23 Temmuz 2014 Çarşamba

SALI SALLADI



Midemde koskocaman bir taşla geçirdiğim bilmem kaçıncı kara salılardan biri daha. Birazcık neşelenmek için oraya buraya koşturuyorum deli danalar gibi, ama yok olmuyor. O kasveti, üzerimdeki tonlarca yükü sıyırıp atamıyorum.

Dönüp dolaşıp, ofisteki otomatın önünde alıyorum soluğu. Eğer nestle damak da bu işi çözemezse vay halime! Bozuklukları atıyorum, çikolatamı bekliyorum. Hoop, bir de bakıyorum ki en köşedeki banta yapışıp kalmış. Bir türlü düşmüyor. Ağlamaklı bir haldeyim. Neyse ki sevgili kahramanım koşup otomatı şöyle bir sallıyor ve bir yudumcuk endorfin kaynağıma kavuşuyorum.

Derin derin nefes alıyorum. Kafamı dağıtmak için alakasız şeyler düşünmeye çalışıyorum. Etkisi maksimum beş dakika sürüyor. Sonra oğlumu arıyorum. Enerjisi telefondan çıkıp, odaya doluyor. Tıpkı benim gibi hızlı hızlı konuşuyor. Bütün gün sokaktaki pet şişeleri toplayıp eve getirmiş.

"Neden?" diyorum.

" Plastikler bin yılda yok oluyor senin haberin var mı" diyor.

İşte bu cümle, beni bugün gülümseten tek şey.

Bir müddet sonra Ege'den bir tutam nefese ihtiyacım var derken, mesaj kutuma deniz kenarında fotoğraflanmış, oltanın ucunda sallanan bahtsız bir kaya balığının görüntüsü düşüyor. Tam da o anda kumsaldaki esintiyi tenimde hissediyorum. Bir kaç saniyeliğine de olsa denizin tuzu dudaklarımı yakıyor. İşte o an sıkıntım biraz daha depreşiyor. Uzaklar hep mi uzak olur arkadaş!

Ah benim delişmen hızırım, ne vakit ihtiyacım olsa yanı başımdasın. Dediğin gibi aslında asla yalnız yürümüyorum bu hayatta. Bir şekilde bir omuzum hep sana yaslı. Ağlamaklı arıyorum, dertleşiyoruz uzun uzun. Üzgünüm diyorum, alayına küfrü basıyorsun. Senin bu ayarsız hallerini ne çok seviyorum bir bilsen.

Aksi bir gün işte. Abra kadabra deyiverse ya biri . Güzel şeyler de oluverse mesela. Kızlardan biri konsere gidiyormuş. Mesaiden çıkıp konsere kaçış. Ne mutlu, ne güzel. Romantik, dingin bir akşam. onun adına çok seviniyorum. Eve geliyorum, bir de bakıyorum ki konserde soliste eşlik edecek kişi en sevdiğim çellist. Keşke haberim olsaydı, keşke bugün daha çekilir bir gün olsaydı, keşke ben de orada olabilseydim, keşke keşke diye ağlanırken konserin iptal haberi geliyor. Üzülüyorum. Ben olmasam da bizimkiler kapıdan dönmüş. Aksi bir gün olduğunu söylemiştim değil mi?

Game Of Thrones ilk sezonu bitirdim. Bu gecem boşa çıktı, nasıl dağıtsam kafamı derken kayıtlarda çok izlemek istediğim bir film denk geliyorum. " Bi küçük eylül meselesi". Bozcaada'nın muhteşem görüntüleri kalbime paslı bir hançeri sokup sokup çıkartıyor. Başka zaman olsa ağzım kulaklarımda izlerdim. Bugün keyfim yok, ben o adada değilim ya gıcığım işte. Oflaya puflaya izliyorum. Ada dışında filmi de hiç mi hiç beğenmiyorum. Saçma sapan klişeler. Adalı bir adama aşık olup, aşktan korkup kaçan aptal şehirli kızın içi boş hikayesi. Aşkı mumla arayıp, bulamayan bunca insan varken, aşktan kaçmak ne büyük şımarıklık. Peki, kabul ediyorum. Bir başka gün izlesem bu kadar acımasız olmazdım belki de. İnternetten de yorumları okuyunca şaşırdım . Herkes pek etkilenmiş, ağlayanlar olmuş. Bir kendimi düşünüyorum, bir de filmle ilgili yargılarımı. Yok yok bugun sahiden iyi değilim ben.

Son olarak çarşambaya beş dakika kala, karpuz da kelek çıktı. Haydi geri sayım başlasın, salı günü yavaştan yol alsın...Merhaba çarşamba, hoş gel sefa gel...

8 Temmuz 2014 Salı


Bir  şey,  sadece bir “şey” değildir.

Mesela bir kitap.
Bir anda dünyanın en önemli eşyası sayılabilir. Hatta bütün evren birkaç dakikalığına onun etrafında dönüyor, ortamdaki sesler geri planda muhteşem bir senfoniye dönüşüyor olabilir. Göz ucuyla bakarken, her defasında kalp atışlarını hızlandırıp hafızaları zorlayabilir.

Elini uzatıp dokunduğunda, kapağını kaldırırken, aklından bir türlü hikaye geçirtip, sayfalarında yaseminler, nergisler açmışçasına koklama ve sevinçten koskoca cüssesini kucaklama hissi uyandırıyor olabilir.

En güzel kelimelerle süslü ufak bir kağıt parçası bir anda yedi diyar, dört iklim gezdirip, eşsiz bir coğrafyada yeniden doğuyormuş gibi coşturabilir.
“ Hayattaki tüm tatlar geçsin senden…En güzelleri de sende kalsın…Nice yaşlara.”

Gözlerini kapadığında, sıcacık bir mutfakta sevgiyle yoğrulan hamurlar, etrafa dağılmış envai çeşit kalıplar ve çikolataya bulanmış parmaklar hayal ettirebilir.

Seni düşünen, zevklerini önemseyen, ufacık bir tebessüm yaratabilmek için uğraşan insanların varlığına şükrettirebilir. Bir taraftan heyecandan kekelerken, bir taraftan iyi ki varlar diye düşündürüp, gerçek sevgiyi anımsatabilir.
Bu yüzden bir “şey” sadece bir “şey” değildir.

22 Haziran 2014 Pazar

SIZI

Pencereyi açtım. Tertemiz havayı içime çekmek istedim. Sabahın kör saatiydi ve çok yorgundum. Odaya buram buram ıhlamur kokusu gelip oturdu. Başımı uzatıp sağa sola bakındım. Mahallede bildiğim hiç ıhlamur ağacı yoktu oysa. Seni özlemiştim, çok özlemiştim. Ihlamur kokusunu bir yanılsama sandım. Senelerce bahçemizin üç ayrı köşesini süsleyen ıhlamur ağaçları vardı. Yıllar geçtikçe büyüdüler, daha çok çiçek açıp, daha fazla koku yaydılar. Ta ki geçen sonbahara kadar.

Yorgunum. Uyuyamamaktan, gözlerimi kapadığımda seninle uğraşmaktan yorgunum. Sahi hiç işin gücün yok mu senin? Onca koşturmanın, telaşın arasında nasıl fırsat bulup da gelip rüyalarıma dadanıyorsun allah aşkına? Dün gece bir köpek balığının önüne düştüm. Denizde çırpınırken biri tutup çekiverdi yukarı. Taştan yapılmış bir iskeleye çıktım can havliyle. Sol ayak bileğimde bir kesik vardı. Sonra, uyanmaya yakın aynı yerde bir yara izi ve dikiş izleri belirdi. Ardından sen geldin, kısa kısa bir şeyler anlattın yine. Lafı nereye getireceğini dinledim merakla. Uyandığımda anımsadığım sözlerin şimdi aklımda bile değil. Düşünüyorum da galiba ben seni hiç pür dikkat dinlememişim. Ne dediğini çok önemsememişim aslında. Tıpkı rüyamda olduğu gibi...Sırf konuş, yüzün bana dönük olsun yeter. Sana uzun uzun,  gözlerimi ayırmadan dikkatle dinliyormuşum gibi bakmayalı ne uzun zaman oldu. Kim bilir, belki de anlattığın şeylerin çoğunu önemli saymadığımdan dinlemiyorum. Dikkate almaya değer bulmuyor muyum acaba, kim bilir...Sesin kulağıma değsin yeter. İster hiç var olmayan bir kıtadan bahset, ister telaffuzunu bir türlü doğru söyleyemediğin yapılardan. Ben yine dinliyor görünüp, arada kalıplaşmış kelimelerim ile, senin cümlelerin arasındaki boşlukları tamamlarım. Kimsenin ruhu duymaz. Darılıp gücenmece olmaz.

" Haklısın"

" Tabi"

" O da doğru"

Çok özledim ya seni, içimden daha fazla uğraşmak geliyor seninle. Yüzüne karşı olsa, söyleyemem. Bilmişsin, bazen insanı inadınla deli ediyorsun,  diyemem. Çok severim. Kıyamam. Gel artık. Benim sana gelmem, zor...Sen bul bir hal çaresi, bir bahane. Ararsan bahane çok. Aramazsan durum belli. Sen orada bir yerde, evinle, ailenle, işinle gücünle, ben burada senden farksız. Yaz geçsin, herkes dağılsın bir yana. Elini ayağını bağlayan işleri koy bir kenara. Aklına esiverince kalk gel. Bekliyorum.




15 Haziran 2014 Pazar

PAPATYA FALI KAFİDİR


Geçen sene sonbaharda "ilk" yaşayalım diye tutturduk. Daha doğrusu yılbaşına kadar hayatı biraz renklendirmek için şimdiye kadar hiç yapmadığımız bir şeyler yapıp listeleyelim dedik. Benim açımdan keyifli oldu. Sırf bu listeye dahil ederim diye normalde hiç yapmayacağım bir kaç şeyi denedim. İyi kötü fark etmez, deneyim deneyimdir. Hala da devam ediyorum. Arada bir düşünüp, hiç yapılmamış bir etkinlik, hiç gidilmemiş bir yer ya da hiç tadılmamış bir lezzetin peşinden koşuyorum.
 
Gerçi annem tipik bir anne yaklaşımıyla uyarmıştı :
 
" Bu saate kadar hiç yapılmamış bir şeyse kesin bir sebebi vardır. Dikkat edin de başınıza bir iş gelmesin."
 
Aslında haksız sayılmazdı. Sonradan bazı tehlikeli şeyler de olmadı değil. Arkadaşlarımdan biri sürat motoruna takılan, deniz üzerinde sürüklenen botlardan biri ters döndüğü için epeyce telaşlı bir gün geçirmiş. Buluştuğumuzda ilk diye az kalsın ölüyorduk diye söyleniyordu.
 
Ben de Antalya'da parasailing için gerekli ekipmanı takarken annemin söylediklerini düşünüp içimden bildiğim duaları okuyordum. Balona binerken de arkadaşım inşallah ilk kez ölmeyiz diyordu.
 
Neyse, gelelim daha az tehlikeli ilklerimden birine...
 
Bütün kadınlar, ben de dahil olmak üzere fala meraklıdır. Fakat benim şimdiye kadar hiç falcı araştırmışlığım, para verip fal baktırmışlığım yoktur. Belki çok umutsuz bir durumum olmadığı için gerek duymadım bilmiyorum. Sonuçta fal aslında birinin ağzından çıkacak bir kaç umut dolu sözcüğü duyabilme ihtimalinden dolayı bu kadar merak uyandırıcı bence. Hayata dair bir eksiklik, bir belirsizlik varsa bir sürü "acaba" için bir başkası yorum yapıp, çare bulmaya çalışıyor.
 
Ben de eğlenirim fal işlerinden, eş dost ortamında mutlaka bahsi geçer. Hele bizim yatakhane takımıyla her buluşmada konu mutlaka falcılara bağlanır. Hilafsız!
 
Geçenlerde bir ilke daha imza atalım, bir fal baktıralım dedim. Üşenmedim, randevu aldım, kalktım gittim. Kapı açıldı, oturup beklemeye başladım. Bir taraftan da heyecanlıyım. Acaba sahiden de kendimi karşısında çıplak hissedecek miyim? Pat diye içimden geçenleri okuyacak mı? Aslında çok da inanmadığımı hissedip beni azarlar mı?
 
Sorularla boğuşurken seslendiler. Küçük bir odada bir masanın kenarına oturdum. Karşımda da hanımefendi. Sıcak, sanki önceden tanışıyormuşuz gibi bir hali var. Rahattım. Ta ki elimi kolumu bağlamamamı söyleyene kadar. O andan itibaren kollarımı kavuşturmamaya, ellerimi çeneme yaslamamaya çalışırken elimi kolumu nerelere koyacağımı bilemedim. İçimden oflayıp puflamak geldi. Arda dalıp parmaklarımı birleştiriyorum, hemen uyarı geliveriyor.
 
Bir kağıda harfler yazmaya başladı, kimin isminde geçiyor diye sorup hakkında bir şeyler anlattı. Fazlaca detaya girmeyeceğim elbette, falcıyla aramda bir mahremiyet olsun öyle değil mi :)?
 
Genel olarak izlenimim şu ki, bizim gibi kaderci bir toplum için falcıların kesinlikle toplumsal bir misyonu var. Bilimselliğe ne kadar uzaksak, hissi işlere o kadar yakınız. Misal, kadının eşiyle, evliliğiyle sorunu mu var...Evlilik danışmanına, psikoloğa git desen ben deli miyim ne münasebet diye tersler. Bak bizim çok iyi bir falcı var bu işlerde uzman dediğinde ise ertesi gün kapısındadır. Demem o ki, aslında derdi olup da uzmana açamayanlar için biçilmiş kaftan. Sen soruyorsun, o anlatıyor. Bir nevi terapi özelliği olduğu söylenebilir. Üstelik yine bizim toplumumuza özel korumacı, kollayıcı bir tavır da söz konusu. Evliysen başka konulara girmeyi etik bulmuyorum diye kestirip atıyor. Ya da çocuk mu gördü, kardeşsiz olmaz doğur sen bu çocuğu diye akıl veriyor. Etik mi kaldı ablacım, parayı ben veriyorum sen ne varsa onu söyle de doğruya yanlışa ben karar veriyim diyemiyorsun.
 
Ben her ne kadar "içime doğdu" ya da "tam da içimden geçiriyordum ki" cümlelerini sıklıkla kullanıp,  bazı şeyleri hislerimiz sayesinde öngörebileceğimizi düşünsem de, birinin gelecekle ilgili yorumlar ve yönlendirmeler yapabileceğine pek inanmıyorum. Falcının söylediklerine ikna olup olmamak da tamamen kişide bitiyor. Çünkü önemli olan ne söylediği değil, neye yorduğunuz. Hayat ve ilişkiler öylesine geniş bir platform ki elbet söylediği bir harf, anlattığı bir olay birinden birine değecek.

Aslında en güzel söz çoktaaan söylenmiş bile, üstüne ne desem boş. " Fala inanma, falsız da kalma "


 
 
 
 

14 Haziran 2014 Cumartesi

GÜZEL ATLAR ÜLKESİ


Enfes bir gece. Üzerimde ince bir battaniye ile eski bir konağın terasında, yağmuru dinliyorum. Havada mis gibi bir koku, masada ince belli bardağa dolmuş akşam çayı. Bir gece evvelki yolculuktan herkes bitap düşüp odalara çekilmiş durumda. Sevda ve ben onca yorgunluğa uykusuzluğa rağmen inatla oturuyoruz. An itibariyle uykusuzluk zerre kadar umurumda değil. Öyle güzel bir gece ki keşke hiç bitmese...

Alt kısmı kayalara oyulmuş, üst kısmı bu kayaların üzerinde şekillenmiş enteresan bir oteldeyiz. Toplamda beş oda, geniş bir veranda ve şahane manzaralı bir terastan ibaret. Hem eski olmasından kaynaklı tuhaf bir gizemi, hem de yenilemenin kusursuzluğundan kaynaklı huzur verici bir tarafı var. Aslında otelde olmaktan çok bir ahbabın konağına bir kaç günlük ziyarete gitmiş gibiyiz. Teras gece yarısına kadar açık. Çay, kahve her daim hazır ve sıcacık. Zerrin Hanım otele girişte "çocuklar sever diye browni" yaptım dediği için, gece terasa varır varmaz çocuklardan evvel gözlerim browni tabağını arıyor. Zerrin Hanım'ı da uğurladıktan sonra leziz kek dilimleri çocuklara yar olamadan evvel gecemizi şenlendiriyor. Tabi bu duruma aramızda çok gülüyoruz. Yaş olmuş 35,  hala kadıncağızı bir an evvel yolcu edip, keklere yumulmanın peşindeyiz. Üstelik utanıp sıkılacak da bir durum yok. Ama yok, onun yanında yemektense, illa işe bir entrika katacağız.

Zerrin Hanım demişken, değinmeden geçersem çok çok ayıp olur. Otele vardık. Bir bayan gelip, elimizi sıkıp kendini tanıttı. Ayaküstü sohbet ettik. Sonrasında hepimizdeki tepki aynıydı. " Ya çok güzel değil mi?!". " Evet evet acayip güzel" Herkes aynı fikirdeydi çünkü sahiden de çarpıcı bir güzelliği ve baş döndürücü bir zerafeti vardı. İri masmavi gözleri, koyu renk gür ve dalgalı saçları, sıcacık gülümsemesi ile etkilenmemek ne mümkün. Hele ki bir kadın, bunu hemcinsi için söylüyorsa o güzellik kesinlikle yabana atılmamalı. Hikayesi de çok dokunaklıydı. Tam bir asmalı konak aşkı. Amerika'da doğup büyümüş, yabancı şirketlerde çalışmış. Epey yoğun bir profesyonel iş hayatı olmuş. Sonra Nevşehir'li birine, yani eşine aşık olmuş ve bu oteli alıp restore etmeye başlamışlar. Yaklaşık beş yıl süren restorasyonun ardından dört ay önce otel açılmış, Nevşehir'e yerleşmişler. Hem şaştım hem de müthiş saygı duydum. Herkesin bir anda verebileceği bir karar değil doğrusu.

Kapıda konukları karşılayan biri daha var.  Zeus. İsmi de kendi de pek tatlı. Heybetli ve ürkütücü görüntüsüne aldanmamak lazım. Sekiz aylık yavru bir Alman kurdu. Deniz çok rahat vermedi saolsun. Hem oynamak isteyip, hem de üzerine doğru koşunca çığlığı bastı. Oteldekiler çığlığa telaş etse de, bizim gülüşmelerimizi görünce rahatladılar. Zeus'un uysallığı her halinden belli, esas deli olan bizim oğlan.

Otele vardığımızda yorgunluktan ölmek üzereydik. Sabah 03:00 kalkışla İstanbul - Kayseri uçuşu, havalimanında kiralık araç krizi derken seyahat ufak tefek aksiliklerle başladı. Sonrasında telafisi afili oldu tabi. Aracı alıp, Ürgüp'ün yolunu tuttuk. Ürgüp'de bize yardımcı olan rehberimiz Sibel ile buluşup rotayı belirledik. Şu seyahatte en doğru kararımız bir rehber eşliğinde gezmek oldu. Yoksa taşa toprağa bakıp geri dönecekmişiz. Gerçi bizim rehber de pek yaman çıktı. Akşamüstü yorgunluktan kaytarmaya çalıştığımızda, " Yok yok buraya kesin girin, bu kilise önemli " deyince yine aramızda kaynatıyorduk;

"Kardeşim rehberin de mesleğine aşık olanını bulmuşuz, azıcık bıraksa da rahat rahat fotoğraf çeksek."

 En son açık hava müzesinde yine ite kaka girdiğimiz bir şapeldeki freski sorunca, sözlüden sıfır almış öğrenciler gibi boynumuzu büktük.

 " Nasıl görmediniz? Hemen girişte sağda bir adam önünde de kocaman bir yaprak var. Kimse görmedi mi?"

 Allahtan Tunç "ben gördüm" dedi de konu uzamadı. Gerçi mecburen gidilip bir daha bakıldı.

Ürgüp, Uçhisar, Paşabağları, Avanos derken tüm coğrafyayı didik didik ettik. İlk durağımız Sinasos yani Mustafa Paşa kasabasıydı. Mübadeleye kadar Rumların yaşadığı, tarihi rum evlerini ve irili ufaklı eksi kiliseleri barındıran şirin bir yer. Esas popülaritesini ise Asmalı Konak dizisindeki konağa borçluymuş. Bizim çok ilgimizi çekmediği için konağı gezmedik. Onun yerine köy kahvesinde kahvemizi içip, tazecik bahar havasının tadını çıkarttık.

Sonra, üç güzeller olarak bilinen peri bacalarını görmeye gittik. Ve evet itiraf ediyorum ki, ben Kapadokya'nın ve peri bacalarının buradan ibaret olduğunu sanıyordum. Tıpkı Venedik'e gidip ilk karşılaşılan su kanallarının bin bir fotoğrafını çekip, sonradan aslında bütün şehrin zaten kanaldan ibaret olduğunu fark etmek gibi. Kafamdaki Kapadokya imajı o kadar dardı ki, çorak bir tepe üzerinde bir kaç peri bacasından ibaret gibi geliyordu. İşte bu yüzden üç güzelleri görünce, gezip görülecek yerler bu kadar diye düşündüm. Devamında Ürgüp açık hava müzesi, Uçhisar'ın eşsiz coğrafyası, kızıl kanyon ve bütün bunlardan çok ayrı bir memleket gibi Kızılırmak boyunca uzanan yeşil ve sulak Avanos beni benden aldı. "Kapadokya" nın bu kadar geniş bir alana yayılı olduğundan bihabermişim.

Ürgüp açıkhava müzesini gezerken aklıma yine bin türlü şey geldi. Hristiyanlığın ilk kiliselerini gezdim. M.S 313 Milano fermanıyla resmi bir din olarak kabul görmesinden bile evvel, bu bölgede kayaların oyularak yapıldığı kiliseler. Ufacık, daracık. Diz çöküp dua etmeye yetecek kadar, bir avuç yer. Sonra St. Pietro'yu, Sagra Da Familia'yı ve yüzlerce benzerini düşündüm. Salt inancımızdan uzaklaşıp, din söz konusu olduğunda bile egolarımızın nasıl esiri haline geldiğimizi gördüm bir kez daha. Kaya kovuğunda tanrıyla bütünleşmekten, daha büyük, daha gösterişli, daha şaşalı ibadethanelere geçiş...İnsanoğlunun dizginlenemez tatminsizliği.

Tavanlara o zamanın teknikleriyle resmedilmiş silüetlere baktım. O resimler belki de bugünün İsa imajının doğmasının en önemli sebebi. Henüz ortada resmi bir din yok. Kimse İsa'nın neye benzediğini de bilmiyor ama ilk kiliselerin duvarlarını bize tanıdık gelen o resim süslüyor. İnce hatlı bir yüz, çukur yanaklar, uzun kumral saçlar...Belki Nevşehir'de, bundan 1700 sene evvel bambaşka bir şekilde resmedilmiş olsaydı, günümüze de o imaj ulaşacaktı, kim bilir.

Gezimiz sırasında hava bize çeşit türlü oyunlar oynadı. Tam yağdı yağacak derken , güneş açıverdi. Hava gayet açık derken, açık hava müzesinden tam çıkmak üzereyken bir anda kapkara bulutların üstümüze doğru gelişini gördük, an be an. Fırtınayı bekleyip, bir yere kaçamamak gibi. Hele ki benim gibi yağmur tutkunu biri için bulunmaz nimet. Tarihle kucak kucağa, bir açık hava müzesinde, muhteşem bir manzaraya karşı üzerimize yağmur yağıyor. Hem de ne yağmak. Arabaya gidene kadar sağanak yağmura yakalandık. Ömür boyu unutulmayacak anlardan biriydi.

Günü dolu dolu geçirdik. Hem beklentimizin üzerinde güzellikte olmasına, hem çok iyi korunmuş ve tertemiz olmasına epeyce şaşırdık. Bir an için kendimi bir başka ülkede hissettim ve daha önce gelmediğim için hayıflandım.

Yol üzerinde bir çanak çömlekçide durduk. Ürgüp'ü , Ihlara Vadisini olabildiğince yanlış bellemiş olabilirim ama Kapadokya'da bu işlerin çok yaygın olduğunu ve tursitik bir eğlenece haline geldiğini adım gibi biliyordum. Bizimkiler rahat durur mu? Denizler hemen hareketlenmeye başladı. Önce büyük Deniz geçti başına. Geçmesine geçti de, üzeri krilenmesin diye giydiği şalvar müthişti! Bildiğimiz kadınların giydiği basma şalvar. Üzerine giymesinden çok benimseyip poz vermesi komikti. Fotoğraflar ihtiyaç halinde şantaj yapmak üzere kullanılmak üzere bende saklı. Her kel Bruce Willis olmadığı gibi hem etek giyen de Sean Connery olmuyor doğrusu.

Onca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen bizi dipdiri ayakta tutan, ciddi bir adrenalin kaynağımız vardı. Balon turu! En başından beri, bu seyahatin bahsi geçer geçmez bütün konsantrasyonumuz balon turu oldu. Sevda ve ben çok hevesliyken, Pınar ve DY güvenli bulmadıkları için binmek istemedi. Haftalarca balon dedik durduk. Yok efendim en son kaza ne zamanmış, kaç kişi ölmüş, nerden düşmüş vs. derken kararımız netti.Ölmek var dönmek yok! onca baskıdan sonra biz de kendimizi ölümcül bir aksiyona gittiğimize inandırmışız herhalde, akşam vedalaşma faslı, oğlumu emanet etmeler, iş helalleşmeye kadar vardı.


Sabah 04:00' de bizi balona götürecek araç geldi. Hava karanlıktı. Neresi olduğunu hala bilmediğim bir yerde yalandan bir kahvaltı ettik. O sırada hava yağışlı olduğu için balonların kalkamayabileceğini söylediler. Tam anlamıyla yıkıldık! Derken saat 05:00 gibi sivil havacılıktan kalkış yapılabilir bilgisi geldi. Dışarıya çıktığımızda, gün ağarmaya başlamıştı ve dışarıdaki manzara muhteşemdi. Onlarca devasa balon, şişirilmiş havalanmayı bekliyordu. Bu kadar çok ve renkli olabileceklerini hayal etmemiştim. Koskoca bir alanda, araçla balonumuzun yanına kadar gittik. 24 kişilik oldukça yüksek bir sepete tırmanıp, heyecanla beklemeye başladık. Bu arada bazı balonlar havalanıyordu. Derken balon yerden yükseldi ve kalp atışlarımız hızlanmaya başladı. Sevda bir müddet sepetin kenarına yaklaşamadı. Altı bomboş bir sepette 750 mt. ye çıkıyor olmak sahiden de katlanması kolay bir durum değil. Fakat öyle bir manzara düşünün ki, bütün gökyüzü, gözün alabildiği her yer balonlarla kaplı ve aşağıda Kızılırmak, Uçhisar, Göreme, Avanos uzanıyor. Heyecanı arttıran sadece yükselmek değil, bilakis bazen öyle alçalıyor ki, daracık vadilere girip, ağaçlara değecek kadar yaklaşıyor yere. İnsanın ömründe bir kez deneyimlenmesi gereken heyecanlardan biri. Hatta eğer varsa "ilk"ler listesinin en üst sıralarına yazılmalı.

 
 Balon yere indiğinde yeniden doğmuş gibiydik. Kendimizi başımıza kötü bir şey geleceğine o kadar inandırmışız! İnişte şampanya patlatılıp, şükürler olsun ki hala hayattayız diyerek kadeh kaldırdık.

Aynı gün yer altı şehirlerini gezdik. Kayaların içine yapılan, havalandırma sistemi mükemmel olan ve şaraphanesi de dahil olmak üzere yaşam standartlarının tamamını olduğu gibi yer altına taşıyabilmiş olmalarına inanamadık. Daracık tünellerde zar zor ilerleyip, odaları gezerken bile insan bir tuhaf oluyor. Yarım saatte, onca uyarıya rağmen iki kez kafamı çarptım. Son derece klostrofobik bir yerde bir yaşam sürmüşler. Tarihi M.Ö Hitit ve Friglere kadar uzanıyor. Neredeyse 1.500 yıl boyunca güvenlik sebebiyle kullanılan bu yer altı şehri 8 katlı ve yaklaşık 5.000 kişinin yaşayabilmesine elverişli. Civarda bir de daha büyük bir yer altı şehir olan Derinkuyu vardı ama zamanımız kısıtlı olduğu için burayı ziyaret etmek yerine rotayı doğrudan ıhlara vadisine çevirdik.


Ihlara Vadisi hakkında da en ufak bir fikrim olmadığını gördükten sonra anladım. Epeyce derin bir vadi. En derine ulaşmak için merdivenlerden inmek bile çok yorucu. Muhtelif yerlerde yine, gizli kayadan oyma kiliseler var. Vadi içinde akıp giden derenin etrafı yemyeşil. Manzara o kadar güzel ki, daha önce bu diyarlara gelmediğim için kendime söylenip duruyorum. Vadi bir başından sonuna kadar yaklaşık 4 km. Bir saatte rahatlıkla yürünebiliyor. Şansımıza, yürüyüşümüz yağmurun durduğu, hatta havanın epeyce güneşli ve sıcak olduğu bir araya denk geldi. Vadinin sonunda Belisırma diye küçük bir yer var. Derenin üzerine ahşaptan yapılmış bir kaç sedir oturtmuşlar. Dinlenmek içn uğrayıp, birer çay içtik.


Seyahatin sonuna doğru, karnımız zil çalarken bütün sabrımızı Kayseri'ye kadar zorlamaya kararlıydık. Buralara kadar gelmişiz, mantı, yağlama yemeden dönmek olur mu? Akşamüstü pılımızı, pırtımızı toplayıp, bir çuval güzel anıyı, eşsiz deneyimi yanımıza alıp, bir sonraki ziyaretimiz için hayallere dalarak Eriklet'in yolunu tuttuk...











28 Mayıs 2014 Çarşamba

KIRMIZI


Pişman olmaktan korkmuyorum dedi. Kendinden emin ve ne yapacağına çoktan karar vermiş durumdaydı. Eğer ki pişman olursam buradan çekip gider, en fazla üç beş gün sürecek bir iç sızısıyla baş başa kalır, sonra da hayatıma kaldığım yerden devam ederim. Biraz aklımı kullanmayı becerebilirsem milyonluk bir şehirde yakayı ele vermemeyi de beceririm. Muhtemelen bu akşam üstünü bir daha da anımsamam.

Fakat pişman olmazsam ki şimdiye kadar hiç olmadım işte o zaman durum biraz daha zorlaşabilir. Zerre kadar umurumda olmadığı durumda tekrarlamak isteyebilirim. Ne kadar kötü, korkunç ya da alçakça olduğu mühim değil. Evet evet kesinlikle pişman olmaktan değil, pişman olmamaktan korkuyorum. Kalbimin derinliklerinde ufacık da olsa bir insaf kırıntısı kaldıysa,  bu gece pişmanlıkla ağlayıp affedilmek için tanrıya yalvarıp yakarmalıyım.

Güneşli bir akşamüstü. Hava sıcak, İstanbul telaşlı. Telaşı hiç sevmiyordu. Hele ki dar vakitlere sığıştırılan işlerden nefret ederdi. Ağustos ayının tam da ortasında, kavurucu bir günde, ona son bir şans tanıyacaktı. Daha sakin bir gün olsa olmaz mıydı sanki. Yine bitip tükenmez hedefe koşma sendromlarımdan birisi diye kendi kendine söylendi.  Kırk yıl düşünüp, bir anda karar verip, aynı dakikada gerçekleştirmek istemek!

Kalabalıktan sıyrılıp, kendini içine attığı takside telefonun mesaj kutusuna düşen adresi bulmaya çalışırken, bir yandan da üstünün başının haline hayıflanıyordu. Ayakkabılarının ince süet bantları terden kayıp sinir bozucu bir şekilde aşağı düştüğü için sürekli eğilip ayakkabılarını çekiştirmek zorundaydı. "Kahretsin" diye söylendi.  Dar kesim jean pantolon da terden üzerine yapışmıştı. "Ben olsam şu halimi kapıdan içeriye dahi sokmam."

En üst kattaki dairenin devasa  kapısı ardına kadar açıktı. Gülümseyen yüzü öyle güzel ki kendisini beklemekte olduğuna inanamıyordu. Bu bir hayal olabilirdi ancak. İçinden keşke beni sevmiş olsaydı diye geçirdi. Keşke bugün beni beklerken şehvet yerine şefkat dolu olsaydı gözlerin. Saçlarımı okşayıp, boynumun kokusunu çekseydin içine derin derin. Yanaklarımın güldüğümde belirginleşen, gözlerime en yakın yerinden öpmeyi düşleseydin. Ah ah keşke sevebilmiş olsaydın beni. Her şey ne kadar da farklı olurdu.

Biraz ürkek biraz çekimser bakışlarla süzüyordu etrafı. Yabancı bir yerde olmak ne tuhaftı. Şimdi kafasından geçenler biraz daha zor görünüyordu gözüne. Keşke aptallık etmeyip bu son şansını iyi kullanabilse diye geçiriyordu içinden. İçecek bir şey isteyip istemediğini sorduğunda olur dedi, içeceğin ne önemi varsa...

Fazla konuşmadılar. Sohbet yok, aşk yok. Onca yokluk arasında hızlıca sürükleniverdiler. Parmak uçlarını vücuduna bastırıp her noktayı, hafızasına kazımaya çalıştı. Tüm bedeninin bir haritasını çıkartıyordu zihninde. Kulaklarından ensesine, kürek kemiklerinden sırtına ve beline kadar indi elleri. Terinin kokusunu çok seviyordu. Vanilyayla karışık iyot kokuyordu. Titredi sonra, içi ürperdi. Belki de üşüyor görünüyordu, sırf sarılsın diye...

Olduğu yerden doğrulurken " Ya sana aşık olursam? " diye sordu.

Kocaman bir kahkahayla savuşturdu soruyu. Bu bir kaç saatten sonra ona aşık olmasından daha doğal bir şey olamazmış. İçinden, aptal dedi! Bir kaç saatlik iş mi bu ? Duymak istediği cevap kesinlikle bu değildi. Ben sana yıllardır saplantı derecesinde bir aşkla baplıyım, bir türlü kendimi bu girdaptan çekip çıkartmıyorum. Ya sen ölmelisin ya da ben buna bir son vermek için diyemedi. Sadece sustu ve bir kez daha şansını denemek istedi.

"Peki ya sen bana aşık olursan? " diye sordu bu defa.

"Bu mümkün değil. Hayatımda biri var, sana en başından söylemiştim.  Hatta yataktaki yastıklar onun hediyesi. Tuhaf gelebilir ama hep bir şekilde yanımda olsun istiyorum. O yüzden bir başkasıyla kaçamak yaptığımda ya aşık olursam gibi bir endişem yok. Rahat olabilirsin yani."

"Bir başkası" sözü fazlasıyla can yakıcıydı. Dünyanın en ağır küfründen beterdi. Gözleri kararıyordu. Artık kararından kesinlikle emindi. Bir kez daha yatağa çağırdı. Duygusuz, ruhsuz bir ses tonuyla. Tam da istediği gibi. Sırt üstü yatıp, ellerini ensesinde birleştirip saçma şeylerden bahsetmeye devam ediyordu. Kafası karmakarışıktı. Söylediklerinin tek bir kelimesini dahi anlamıyordu. Yüzünü yüzüne iyice yakınlaştırıp, gözlerinin içine baktı. Tenini kokusunu içine çekip, aniden, saçlarını yüzüne doğru savurup, sağ eliyle konsolun üzerindeki döküm şamdana uzandı.

Birden bire beyaz badanalı oda, aşkın rengine bürünüverdi...Yastıkta kıpkırmızı bir ıslaklık, bütün gücünü kullanmış olmaktan bitkin düşen vücudu alev alev, yanakları al al. Burnunun ucundan damlayan bir damla ter yatağa yayılan kızıllıkla birleşip, akıp gidiyordu.


20 Mayıs 2014 Salı

EKSİKSİZ


Her şey yerli yerinde. Dolunay yüzünü göstermeye başladı. Kumsalın ardı sıra yükselen, renkli ışıklarla bezeli gökdelenlerden sıyrılıp selam verebilmenin derdinde. Dönüp bakıyorum, hangisinde yaşamak daha cazip görünüyor diye. Hepsi devasa boyutta, ihtişamlı ve olabildiğince sevimsiz. Bu heybet, bu dünyaya yukarıdan bakış ürkütüyor beni. Yine de bir tercih yapmam gerekse, daha geride duran, küçük balkonlu ve nispeten daha mütevazı olanı seçerdim sanırım.

Kaç gündür gözlerim yollarda. Bugün tam olarak kaçıncı ayın hangi günüydü unuttum. Bir an için takvimi kafamdan silip, dünyevi ayrıntıları bir kenara koymak istiyorum. Fakat ayın ortaları olduğuna göre ay da dolu olmalı bu gece hem de dopdolu. Nihayet beliriyor. Gözlerimi kısarak bakıyorum. Dolunay işte! Belki de ben öyle olsun istiyorum. İkinci kez bakıyorum, biraz eksik kıyısından. Olsun varsın. Benim için bundan daha dolu bir ay olamazdı nasıl olsa. Gecede bir lokmacık eksik de o bir tutam ay ışığı oluversin.

Her şey yerli yerinde. Kumsal düşündüğümden de sakin. Denize en yakın yerde oturmak için yer açmış, bizi beklemekte. Yazın kavurucu sıcağı henüz içine işlememiş. Ayakkabılarımı çıkartıp ilk adımı attığımda hafiften ürperiyorum. Oturduğum yerde ayaklarımı okşayan kum incecik. Arada bir huylanıp, gülümsüyorum. Yönümü değiştirecek olduğumda, her bir kum tanesinin üstüme yapışıp kaldığını hissedebiliyorum. Kumsal bu gece olabildiğince konuksever. Sarıp sarmalıyor her yanımı, sorgusuz sualsiz...

Her şey yerli yerinde. Deniz dingin. O benim halden anlayan kadim dostum. Bu gece de yalnız bırakmadı sağ olsun. Kalbimin ritmini yavaşlatmakta üstüne yok. Ne vakit karanlığa doğru bakıp derin derin iç çekmeye ihtiyacım olsa, soluğumun kesileceğinden telaş etsem elimden tutar. Kendini bana bırak der usulca. İki elimi yanaklarıma yaslamış, dizlerimi bükmüş oturuyorum. Bu kadar eksiksiz olabilir miydi bir resim? Bu kadar tatlı olabilir miydi bir mohito? Ya da bu kadar kısa olabilir miydi gece...?