12 Nisan 2014 Cumartesi
ÇOCUKLUK ANILARIMA DOZERLE GİRMİŞLER
Çocukluğumun geçtiği mahalle şimdilerde yangın yeri...Her geçişimde içimde tuhaf bir sızı bırakıyor. Hele en son Gülseren Teyze' nin evinin camlarının taşlanmış, kırık dökük harap halini gözünce kahroldum. Bu ev benim çocukluk anılarımın en süslü köşesindeydi. Ahmet amca devlet demir yollarında memur olarak çalışırdı. Evimizin tam karşısında, tren istasyonuna komşu, tek katlı, bahçeli bu lojmana bayılırdım. Dışarıdaki hayattan izole, şehrin orta yerinde kapalı bir kutu gibiydi. Mimarisi de çok sevimliydi. Bana okuduğum kitaplardaki, dağ köylerine dağılmış yapıların bu eve benzeyebileceğini düşündürürdü. Bahçesindeki taş su kuyusu ve alt kattan ahşap merdivenlerle çıkılan küçük çatı katıyla o dönem için oldukça enteresan bir evdi.
Bu evin bahçesinde kaç günüm geçti bilmiyorum. Kaç bayram el öpmeye, kaç bahar erguvanın gölgesinde evcilik oynamaya, kaç yaz dut aşırmaya ve kaç güz çatıyı okşayan dallardan ceviz toplamaya gittim kim bilir. Ama o ev hep orada, her sabah uyanıp pencereden baktığımda tam karşımdaydı. Baharın geldiğini erguvanın yeni patlamış fuşya filizlerinden anlardım. İçimi çocuksu bir sevinç kaplardı. Hala baharın en sevdiğim habercisidir erguvan.
Efsanevi Sirkeci-Halkalı banliyö hattını kaldırıp, Marmaray ile birleştirecekleri için, istasyonu yıktılar. Beraberinde lojmanın bahçe duvarları da sizlere ömür. Su kuyusu, ağaçlar ve ev çırılçıplak ortada kaldı. Gülseren Teyze'nin onca yıllık mahremiyeti hüzünlü bir şekilde ortalara döküldü. Üstelik alt geçit de yıkılınca, iki ana caddeyi bu bahçenin yanından geçen tozlu bir patikayla bağlamışlar, görüntü facia. Gerçi evin hali de içler acısı. Ne zaman yıkacaklar bilmiyorum ama birileri tutup camlarını taşlamış, çatısı çökmek üzere, üzülmemek elde değil.
O zamanlar bizim evimiz de salkım söğütlerin, rengarenk akşam sefalarının süslediği bir bahçe içindeydi. Babaannemin üçüncü kattaki evinin penceresine kadar uzanan dalların, rüzgarla salındığını hala dün gibi hatırlıyorum. Seksenlerin başında modernleşme hareketinden ilk nasibini alan, bizim güzelim bahçemiz oldu. Bahçeyi olduğu gibi yıkıp, evimizin ana kapısını kaldırımla sıfırladılar. Böylece evimizin önü koca bir cadde oluverdi. Ama evimizin değeri kat be kat artmıştı. Öyle söylenirdi, ne de olsa cadde üstü bir evdi artık.
Seneler boyunca evimizden bin bir türlü sebeple karşıdaki tren istasyonuna el sallandı. Bize gelen misafir, kapıya kadar değil, trene binene kadar uğurlanırdı. Tren durup kapılar açılana kadar karşılıklı el sallanırdı. Pazartesi sabahı, 06:50 treni bekleniyorsa hüzünlü bir veda olurdu. Keşke tren biraz daha gecikse diye düşünürken, uzaktan sesini duyup son kez bakardım el sallayan anneme. Bekle beni derdim, cuma akşamı yine bu istasyondan geri döneceğim nasılsa...
İstasyonun çıkışında sol tarafta, küçük bir lokanta vardı."Çardak Lokantası". Lokantanın sahibinin torunu ilkokulda sınıf arkadaşımdı. Sabahları uğradığımda beni zorla içeri davet eder, önüme koca bir tas çorba koyarlardı. Mis gibi kokardı. İstisnasız her cuma lokantanın önüne bir masa atılır, üzerine de iki ayrı koli yerleştirilirdi. Birinin içinde tuzlu bir atıştırmalık, kraker benzeri bir yiyecek, diğerinde ise bir paket gofret ya da kek olurdu. Mahalledeki çocuklar cuma günü beslenme çantalarını almaz, çardak lokantasına uğrayıp mutlu mesut okulun yolunu tutarlardı. Seksenli yıllarda bu küçük şeyler çocuklar için çok büyük mutluluk kaynağıydı. Bütün hafta cuma günü koliden çıkacak sürprizlerin heyecanı yaşanırdı. Diğer taraftan nasıl bir edepli dönemmiş ki, hiç bir çocuk hakkı olandan fazlasını almazdı, üstelik abur cuburlar bu kadar ulaşılabilir durumda değilken... Şimdilerde irili ufaklı , ucuz- pahalı bir sürü market ve envai çeşit ürün varken, açıkta bırakılacak bir kolinin uğrayacağı yağmayı düşünemiyorum.
İstasyonla birlikte, etrafındaki yapılar, dükkanlar da yerle bir edildi. Gazete bayisi, balıkçı, Aygaz Mustafa ve onlarca yıllık yaşanmışlık tuzla buz oldu. Bu yıkımlardan Çardak Lokantası da yakasını kurtaramadı. Eskiden çocukların uğrayıp, mutlu olduğu yerde bir otopark var. Arkadaki duvarda ise Nejat amcanın mutfağından geriye kalan bir kaç kırık fayans...
Alış veriş merkezlerinin henüz hayatımıza girmediği günlerde özel günler öncesi soluğu Bakırköy çarşıda alırdık. Bugün oğluma, annesinin annesiyle onun kadarken alış veriş yaptığı, yemek yediği yerlere gideceğimizi söyledim. İstanbul Caddesi üzerindeki ayakkabıcı döviz bürosu olmuş. Cadde üzeri eskisi kadar kalabalık ve caf caflı değil. Cumartesi günü istasyon girişi yanındaki lokantada boş masaları görünce şaşırdım. Annemin bana limonata aldığı yere girdik. Arka pencereden Bakırköy tren istasyonuna baktık. Aman ya rabbim, nasıl bir terk edilmiş, yok edilmişlik...Rayların geçtiği yerler balçıkla dolu. Kızıl kahve bir çamura bulanmış etraf. Yerdeki verev çizgili taşlar sökülmüş. Sirkeci-Halkala tabelası pas tutmuş. Issız, sessiz, bir başına...
Seksenlerden beridir epeyce modernleştik. Kentsel dönüşüm hız kesmeden devam ediyor. Kırsal yüzlü semtler talan edilip, beton yığınları dikilmeye devam ediyor. Rant uğruna İstanbul'un kalan tek tük doğal sahillerinden Ataköy'e onca protestoya, hukuksuzluğa karşın devasa bir otel dikildi. Vatana millete hayırlı olsun. Kazlıçeme'e sahiline dikilen iki bina İstanbul'un neredeyse her yerinden görülebiliyor. İki bin yıllık şehrin silüetinin canına okumuş vaziyette. Geçenlerde Ahmet Ümit de bir sohbette, tarihi yarımadaya doğru baktığında artık Sultan Ahmet Camii, Aya Sofya, Beyazıt Kulesi, Süleymaniye Camii ile birlikte şehrin genel görüntüsüne iki de gökdelen eklenmiş olduğundan duyduğu rahatsızlığı anlatıyordu. Üstelik bu hatta bırakın bu kadar yükseğini , bir başka yapı dahi yok. Şimdiye kadar yasaktı da ondan! Denize belli bir mesafe olması, belli bir kata kadar inşaat yapılabilmesi gibi kanunlar vardı. Hala da var belki ama kanunu nizamı takan mı var. Başbakana sordular; " Evet biraz yüksek olmuş, küstüm" dedi. Türkçesi, "İnşaat sahibi yakınım olur." Evleri, bağları yıkıp beton dikmekle kentleşmiş olmuyor şehirler. Birilerine peşkeş çekmek için siteler yapmakla, şehirli yaşama kavuşmuş olmuyor vatandaş. Bilakis İstanbul önceden daha medeni daha yaşanılası bir yerdi. Şimdi onca zorlamayla kentleştirmeye çalışılan şehir koskocaman bir köyden ibaret. Vatandaşlık bilinci, toplumsal sevgi, saygı dönüşüme kurban edildi. Bahçeleri yıkıp, yol yaptılar. Ormanları ezip geçtiler köprü yaptılar. Hatıraları söküp atıp Marmaray yaptılar...Yapmaz olsalardı.
11 Nisan 2014 Cuma
YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN TOPLU TAŞIMA
Hala telefona müzik yükleyebilmek için gerekli programı indiremediğim için, her sabah olduğu gibi klasik müzik dinliyorum. Ayılabilmem için ihtiyacım olan ritimler elbette ki bunlar değil. Bu yüzden etkisi artsın diye sesi sonuna kadar açık. Muhtemelen etraftakiler sabahın kör saatinde klasik müzik dinleyen gıcık insan diye homurdanıyorlardır içlerinden. Oysa ben de sabah sabah renkli radyo kanallarındaki sabah sohbetlerini, magazin dedikodularını dinleyip, bir kaç pop latin melodi ile perondan perona uçar adımlarla ilerlemek istiyorum ama nafile. Teknoloji fakiri olduğum için bir türlü telefonuma müzik indirilebilecek bir program yükleyemedim. Arada bir, yer üstü toplu taşımada en basit yoldan youtuba girip bir kaç şarkı dinliyordum ama şimdi akıllı telefon bile aptallaştı. Youtube deyince "youtube yok" yazıyor. Bu klasik müzik programını da denemek için DY yüklemiş sağ olsun. Yoklukta ilaç gibi geldi.
Aslı'nın toplu taşıma ile imtihanı çok eskiye dayanmıyor. Fakat yaşanmışlıklarım ve kısa sürede edindiğim tecrübeleri paylaşmadan edemedim. Bir kere trafik çilesinden, servis şoförüyle 35 sn. erken geldin, 40 sn geç kaldın dalaşmalarından, her gün güzergah üzerine yapılan manasız tartışmalara dahil olmaktan kurtuldum.
Arabayla gidip geldiğimde de dertler apayrı. Sabah telaşıyla telefondan trafik durumuna bak. Sabah trafiğine yakalanmamak için 06:30' da mı çıksam yoksa trafik geçtikten sonra 09:30 gibi mi gitsem ikilemiyle baş başa kal. Hem bu yol trafik durumuna da hiç güven olmuyor. Evden çıkarken sarı görünen yol - İstanbul'da yeşili kim kaybetmiş ki biz bulalım- bir de bakmışım ki hoop bir kaza, bir arıza sarı görüp sevindiğin yol oldu mu sana mosmor!
Bir de arabanın teknik sorumluluk kısmı var. İşte tam da benim sınıfta kaldığım ders. Geçenlerde yağmur kıyamet giderken birden sileceğim kırıldı. Ön cama patır kütür çarparken ne yapsam bilemedim. Otobanın orta yeri, trafik kabus, arabadan inemem mümkün değil. Neyse şirkete çok uzak değildim ve idare edebildim. Takıp yerine oturttuğumu sanırken dönüşte yine koptu ve bu sefer adios amigos diyerek ön camdan fırlayıp sonsuzlukta kayboldu. Tek silecekle kalakaldım. Sileceği çalıştırmasam eve gelemem, çalıştığı sürece garç gurç ön camın canına okuyor. Hasbin allah derken, arabadaki kirli bir çocuk çorabı kırık sileceğin ucuna bağlandı ve camı çizmesi geçici bir süreliğine önlenmiş oldu. Tabi görüntü çok komikti ama ne diyoruz mühim olan güvenli sürüş. Hikayemiz burada bitmiyor. Silecek çorap giyene kadar cam hayli çizilmiş, bir başka köşesinde de küçük bir çatlak oluşmuş. Ertesi gün ufak bir darbe alan ön cam çatladı. Şaka değil bildiğiniz bir köşesi dağıldı. Yine idareten işe öyle gittim geldim ama bunu yaparken aslında çok tehlikeli olduğunu ve ters bir durumda ön camın olduğu gibi kırılıp tuzla buz olabileceğini bilmiyordum. Hatta duyduğumda da geri dönmeye epeyce tereddüt ettim. Derken ön cam da değişti, artık silecekle camla bir işim olmaz, aksilikler bitti savulun şoför Nebahat geliyor derken yolda dikiz aynası kucağıma düşüverdi. Bu da nesi diye bakarken anladım ki ön camı değiştiren aklı evveller aynayı takmayı becerememiş. Göz alışkanlığı çok beter. Sürekli gözüm aynaya gidiyor, camda saçma bir noktaya bakış atıp devam ediyorum. Her seferinde de söyleniyorum. Arabaya da, trafiğe de, böyle bahtsızlığa da...Bir kaç gün dikiz aynasını park ettikten sonra makyaj aynası olarak kullanmak zorunda kaldım. İşime yaramadı dersem yalan olur.
Teknik sıkıntılar, trafik çilesi derken başka bir derdimiz daha var. Erkek sürücülerin bitmez tükenmez kadın sürücüyü ezikleme hevesleri! Kabul ediyorum biz kadınlar bazı mekanik konularda, teknik beceri gerektiren işlerde erkekler kadar başarılı olamayabiliriz. Ben kendi şoförlüğümü de çok beğeniyorum dersem yalan olur. Fakat kabahatli de olsalar beceriksizsin işte kadın şoför ne olacak deme fırsatını kesinlikle kaçırmıyorlar. Bire bir başıma gelen kısa bir diyalogdur ;
Cadde tek yön. Michael Knight ters yöne girmiş. Yolumu kesmiş, karşılıklı durmuşuz. Sahne bu kadar basit.
"Beyefendi,- lafın gelişi - afedersiniz ters yöne girmişsiniz burası tek yön"
"Abla ne dır dır ediyon burdan kamyon geçer."
Bir kere ben nerden senin ablan oluyorum, koskoca adamsın hadsiz. Geri alıp yol vermek yerine, o suratındaki sevimsiz sırıtışıyla bir de benimle dalga geçiyor. Kamyon bile geçermiş de ben geçmeye korkuyormuşum imaları. Bayan şoför oh elime düştü, hazır fırsat varken bir laf sokup rahatlasam diyor içinden besbelli. Dişlerimi sıkıp bir ya sabır daha çekip kamyonun bile geçeceği yoldan geçip gidiyorum. Ne halin varsa gör be adam. Biri sana ters yönde kafadan girerse görürsün gününü.
Neticede servisten de, arabadan da soğuduğum bir vakit toplu taşıma ile tanıştım. İlk başta müthiş acemiydim. Sonra sonra piri olmaya başladım ve "hayattan alınan dersler" başlığımın altına toplu taşıma tecrübelerimi ekledim.
* İstanbul kart, şart! Bilet alma stresi yaşamadan, ki yanlış araca bilet alıp geçemeyip geri dönüp başka bilet için kuyruk beklemişliğim var, hızlıca okutup turnikeden süzülüyorum . Üstelik bilet alabilmek için metal para bulundurma ya da cepleri çantaları telaşla karıştırma stresi de yok.
* Kart olması yetmez, dolması da gerekir. Es kaza kartınız boş ve akşam iş çıkış saatinde Mecidiyeköy, Gayrettepe ya da Taksim' den doldurmak zorundaysanız boşverin gitsin! Direk tek geçişlik bilet alıp, aradaki fiyat farkını da görmezden gelip kartın dolumunu daha ara bir saate ve mümkünse daha az işlek bir istasyona bırakın. Şahsen benim Levent'te 20-25 dk. beklemişliğim var!
* Mümkün olabildiğince en sondaki vagonlara yürümek, oturma ihtimalini % 30 arttırır. Türk halkı yürümeyi sevmediğinden istasyonda yürüyen merdivenden indiği yerde kalakalır. Orada bir insan silsilesi, bir güruh oluşur. En baştaki vagonlar ise nispeten az kalabalıktır. Eğer ki ilk duraktan biniyor ve son vagona kadar araç kalkar mı diye endişeleniyorsanız atlayın bir kapıdan, içeriden yürüyün sona doğru.
* Milletçe bizde inenlere yol verip, doğal olarak boşalan araca binmek gibi bir mantık kesinlikle yok. Sanırsınız ki ortada bir meydan savaşı var. Dışarıdakiler içeriden kimsenin çıkmasına müsaade etmeyecek, içeridekiler de dışarıdan kimseyi almayacak. Aynı anda zıt yönlere itişen insanlar. Sanırım bu benim toplu taşımadan en anlayamadığım şey. İlk başta sesimi yükselterek "yahu bir müsaade edin de inelim" diyordum, şimdilerde ortama ayak uydurdum. Baktım işe yaramıyor, ben de ineceğim zaman bir omuzumu öne uzatıp dışarıda bekleyen 300 Spartlı'ya karşı gardımı alıyorum. Çok şükür henüz hiç inmeyi beceremediğim olmadı.
* Eğer oturuyorsanız ve yanınızdaki kişi kelime avı ya da candy crush benzeri bir oyun oynuyorsa asla ve asla ipad ekranına bakmayın. Bir kez bile! Yok bir kez göz atayım derseniz yandınız. Yanınızdakinin gazetesini okumaktan beter. Kalan bütün yol boyunca adamı dürtükleyip "işte bakın tam şurda k-a-h-v-e-h-a-n-e " dememek için kendinizi zor tutarsınız. Hatta iş şu noktaya kadar geliyor, tecrübeyle sabittir :) " Of 9 harfli kelime söylesem mi acaba..Yok ya Avrupa'da olsa neyse de burda garip kaçabilir şimdi. Neyse belki de sinirlenir adamcağız sanane diye. Doğru ya banane "
* Canınız sıkılıyorsa insanları izleyip ya da dinleyip tahminlerde bulunun inanılmaz eğlenceli. Mesela bazen yürüyen merdivenlerde arkamdaki kişinin ses tonunda fiziksel özelliklerini tahmin etmeye çalışıyorum. "Hımmm kumral, gözlüklü, biraz tombiş" Tabi ki atıyorum. Ama her tutan detay beni gülümsetiyor. Ya da geçen sabah olduğu gibi karşımdakine bakıyorum. Biraz garip görünüyor. Pantolonun rengi bi tuhaf, ayakkabılarını üste para versem giyecek birini bulamam, o kadar enteresan. Bu da neyin nesi derken, inince sabit merdivenden koşarak çıkışını görünce anlıyorum. Bizden değil. Yabancı olması çok yüksek olasılık.
* Sonra filmlerde, dizilerde geçen toplu taşıma sahnelerine aldanıp, romantik hayaller kurmayın. Misal, ben geçen gece rüyamda Mehmet Günsür'ü gördüm. Uçakta, yan yana koltuklarda Brezilya' ya gidiyorduk. Sabah uyanınca anlattım, güldük geçtik. Ve yaklaşık bir saat sonra Metro ile Sanayi Mahallesine doğru yol alıyordum, yanımda pos bıyıklı amca vardı!
* Son olarak, hanımlar siz siz olun etek ya da elbiseyle asla ve asla neredeyse 60 derecelik açıyla uzanan uçsuz bucaksız merdivenlerden çıkmayın. Eğer ortalık tenhaysa yürüyen merdiven de tehlikeli olabilir. Direk engelli asansörüne yöneylin. Ne de olsa etek giymiş olmak taşıma için mağduriyet durumu sayılabilir, tereddüte gerek yok.
Not: Bahsi geçen deneyimler raylı sistem üzerine edinilmiş olup, Metrobüs , minibüs gibi tekerlekli araçlar için geçerli değildir :)
29 Mart 2014 Cumartesi
27 MART 2014 / İSTANBUL
Sevgili Ali,
Epeydir elim kâğıda kaleme uzanamıyor. İster yoğunluk diyelim, ister teknolojiye yenik düşmüş alışkanlıklar. Baksana bu mektubumu bile postacıya teslim etmektense, sanal ortamlarda paylaşıyorum seninle. Oysa senelerce az pul yalamadım. İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünün ana girişindeki tarihi kapının bir ayağı PTT ofisi olarak çalışıyordu. Ofisin en sıkı müdavimlerinden biriydim. Sürekli çantamda mektuplar, cebimde pullarla gezer, çevremdeki insanlara heyecanla mektuplarından, anlattıklarından söz ederdim. Bazen çok kıskanılırdın da haberin olmazdı. Gençlik aşklarımın hilafsız her biri seni uzaktan uzağa bir rakip gibi görürdü. Tanışma şansları da olmadığı için, uzaklardaki gizemli serseriydin onlar için. Mırıl mırıl söylenirlerdi. Yok efendim soyadımız da aynıymış. Eski kocam gibi kısaltmalı kaydediyormuşum telefona vs vs... Çocukluk işte. Gerçi şimdi geriye dönüp baktığımda hak vermiyor değilim. Kim bilir belki ben de olsam aynı tepkiyi verirdim. Bak neredeyse kırk yaşına geldik, evlendik barklandık, çoluk çocuğa karıştık hala da zerre değişmedi. Gözlerimi kapatıp düşündüğümde içimde hep sıcacık bir duygu oluyor. Çok acayip...Günün birinde hasta olsa ben bakarım diyorum. Canı bir şeye sıkılırsa ilk beni arasın diyorum. Tuhaf bir kıyamamazlık duygusu. Evlat gibi, kardeş gibi, dost gibi ama bir arkadaştan kesinlikle çok daha öte. Bazen ben de düşünüyorum neyini seviyorum ben bu adamın diye. İnan bulamıyorum :) ( şaka!) Çocukluk arkadaşım olman mı? Uzakta da olsak aslında hep çok yakın bazen en yakın olmuş olmamız mı? Büyürken birbirimize kattıklarımız mı? Bana öğrettiklerin mi? Yoksa seneler boyu sana çok hayran olup senin gibi biri olmak istemem mi ? Aslıda bütün bunları düşününce bile içimden gülmek geliyor. Çünkü Aslı hep bir heves peşindeydi, Ali ise akıl veren, sağduyulu, çoğu zaman müşkülpesent huysuz insan.
Fransızca öğrenmeye heves ettiğimde "Ben senin İngilizcene bile popomla gülüyorum," deyişin, bazı mektuplarda senin gibi şiirler yazmaya özenip beceremediğimde "kasetlerin arkasındaki sözlerin fotokopisini çekip yollasan daha iyi olur," diye hayallerimi alt üst
edişin, mektupların sonuna eklediğin "Zayıfla ama torik kıvamında değil palamut kıvamında ol," notların gerçekten paha biçilemezdi :)
İlk gençlik yıllarımızda geç saatlere kadar balığa çıkar, eski bir yeşil botun içinden mercanlara, isparozlara olta sallardık. Sırf azar işitmemek için yem toplarken balçığın içinde debelendiğimde şikayet etmez, oltaya taktığımız midyelerin sümüğe benzeyen halinin midemi bulandırdığından bahsedemezdim. Çünkü o çarşaf gibi denizin üzerinde salındığımız saatler hayatımın belki de en güzel, en dingin, en mutlu saatleriydi. Her şeye değerdi. Bir keresinde fırtınaya yakalanmış, evden epeyce uzağa sürüklenmiştik belki anımsarsın. Beni kıyıda bırakıp botu geri getirmeye çalışmıştın. O akşam başının üzerindeki botla geri dönüşünü ömrümce unutamam. Bu şapka sana çok yakışmıştı doğrusu :)
Okuldu, aşk meşk işleriydi, hayat kavgasıydı derken seneler su gibi akıp gidiverdi...Sen hiç söylemedin ama ben senin de beni çok sevdiğini bilirdim. Ali Ekinci bu, öyle kimseye saatlerini verip oturup mektup yazmaz. Anadolu parsından, yalı çapkınından, bir gün magazin sayfalarında düğün haberini almaktan korktuğu muhafazakar aşkından uzun uzadıya bahsetmez. O çok sarhoş olup, yerlere yapıştığımız gece iki elini birleştirip İzmir güzeli için ah çekerken beni yanına çağırmıştın. İşte aklının en yerinde olmadığı ve çok canın yandığı bir anda yanında beni görmek istemen çok içime işlemişti. Bak taaa seneler evvelinden gelen bir itiraf :) Kaldı ki o gece benim kendimi bile tanıyacak halim yokken bu detayı hafızama kazımışım. Bir de askere gitmeden evvel son konuşmamızda duygulanmıştın. Sesinin çatallı çıkışından anladım, hüzünlendim. İşte o da sana en çok sarılmak istediğim anlardan biriydi...
Geçmişten günümüze, ne değişti dersen değişen hiçbir şey yok diyemem. Lakin artısı var eksiği yok. Şimdi seni bütünleyen her şeyi de beraberinde seviyorum. Eşini, doğacak çocuklarını, anneni, kız kardeşini, babanı, teyzeni, inanmayacaksın ama enişteni bile :) Tuhaf bir biçimde ben kendimi hep o ailenin bir parçası gibi gördüm. Bir yaz günü sen yokken annenle ev oturması yaptık mesela Girit kurabiyesi yedik şahaneydi tadı damağımda. Sonra kardeşinle Karşıyaka'da dolandık. Her bir an benim için çok kıymetliydi. Bayramlardaki cümbür cemaat yemekleri hiç saymıyorum bile. İnsan ömründe kaç kişi için böyle bir bağ hissedebilir sorarım sana?
Ne vakittir aklımda olanları yazıyorum aslında, bir şekilde doğum günün bahane oldu. Epeydir blog var biliyorsun gerçi senin için çok tatmin edici olmayabilir bay ultra entelektüel ama ben bu bloğu çok seviyorum. Son zamanlarda ilham aldığım, yeniden yayınlamak istediğim şiirlerde, yazılarda çok izin var. Bütün bunlar için sana sonsuz minnettarım. Hele ki geçen akşam şu dizelere rastladım, alnımın orta yerinden vurulmuş gibi oldum. O kadar güzel ki o kadar olur!
Seninle ben
Kavuşması gibi
Çam kökleriyle tuzlu toprağın
Temmuz ayında
Adada...
Epeydir elim kâğıda kaleme uzanamıyor. İster yoğunluk diyelim, ister teknolojiye yenik düşmüş alışkanlıklar. Baksana bu mektubumu bile postacıya teslim etmektense, sanal ortamlarda paylaşıyorum seninle. Oysa senelerce az pul yalamadım. İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünün ana girişindeki tarihi kapının bir ayağı PTT ofisi olarak çalışıyordu. Ofisin en sıkı müdavimlerinden biriydim. Sürekli çantamda mektuplar, cebimde pullarla gezer, çevremdeki insanlara heyecanla mektuplarından, anlattıklarından söz ederdim. Bazen çok kıskanılırdın da haberin olmazdı. Gençlik aşklarımın hilafsız her biri seni uzaktan uzağa bir rakip gibi görürdü. Tanışma şansları da olmadığı için, uzaklardaki gizemli serseriydin onlar için. Mırıl mırıl söylenirlerdi. Yok efendim soyadımız da aynıymış. Eski kocam gibi kısaltmalı kaydediyormuşum telefona vs vs... Çocukluk işte. Gerçi şimdi geriye dönüp baktığımda hak vermiyor değilim. Kim bilir belki ben de olsam aynı tepkiyi verirdim. Bak neredeyse kırk yaşına geldik, evlendik barklandık, çoluk çocuğa karıştık hala da zerre değişmedi. Gözlerimi kapatıp düşündüğümde içimde hep sıcacık bir duygu oluyor. Çok acayip...Günün birinde hasta olsa ben bakarım diyorum. Canı bir şeye sıkılırsa ilk beni arasın diyorum. Tuhaf bir kıyamamazlık duygusu. Evlat gibi, kardeş gibi, dost gibi ama bir arkadaştan kesinlikle çok daha öte. Bazen ben de düşünüyorum neyini seviyorum ben bu adamın diye. İnan bulamıyorum :) ( şaka!) Çocukluk arkadaşım olman mı? Uzakta da olsak aslında hep çok yakın bazen en yakın olmuş olmamız mı? Büyürken birbirimize kattıklarımız mı? Bana öğrettiklerin mi? Yoksa seneler boyu sana çok hayran olup senin gibi biri olmak istemem mi ? Aslıda bütün bunları düşününce bile içimden gülmek geliyor. Çünkü Aslı hep bir heves peşindeydi, Ali ise akıl veren, sağduyulu, çoğu zaman müşkülpesent huysuz insan.
Fransızca öğrenmeye heves ettiğimde "Ben senin İngilizcene bile popomla gülüyorum," deyişin, bazı mektuplarda senin gibi şiirler yazmaya özenip beceremediğimde "kasetlerin arkasındaki sözlerin fotokopisini çekip yollasan daha iyi olur," diye hayallerimi alt üst
edişin, mektupların sonuna eklediğin "Zayıfla ama torik kıvamında değil palamut kıvamında ol," notların gerçekten paha biçilemezdi :)
İlk gençlik yıllarımızda geç saatlere kadar balığa çıkar, eski bir yeşil botun içinden mercanlara, isparozlara olta sallardık. Sırf azar işitmemek için yem toplarken balçığın içinde debelendiğimde şikayet etmez, oltaya taktığımız midyelerin sümüğe benzeyen halinin midemi bulandırdığından bahsedemezdim. Çünkü o çarşaf gibi denizin üzerinde salındığımız saatler hayatımın belki de en güzel, en dingin, en mutlu saatleriydi. Her şeye değerdi. Bir keresinde fırtınaya yakalanmış, evden epeyce uzağa sürüklenmiştik belki anımsarsın. Beni kıyıda bırakıp botu geri getirmeye çalışmıştın. O akşam başının üzerindeki botla geri dönüşünü ömrümce unutamam. Bu şapka sana çok yakışmıştı doğrusu :)
Okuldu, aşk meşk işleriydi, hayat kavgasıydı derken seneler su gibi akıp gidiverdi...Sen hiç söylemedin ama ben senin de beni çok sevdiğini bilirdim. Ali Ekinci bu, öyle kimseye saatlerini verip oturup mektup yazmaz. Anadolu parsından, yalı çapkınından, bir gün magazin sayfalarında düğün haberini almaktan korktuğu muhafazakar aşkından uzun uzadıya bahsetmez. O çok sarhoş olup, yerlere yapıştığımız gece iki elini birleştirip İzmir güzeli için ah çekerken beni yanına çağırmıştın. İşte aklının en yerinde olmadığı ve çok canın yandığı bir anda yanında beni görmek istemen çok içime işlemişti. Bak taaa seneler evvelinden gelen bir itiraf :) Kaldı ki o gece benim kendimi bile tanıyacak halim yokken bu detayı hafızama kazımışım. Bir de askere gitmeden evvel son konuşmamızda duygulanmıştın. Sesinin çatallı çıkışından anladım, hüzünlendim. İşte o da sana en çok sarılmak istediğim anlardan biriydi...
Geçmişten günümüze, ne değişti dersen değişen hiçbir şey yok diyemem. Lakin artısı var eksiği yok. Şimdi seni bütünleyen her şeyi de beraberinde seviyorum. Eşini, doğacak çocuklarını, anneni, kız kardeşini, babanı, teyzeni, inanmayacaksın ama enişteni bile :) Tuhaf bir biçimde ben kendimi hep o ailenin bir parçası gibi gördüm. Bir yaz günü sen yokken annenle ev oturması yaptık mesela Girit kurabiyesi yedik şahaneydi tadı damağımda. Sonra kardeşinle Karşıyaka'da dolandık. Her bir an benim için çok kıymetliydi. Bayramlardaki cümbür cemaat yemekleri hiç saymıyorum bile. İnsan ömründe kaç kişi için böyle bir bağ hissedebilir sorarım sana?
Ne vakittir aklımda olanları yazıyorum aslında, bir şekilde doğum günün bahane oldu. Epeydir blog var biliyorsun gerçi senin için çok tatmin edici olmayabilir bay ultra entelektüel ama ben bu bloğu çok seviyorum. Son zamanlarda ilham aldığım, yeniden yayınlamak istediğim şiirlerde, yazılarda çok izin var. Bütün bunlar için sana sonsuz minnettarım. Hele ki geçen akşam şu dizelere rastladım, alnımın orta yerinden vurulmuş gibi oldum. O kadar güzel ki o kadar olur!
Seninle ben
Kavuşması gibi
Çam kökleriyle tuzlu toprağın
Temmuz ayında
Adada...
İyi ki doğdun! İyi ki benim can dostum oldun.
Ali dedeye saygıyla...
Ali dedeye saygıyla...
8 Mart 2014 Cumartesi
BİR GÜN - EDINBURGH
Mr. Holmes, bu omzuma dokunan senin elin mi? İki dirseğimi piyanoya yaslamış, yetmişlik solistin gözlerine hayran hayran bakarken yanaklarıma değen nefes, etrafı ısıtan sıcaklık sana mı ait?
Edinburgh'da gün çoktan geceye dönmüş, gece sabaha kavuşmak üzere...Dışarıda hava demir gibi soğuk. Canımı acıtıyor. Buzdan yapılmış bir bıçak yüzümü kesiyor gibi. İçerisi ise fazlasıyla sıcak, sıcacık. Bu büyüleyici şehrin en mahrem yerindeyim. Turistik mekanlar bir bir tavaf edilip, bol bol hatıra fotoğrafı çektirilip, sıra yerel hayata karışmaya geliyor.Hep dediğim gibi benim yol hikayelerimin en heyecan verici kısmının başladığı yer işte tam da burası.
The Rose Street'de tesafüden uğranan ufacık bir pubda başlayan gece New Town' da bir piyano barda İskoç gençliğine karışarak devam ediyor. Piyanonun diğer tarafında kızıl saçlı bir genç, altın kaplama düğmeli blazer ceketinin içine giydiği kolalı beyaz gömleğinin düğmelerini açmaya başlıyor teker teker. Yüzünde arsız bir gülümseme ile. Ellerimle gözlerimi kapatıp devam etme diye işaret ediyorum. Kafamdan geçenler ise çok net. " Ah deli oğlan üstünü büsbütün soyunsan ne olur, altında pileli etek var." O sırada Mr. Holmes yanıma sokulup fısıldıyor. " Sanırım tam zamanında geldim". Yorum yapmadan gülümsüyorum. Bu gece kahramanım olmaya gönüllü görünüyor.
Arada bir tüm ciddiyetiyle aromatik bir koku yayan piposundan acemi nefesler çekip, kumral dalgalı saçlarını sağ eliyle geriye atıyor. Daha önce gördüğüm hallerinden çok farklı. Öncekiler mi gerçek değildi, yoksa yanıbaşımda duran mı aslı, asla öğrenemeyeceğim. Fakat emin olduğum tek bir şey varsa, bu gece bana eşlik eden centilmen Sherlock Holmes'ün en sevimli hali. Diğer taraftan alışılagelenden farklı olmayan tarafları da var. Yüzünden her daim eksik olmayan gülümsemesi ve derin gamzeleri yerli yerinde duruyor. Yine ele avuca sığmıyor. Tam olarak bir varmış bir yokmuş misali bir adam. Şimdi burada ama kim bilir ne vakit kayıplara karışıp, bilmem kaçıncı yüzyılda, dünyanın hangi köşesinde tekrar karşıma çıkacak.
Gecenin akışındaki tuhaflığa rağmen Floransa' da Dante ile rastlaşmak ne kadar normalse, Edinburgh' da onunla denk gelmek o kadar doğal görünüyor.
Gün ağarmak üzere. Veda etmeden önce yorgun piyanist son kez gözlerime bakarak gülümsüyor. Ben de usulca başımı sallıyorum. O, benim zamanı yavaşlatmak, filmi ağır çekime almak istediğimin farkında ben de farkında olduğunun farkındayım. Böylece küçük bir işaretle anlaşıveriyoruz.
Çıkışta otele kadar eşlik etmesini rica ediyorum. Ne de olsa onun memleketi sayılır. Bir taraftan da hem ters yönden gelen arabaların altında kalmaktan hem de mosmor bir ışıkla aydınlatılmış kalenin ve mezarlıkları çevreleyen taş duvarlarIn gölgesinde yürümekten ürküyorum. İçimde tuhaf bir korku var. Yersiz, sebepsiz. Kalbim hızlı çarpıyor. Koluna giriyorum, ana caddeye yöneliyoruz. Gizemli bir adam vesselam. Şaşılacak şey değil elbet, yüzyılların casusu. Bazen romantik bir serseri, bazen aksi çekilmez bir adam.
Karşılıklı teşekkür, nazik bir kaç cümleden sonra kara gözleri parlıyor. Ayrılırken Holmes' dan beklenen o kurnazca düşünülmüş soruyu nihayet soruveriyor.
"Söyle bakalım bir dudağın dokunabileceği en güzel nokta nedir?"
Sağ yanağımı uzatıp iyi geceler dilerken kulağına fısıldıyorum :
" Cevabım basit. Kişiden kişiye değişir. Daha fazlasını öğrenmek istersen bir sonraki bölümü beklemelisin."
8 Şubat 2014 Cumartesi
MADAM DESPINA MEYHANESİ
Çarşamba akşamları kaçamak yapmak gibisi yok.Hele ki evde bekleyen yoksa,dostlarla sözleşilmiş ve yeni bir mekan keşfedilecekse değmeyin keyfime.
Ne zamandır methini duyup bir kaç araştırma yapdıysam da bir türlü Madam Despina'nın meyhanesine konuk olma fırsatım olmamıştı.Sevgili Ömer gidelim deyince hiç ikiletmedik doğrusu.Bir kere milli içkimiz rakı candır.Bazıları sabaha kadar tepinip ayrandır ayran dese de ahmaklıklarına güler geçerim.Sonra meyhane kültürü bambaşka bir şey,Despina'da bir kez daha anladım.Şimdilerde meyhane denince fiks menüye anlaşılan,yarı pop yarı alaturka yüksek sesli müzikler ve çok renkli süslü mekanlar geliyor akla.
Despina'yı belki de en çok bu yüzden sevdim.Kalabalıkları,gürültüyü,kötü müziği ve tatsız yemekleri sevmediğim için...Kurtuluş son durakta olabildiğince mutevazı,tek katlı gecekonduya benzer bir yapı.Küçük bir bahçesi var.Yaz mevsiminde masalar bahçeye asma altına kuruluyormuş.Mekanın içi de son derece gösterişsiz ama bir o kadar da sıcak.Girince bir ruhu olduğunu,insanların buraya iki tek atıp sohbet etmeye geldiğini anlayabiliyorsunuz.Fakat peşin peşin söylemek gerekirse,kapıda vale,masanın etrafında dört dönen garsonlar olsun şekil şemal benim için önemli diyenelere göre bir yer değil.Tam tersine süslü bir pakette bir kutu kibrit sunmuyor.Oldukça yalın bir sunumla mezenin de, yemeğin de hakkını veriyor.Diğer taraftan fiks menü denen sistemi sahiden sevmiyorum.Ben neyi seviyorsam onu sipariş etmek isterim.Bazen üç,bazen beş çeşit olur.Masada çatal uzatmadığım sekiz çeşit şişirme mezeyi neyleyim.Mezeleri sahiden lezzetli.Bir kere rakıya girizgahta eşlik eden beyaz peynir çok iyi.Çoğu mekanda kireçten bozma peynir servis edilir.Hatta biz peyniri çok sevdiğimiz için ikiledik.Haydari,patlıcan salatası gibi her sofranın olmazsa olmazları da gayet başarılıydı.Esas sükseyi ciğer yaptı.Zaten ciğeri meşhurmuş.Tek kelimeyle müthişti!Meral Okay'ın şiirinde,Sezen Aksu'nun şarkısında dile geldiği gibi topik mezesi favorilerden biri.İlk kez tattım ama benim damak tadıma çok uymadı.Yine de deneyin,hatrı kalmasın derim.
Kur masayı madam Despina
Kirli beyaz muşamba örtüleri ser
Çek sediri asmanın altına
Yanında bir ince "MÜZEYYEN ABLA"
Yine mi güzeliz, yine mi çiçek
Hamdolsun .
Tazemi bitti topik ..
Canın sağolsun .
Ama yine mi güzeliz, yine mi çiçek
Hamdolsun .
Altınbaş kadehe yağ gibi dolsun
Gece çok genç arzular şelale
Haber etsek o yare
Gelse bomonti'den şereflendirse
Biz olsak tayyare .!!!
Kirli beyaz muşamba örtüleri ser
Çek sediri asmanın altına
Yanında bir ince "MÜZEYYEN ABLA"
Yine mi güzeliz, yine mi çiçek
Hamdolsun .
Tazemi bitti topik ..
Canın sağolsun .
Ama yine mi güzeliz, yine mi çiçek
Hamdolsun .
Altınbaş kadehe yağ gibi dolsun
Gece çok genç arzular şelale
Haber etsek o yare
Gelse bomonti'den şereflendirse
Biz olsak tayyare .!!!
Akşam boyunca masaları bir kaç kişilik küçük bir çalgı heyeti dolaşıyor.Usulca sokulup istekeleri çalıyorlar.En sevilen şarkılar istenip,eşlik edildikten sonra adabıyla ayrılıyorlar.Elbette "Bir kızıl goncaya benzer dudağın" Despina'da da es geçilmiyor.
Ben bu meyhaneyi çok sevdim.İlk fırsatta tekrar gidip,havalar yaza döndüğünde asma altı bir masaya kurulmanın planlarını yapmaya çoktan başladım bile...
Ve tabi ki paylaşım ve bu çok keyifli akşam için Ömer Eravcı'ya teşekkürü bir borç bilirim :)
28 Ocak 2014 Salı
NEZAKET HANIM
Nezaket Hanım oturduğu yerde burnundan soluyor. İçin için birazdan yapacağı kötülüğe hazırlanmakta...
Oysa ki iyilik onun hayatında en fazla önemsediği şey. Komşularına yardım etmeyi, sokak kedilerini beslemeyi, mahalleden geçen çocuklara şekerleme vermeyi seviyor. Öyle ya herkes bir başkasını zerre kadar mutlu etmeye çalışsa dünya şahane bir yer olurdu. Basit ve keyifli bir hayattan daha fazlasını istemek ve bunun için kendini yiyip bitirmek ahmaklık diye düşünüyor. Hele ki son iki gündür yaşadıkları ona sağlıktan başka her şeyin önemsiz olduğunu bir kez daha anımsattı. Herkesi kasıp kavuran o korkunç virüs ona da bulaştı. Günlerdir ateşi bir çıkıp bir iniyor. Bir gün ayaktaysa iki gün yatakta. Bütün vücudu dayak yemiş gibi sızlıyor. Daha da kötüsü bugün kafası kazan gibi bir halde uçağa binmek zorunda. Uzun zamandır istediği o seyahate çıkmak için emekli maaşlarından arttırıp satın aldığı bilette erteleme yapılamıyor. Neyse ki gittiği yerde eski bir dostunun misafiri olacağı için içi biraz da olsa rahat. Şİmdilik tek derdi bu lanet mikropları bir başkasına bulaştırmadan yolculuğu atlatmak.
12D numaralı koltuğa doğru usul usul ilerlerken, körükten beri takip etmekte olduğu orta yaş üzeri bir grubun baş üstü dolaplarda yer bulabilmek için etraftakilere söylendiklerini duyuyor. Bekleme salonundan beri istemeden de olsa sohbetlerine kulak misafiri olduğu için artık içindeki sesi bastıramıyor.
"Bunları gören de bir şey zanneder. Bir kaç yüz dolar ucuz olacak diye binlerce dolarlık çaput parçaları için dünyanın yoluna giden, etrafla zerre kadar ilgilenmeden birbirlerine aldıkları eşyalardan bahseden alış veriş budalaları."
Üstelik tüm uçuş personeli, etraftaki herkes onların emrine amade olmak zorunda. Kibar görünümlü hanımefendinin kocaman logolu çantasına yer ayrılmadıysa vay o uçuş ekibinin haline. O anda ne hanımlık kalıyor ne asalet. Sadece personel mi, aynı dolapları kullanan genç bir delikanlı da sivri dilli hanımlardan nasibini alıyor.
" İnsan gibi yerleştir evladım, yan yana koyulmaz bak benim çantam eziliyor! "
Nezaket Hanım bir şey söyleyip hır çıkartmamak için kendini zor tutuyor. Zaten üç beş cazgırla birden baş edecek hali yok. Bir an evvel kafasını yastığa gömüp uyumanın telaşında. Yine de bir şey söyleyemiyor olmak içini kemiriyor. Ah birileri çıkıp da şunların ağzının payını veriverse!
Tam herkes yerleşti derken, içeriye koridorda güçlükle ilerlemeye çalışan bir kadın giriyor. O kadar şişman ki, cüssesi tüm koridoru kapladığı için yerlerinde oturmakta olan yolculara verdiği rahatsızlıktan dolayı mahcup oluyor. Yanakları al al. Gözlerinden yaşadığı endişe o kadar belli oluyor ki Nezaket Hanım ona acıyor. Kim bilir ne sıkıntısı var zavallının. Bu kadar irileşebilmek için mutlaka bir ilaç tedavisi görmek ya da hormon bozukluğu olması lazım diye düşünüyor içinden. Görüntüsünden ziyade, insanların alaycı bakışlarıyla karşı karşıya kaldığı için yaşadığı yaşadığı utanç yüreğini sızlatıyor. Derken koridorda trafik sıkışıyor ve kadıncağız tam da bizim aksi hanımların koltukları arasında duraksıyor. Asyalı olduğu her halinden belli olan yolcu için, türkçe bilmiyor olmasının da cesaretiyle çekiştirmeler başlıyor.
" Şehnazcığım ıslak mendilin var mı? Leş gibi kokuyor bu."
"Ay dur bakıyorum hemen ay kokar tabi o kadar kiloya "
" Vallahi bayılacağım boğa gibi nefes alıyor suratıma suratıma "
" İdare ediver ayol bunun yanına oturacak zavallı ne yapsın "
"Hahahah doğru diyorsun yazık böyle şanssızlık olmaz tabi"
İşte Nezaket Hanım o esnada tüm nezaketini bir tarafa bırakıp, hızla ayağa kalkıyor. Bu refleksi kaçırmak olmaz! Yukarıdan bir şeyler alacakmış gibi yüzünü arka sıraya doğru dönüp, son iki haftanın en içten, en sulu ve en yüksek sesli hapşuruğunu patlatıyor. Tam da Şehnaz Hanım'ın suratına eğilerek. Hapşuruğun sesi uçağın sonundan bile duyulurken, tek bir kişiden bile çok yaşa temennisi gelmiyor. Herkes şaşkınlıkla Şehnaz Hanım'ın büyümüş gözlerine bakarken, Nezaket Hanım olabilecek en yumuşak ses tonuyla özür diliyor.
" Üstünüze afiyet domuz gribi olmuşum da. Kaç haftadır atlatamadım. Doktorumun sıkı tembihi var, aksırık tıksırık geldi mi tutmayacaksın diye. Kusuruma bakmayın. Bir kaç gün vitamin alın,k endinizi kollayın şimdi sizin vebalinizi aldım gibi oldu, hay allah "
Şehnaz Hanım sinirinden kıpkırmızı kesilmiş vaziyette, tek kelime dahi edemiyor. Bir an evvel yüzünü yıkamak için yerinden fırlayıp, tuvalete doğru koşuyor.
Nezaket Hanım mikroplarını hiç bu kadar sevmemişti. Artık gönül rahatlığıyla koltuğuna kurulup renkli rüyalara dalabilir...
Oysa ki iyilik onun hayatında en fazla önemsediği şey. Komşularına yardım etmeyi, sokak kedilerini beslemeyi, mahalleden geçen çocuklara şekerleme vermeyi seviyor. Öyle ya herkes bir başkasını zerre kadar mutlu etmeye çalışsa dünya şahane bir yer olurdu. Basit ve keyifli bir hayattan daha fazlasını istemek ve bunun için kendini yiyip bitirmek ahmaklık diye düşünüyor. Hele ki son iki gündür yaşadıkları ona sağlıktan başka her şeyin önemsiz olduğunu bir kez daha anımsattı. Herkesi kasıp kavuran o korkunç virüs ona da bulaştı. Günlerdir ateşi bir çıkıp bir iniyor. Bir gün ayaktaysa iki gün yatakta. Bütün vücudu dayak yemiş gibi sızlıyor. Daha da kötüsü bugün kafası kazan gibi bir halde uçağa binmek zorunda. Uzun zamandır istediği o seyahate çıkmak için emekli maaşlarından arttırıp satın aldığı bilette erteleme yapılamıyor. Neyse ki gittiği yerde eski bir dostunun misafiri olacağı için içi biraz da olsa rahat. Şİmdilik tek derdi bu lanet mikropları bir başkasına bulaştırmadan yolculuğu atlatmak.
12D numaralı koltuğa doğru usul usul ilerlerken, körükten beri takip etmekte olduğu orta yaş üzeri bir grubun baş üstü dolaplarda yer bulabilmek için etraftakilere söylendiklerini duyuyor. Bekleme salonundan beri istemeden de olsa sohbetlerine kulak misafiri olduğu için artık içindeki sesi bastıramıyor.
"Bunları gören de bir şey zanneder. Bir kaç yüz dolar ucuz olacak diye binlerce dolarlık çaput parçaları için dünyanın yoluna giden, etrafla zerre kadar ilgilenmeden birbirlerine aldıkları eşyalardan bahseden alış veriş budalaları."
Üstelik tüm uçuş personeli, etraftaki herkes onların emrine amade olmak zorunda. Kibar görünümlü hanımefendinin kocaman logolu çantasına yer ayrılmadıysa vay o uçuş ekibinin haline. O anda ne hanımlık kalıyor ne asalet. Sadece personel mi, aynı dolapları kullanan genç bir delikanlı da sivri dilli hanımlardan nasibini alıyor.
" İnsan gibi yerleştir evladım, yan yana koyulmaz bak benim çantam eziliyor! "
Nezaket Hanım bir şey söyleyip hır çıkartmamak için kendini zor tutuyor. Zaten üç beş cazgırla birden baş edecek hali yok. Bir an evvel kafasını yastığa gömüp uyumanın telaşında. Yine de bir şey söyleyemiyor olmak içini kemiriyor. Ah birileri çıkıp da şunların ağzının payını veriverse!
Tam herkes yerleşti derken, içeriye koridorda güçlükle ilerlemeye çalışan bir kadın giriyor. O kadar şişman ki, cüssesi tüm koridoru kapladığı için yerlerinde oturmakta olan yolculara verdiği rahatsızlıktan dolayı mahcup oluyor. Yanakları al al. Gözlerinden yaşadığı endişe o kadar belli oluyor ki Nezaket Hanım ona acıyor. Kim bilir ne sıkıntısı var zavallının. Bu kadar irileşebilmek için mutlaka bir ilaç tedavisi görmek ya da hormon bozukluğu olması lazım diye düşünüyor içinden. Görüntüsünden ziyade, insanların alaycı bakışlarıyla karşı karşıya kaldığı için yaşadığı yaşadığı utanç yüreğini sızlatıyor. Derken koridorda trafik sıkışıyor ve kadıncağız tam da bizim aksi hanımların koltukları arasında duraksıyor. Asyalı olduğu her halinden belli olan yolcu için, türkçe bilmiyor olmasının da cesaretiyle çekiştirmeler başlıyor.
" Şehnazcığım ıslak mendilin var mı? Leş gibi kokuyor bu."
"Ay dur bakıyorum hemen ay kokar tabi o kadar kiloya "
" Vallahi bayılacağım boğa gibi nefes alıyor suratıma suratıma "
" İdare ediver ayol bunun yanına oturacak zavallı ne yapsın "
"Hahahah doğru diyorsun yazık böyle şanssızlık olmaz tabi"
İşte Nezaket Hanım o esnada tüm nezaketini bir tarafa bırakıp, hızla ayağa kalkıyor. Bu refleksi kaçırmak olmaz! Yukarıdan bir şeyler alacakmış gibi yüzünü arka sıraya doğru dönüp, son iki haftanın en içten, en sulu ve en yüksek sesli hapşuruğunu patlatıyor. Tam da Şehnaz Hanım'ın suratına eğilerek. Hapşuruğun sesi uçağın sonundan bile duyulurken, tek bir kişiden bile çok yaşa temennisi gelmiyor. Herkes şaşkınlıkla Şehnaz Hanım'ın büyümüş gözlerine bakarken, Nezaket Hanım olabilecek en yumuşak ses tonuyla özür diliyor.
" Üstünüze afiyet domuz gribi olmuşum da. Kaç haftadır atlatamadım. Doktorumun sıkı tembihi var, aksırık tıksırık geldi mi tutmayacaksın diye. Kusuruma bakmayın. Bir kaç gün vitamin alın,k endinizi kollayın şimdi sizin vebalinizi aldım gibi oldu, hay allah "
Şehnaz Hanım sinirinden kıpkırmızı kesilmiş vaziyette, tek kelime dahi edemiyor. Bir an evvel yüzünü yıkamak için yerinden fırlayıp, tuvalete doğru koşuyor.
Nezaket Hanım mikroplarını hiç bu kadar sevmemişti. Artık gönül rahatlığıyla koltuğuna kurulup renkli rüyalara dalabilir...
9 Ocak 2014 Perşembe
USTALARA SAYGI
Eğilip akşamları hüzünlü bir ağ salarım okyanus gözlerine
Kaybolur yüreğinin en derin yerinde çırpınan kimsesizliğim
Boğulan bir adam halinde...
Suskun dudaklarına derin izler bıraktım
Dalgalarla yıkanır bir fenerin dibinde
Ve ben ;
Eğilip akşamları hüzünlü bir ağ salarım şu zavallı denize
Gece kısrağını sürer dört nala
Mavi başaklar saçıp kumsallar üstüne...
Ezbere bildiğim iki şiirden biri olması itibariyle kıymetli. Hem de çok!
Biri Yannis Ritsos'un "Yalınlığın Anlamı" şiiri ki defalarca paylaşmışlığım vardır. Diğeri de Ritsos'la tanıştıran, sevdiren, zorla ilgi alanıma sokan bir arkadaşımın yukarıdaki şiiri. Şimdi tekrar tekrar okuduğumda, iki şiirin de tarzı benzer gibi görünse de aslında verdikleri tat çok farklı. Kesinlikle bambaşka.
Ritsos düz cümlelerin, basit deyişlerin ve çoğu zaman ters köşelerin şairi. Her durumda insanı bir satırla, bazen onlarca dize içindeki bir kelime ile vuruyor. Dannn diye, iki kaşının tam da orta yerinden. Ritsos kitaplarımda sayfalar, altı çizili bir kelime ya da söz dizinleri ile dolu. O noktaya kilitlenmişim demek ki. Unutmamak için boyamışım. Bir şiir bütün olarak sevilir ama bazı deyişler, mümkün olabilse şair ile bir yerlerde rastlaşıp bir kahve ikram etme isteği yaratır. "Kendi çıplaklığıyla örtünen" bir adamdan bahseder mesela. Ya da basit bir el sıkışmada "Rüzgarın avuçları arasında sıkıştığını" söyler. O an durup yeniden okur insan, içinden vay be diyerek! Yazmaya, şairliğe özenenler için hem müthiş bir haz hem de tuhaf bir iç sızısıdır aynı zamanda."Ben nasıl düşünemedim bunu" serzenişidir içten içe...
İşin bir de tercüme boyutu var. Tercüme edilen bir şiir, orijinal tadı ne kadar yansıtabilir noktasında yunancadan çeviride Cevat Çapan'ın önünde saygıyla eğiliyorum. Kitap seçiminde yayınevinden çok tercüme eden kişi ön plana çıkıyor. Aynı şairin, aynı şiirini iki farklı tercüme ile okumak arasında dağlar kadar fark var. Aynı duyguyu yansıtabilmek müthiş zor, kabul ediyorum. Ama şu da bir gerçek ki tercümedeki başarı şiiri sevdirebilmek açısından çok önemli. Türk edebiyatında bile lise dönemlerinde "şair burada ne anlatmak istedi" gibi bir sorunsal varken, tercümanın başka bir lisanda bunu en yalın hali ile aktarması maharet ister.
Fransızca tercümeler için ise şanslıydım. Senelerce Aslı Tunç adına tercüme edildiği belirtilen notlarla süslenmiş Prevert şiirleri doldu posta kutuma. Madem onu da anmış olduk kısa bir şiiri ile bu geceyi noktalayalım.
"Paris at Night"
Üç kibrit çaktım karanlıkta arka arkaya
Birincisi yüzünü görmek için toptan
İkincisi gözlerini görmek için
Üçüncüsü ağzını görmek için
Sonra kararttım dünyayı
Hatırlamak için bütün bunları
Kollarımda sıkarak seni.
Birincisi yüzünü görmek için toptan
İkincisi gözlerini görmek için
Üçüncüsü ağzını görmek için
Sonra kararttım dünyayı
Hatırlamak için bütün bunları
Kollarımda sıkarak seni.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)