıkıcı muhasebe dosyalarıyla uğraşmaktan iş yerinde bile doğru dürüst iki laf edemez olmuştu.Yıllardır aynı can sıkıcı işle meşguldü.Kendine kalan zamanlarda ise insanlara kendini tanıtıp dostluklarını kazanmaya çalışmaktansa , kitaplarla haşır neşir olmayı seçmişti.Kitaplarla dostlukta kaybetme riski yoktu. Hem insanlar gibi saçma sapan sorular da sormuyorlardı.İşleri o kadar yoğundu ki bir kez olsun bile neden bu sıkıcı işi yapmak zorunda olduğunu kendine sormamıştı.Belki de cevabı kendisi de bilmediği için cesaret edememişti.Hayatı kısır bir döngüden ibaretti .Erkenden kalkılan sabahlar,uzun tren yolculukları,yorucu çalışma saatleri ve evde - işte kendisini yalnız bırakmayan yalnızlığı muhteşem bir bütün oluşturuyordu.

Karşısındaki üstü başı yırtık dökük gencin yerinde olmak bile onun için bulunmaz bir fırsat sayılabilirdi .Elleri nasırlıydı,saçları ağarmaya başlamıştı ama gözlerinde insanı şaşkına çevirecek bir yaşama sevinci vardı.Mutlu olmak için doğan ender insanlardandı o ve bunu anlamak için alim olmak gerekmiyordu,buğulu  kara gözlerine bakmak yeterliydi . Derin bir of çekerek kendi çıplaklığıyla örtünmüş  bir adam olarak başını öne eğdi.

 Yolculuğun ilk yarım saati sonrasında yaklaşılan istasyonda durup yeni simaları almak için tren yavaşlamaya başlamıştı.Günün bu saatlerinde istasyonda şehre giden bu treni bekleyenlerin sayısı bir kaç kişiyi geçmezdi .Az önce düşündüklerinden dolayı canı hala sıkkındı.Kapıya doğru dönüp herkesin yaptığı gibi  yeni gelenlere bile bakmadı.Gözlerini dışarıdaki belirsiz bir noktaya sabitlemiş öylece duruyordu.Ne bir şeye baktığı ne de bir şeyi izlediği yoktu.Sadece başı pencereye doğru çevrilmiş,gözleri uzaklara dalmıştı.

Kısa bir süre sonra gözlerini pencereden ayırıp siyah deri çantasının içine odaklayarak el yordamıyla yeni başladığı hikaye kitabını aramaya başladı.Çantada o kadar çok evrak vardı ki küçük siyah ciltli kitap adeta evraklar arasında yok olmuştu.Uzunca bir arayıştan sonra nihayet kitabı buldu  ve büyük bir zafer kazanma edasıyls kitabı ellerine alıp şöyle bir baktı.

Siyah  ciltli bu kitabı bir kaç gün önce ,  çalıştığı nakliye  şirketinin kütüphanesinden almıştı . Birbirinden ilginç hikayelerden oluşan 1929 baskısı eski bir kitaptı.Çoğu sözcüğün anlamı artık kullanılmıyordu bile  ama  cümlelerin gelişinden bu kelimelerin anlamını tahmin etmek bir bulmaca çözmek gibiydi ve kitaba ayrı bir heyecan katıyordu.

Son olarak okumakta olduğu hikayede , kendini tasvir edilen adamın yerine koyup bir an için de olsa onun gibi hissedebilmek için gözlerini kapatıp hayal etmeye başladı:

-Yemyeşil ağaçların kapladığı bir bahçenin en huzur verici köşesindeydi.Çok uzaklardan insanın ruhunu okşayan melodiler geliyordu kulağına,kafası bomboştu .Bir yandan  melodilere  dudaklarındaki ıslıkla eşlik ediyor bir yandan da üzerine yattığı bambu koltuğun minderlerine vurarak ritim tutturuyordu.Tam sıcacık  kahvesinden bir yudum almaya hazırlanırken,birden bire hayali kendisine doğru yaklaşmakta olan ayak sesleriyle dağıldı-

Gözlerini aralayıp , bakışlarını yavaş yavaş kendine doğru gelen adımların sahibine doğru yöneltti .Beklenmedik bir şekilde , yüksek ökçeli  bir  çift siyah rugan ayakkabıyla karşılaştı.Daha yukarı bakacak ; rugan ayakkabıların ve narin bacakların sahibiyle göz göze gelecek cesareti olmadığından birden irkilerek kaçamak bakışlarını tekrar dizlerinin üzerinde duran kitaba yöneltti.Şaşkındı,alelade bir adamla karşılaşmayı beklerken gizemli bir kadınla karşı karşıya gelmişti.Sabahın köründe bu kılıkla kim tren yolculuğu yapabilirdi?Bunu düşünüp varsayımlar üretimek az önce kafasında canlandırdığı hikayeden çok daha  ilginçti.Bu sebeple haylini darma dağın ettiği için ona kızamıyordu.

Kitap önünde,gözleri de kitabın üzerindeydi ama tek bir kelime bile okuyamıyordu.İkilemler içinde bocalarken gözlerini kitaptan yavaşça ayırıp başını kaldırarak karşısında oturan kadının  yüzüne kaçamak bir bakış attı.Beyaz tenli, siyah saçlı kadının ela gözleri onu  üç saniye içinde tarif edilmez ülkelere götürmüştü.Kalbi hızla atıyordu,elleri titremekteydi ve bir kez daha gözlerinin içine bakabilme  cesaretini  bulabilmek için tanrıya dua etmeye çoktan başlamıştı.Sabahın bu saatinde bu kadar alımlı ve iyi giyimli bir  kadının  bu trende ne işi var diye düşünmeye devam etti.O bir konuktu şüphesiz,daha önce ona bu trende hiç rastlamamıştı.

Kışın ortasında ılıman iklimlerden çıkıp gelen bu kadın nasıl da etkilemişti onu.Öyle ki kaçamak bir bakış elinin ayağına dolanmasına yetmişti.Hiç tanımadığı bir kadın saniyeler içinde , tek bir kelime etmeden ayaklarını yerden kesmişti.Belki ona bu tatlı duyguyu yaşatan insanı  hayatının sonuna kadar  bir daha hiç görmeyecekti.O hoş bir esinti gibi,aklını başından alıp götürerek geçip gidecekti , farklı  bir şey olması da beklenemezdi.Şekilden şekle  giren suratı,  onu bir saat sonra sonsuza kadar kaybedeceği düşüncesiyle asılmıştı.Elinde sadece bir saat ve onun ilgisini çekmek için işine yarayacak 'hiçbir şey ' vardı.Bu yalnızca bir rüya olabilirdi ve öyle de kalacaktı.Bu defa büyük bir kararlılıkla gözlerini tekrar önündeki kitaba doğrulttu.

Gözleri kitapta,aklı gizemli kadındaydı.Yirmi sekiz senelik yaşamı boyunca herhangi birine karşı böyle bir şey hissedebileceğini tahmin etmemişti.Sabahın altısından beri yaptıklarına bakılırsa her günden farklı bir gün değildi bugün ama farklı bir duygunun varlığını yaşamına kattığı için özeldi. Gizemli kadının biraz sonra trenden inip şehrin kalabalığına karışması ve onu bir daha görememesi bile umrunda değildi.O kadın farkında olmadan büyük bir iyilik yapmıştı . Tüm benliğini saran karamsarlıktan kısa bir süre içinde sıyrılır gibi oldu.Yalnız başına yaşadığı eve,zoraki tuttuğu muhasebe dosyalarına ve ailesine ait albümler dolusu hatıraya yeni bir şey eklenmişti bu sabah.Ona tekrar rastlayabilmeye dair bir umut...

Zaman zaman duygusuz olduğunu düşünürdü,ne hatıralar,ne yaşadığı ev ne de herhangi birini önemli saymamıştı bu sabaha kadar.Oysa şimdi yabancı bir kadın birden bire dünyanın en önemli insanı oluvermişti.Hayatında değer taşımayan her basit olgu da birazcık duyguyla tarifsiz anlamlar kazanabilirdi pekala..Kendini büyük bir yükün  altından kurtulmuş kadar hafif hissetti.  Birbirlerinin gözlerine coşkuyla bakan gençlerden,hala uyumakta olan ihtiyardan ve yaşama sevinci yüklü gençten ne farkı vardı. Aynı mekanda,aynı anı paylaşıyorlar ve anın tadını çıkarıyorlardı.Yaşam basit bir döngüden ibaretti belki ama en azından bu gerçeği her saniye zihinlerinde büyüterek hayatı çekilmez kılmıyorlardı.Onu farklı kılan ne rutin yaşamı ne de yalnızlığıydı.Sebep yalnızca kendisi ve keşfetmeyi başaramadığı duygusal ve düşsel zenginlikleriydi.

   O , Bütün bu çıkarımlarda bulunurken , tren son istasyona yaklaşmaktaydı.

   Kadın yavaşça yerinden kalkıp etekliğini düzelterek,inmek için kapıya doğru yöneldi.Trenin durmaya yakın sebep olduğu sarsıntılardan etkilenmemek için kapının yanındaki ince demirlere tutunmuştu.Trenin durmasını beklememesinden acelesi olduğu anlaşılıyordu.

 Oturduğu yerden kadına son bir  defa baktı.Demirleri sıkı sıkı tutan narin elleri de en az gözleri kadar etkileyiciydi.Trenden inip gitmesine fırsat vermeden,hemen ardından o da kapıya yöneldi,ona bir borcu vardı.Kapıdan çıkarken yüzünde sıcak bir tebessümle kadının kulağına doğru eğilerek ' teşekkürler ' diye fısıldadı ve bir şey sormasına vakit kalmadan trenden inip kalabalığa karıştı.Tatlı hayaller ve bir daha asla karşılaşmayacağını düşündüğü kadın istasyonda kalmıştı.

Genç  kadın şaşkınlıktan bir kaç saniye için olduğu yerde kaldı ve bir sebep aradı . Bulamamıştı..Sabah sabah çelimsiz bir adam anlamsızca teşekkürlerini sunmuştu . O ne yapmıştı ki , herhalde birine benzetti diye düşünerek merakını bastırdı.Sabah evden çıktığından beri garip olayların ardı arkası kesilememişti zaten.

 İlk işine,ilk günden geç kalmıştı . Kendisini işe kabul eden şehirdeki tek  nakliye şirketinde çalışmak büyük bir şanstı ve daha ilk günden şansını saçma sapan sebepler yüzünden tehlikeye atmıştı . Yapılacak en doğru şey daha fazla zaman kaybetmeden işinin başında olmaktı . Üzerindeki şık kıyafete aldırış etmeden, perondan hızlı adımlarla ayrılıp , yeni işinin heyecanıyla kalabalıkta kaybolan silüetlerden biri oldu…