12 Mart 2024 Salı

NASIL?

 

        Nasıl sığdırırsın

        Döktüğün gözyaşının her bir damlasına

        Gökteki ayı, yıldızları

        Tüm sızısıyla gelen yapayalnız geceyi?

 

         Ve nasıl unutabilirsin bensizliğini

         Peki ya ben sensizliğimi?

YİTİK BİR MASAL

 

 

           Kapanıyor kapısı pembe renkli taş evin

           Bir daha hiç açılmayacak belli

           Boş avluda bir adam

           Yorgun, yılgın, beklemekten usanmış

           Melteme takılan bir tutam yasemin kokusu titreten içini

           Geçmişe dair her şey yalın bir üçleme şimdi

           Eski ev, paslı tokmak ve kokusu yaseminin

          

                    

Kelebeğin Kırgınlığı

 

Birkaç uzak sevda sözcüğü dudaklarında

Ve nemli yaz akşamlarının buğusu gözlerinde

Öylesine pulsu

Öylesine ağlamaklı


Pişmanlık değil

Böylesine karaya çalan geceyi

Eski bir dost

Gözlerine gümüş izler bırakan

Ayrılık.                           


                   

                       

Düş

 

          Ufalmaktadır gökte

          Kapanmaya yüz tutmuş

          Beyaz zambak misali Ay

 

          Doğrulup seslenir o an

          Uyanan gece

          Balkonların korkuluğundan

 

          Bir şarap, bir karanfil kokusu

          Akar gider merdivenli sokaklar boyu

 

          Yaşlı kadınları yedi tepeli krallığın

          Gülümserler tam bu sıralar

 

          Uzat ellerini geceye

          Haşhaş çiçekleri açsın avuçlarında

          Düşlerindeki gibi

          Hep düşlediğin gibi...

   

7 Şubat 2024 Çarşamba

Mezarlık

Mezarlığın kıyısında

Tatlı düşler, tutkulu öpüşler

Yaşamın coşkusu

Ve kederi ölümün


Bin yıllık sütunların sırtladığı cami

Taş avlu, asırlık çınar

İnanç ve isyan

Kader ve gayret

Korkaklık ve cesaret


Düşleri gölgeleyen bulutlar

Batan güneş

Ayaza dönen hava

Buz kesen ten


Mezarlığın kıyısında

Yapayalnız iki ruh

Yolları, yönleri gibi iklimleri de ayrı 

Biri çoktan başka bir alemde

Ve diğer beklemekte ölümü









4 Haziran 2018 Pazartesi

HÜZÜN, TEZER ÖZLÜ’NÜN GİZLİ İMZASIDIR



Siz satırları arasında gezinirken,  genç bir kadın elinizden tutar, yaşanmışlıklarına götürür ve sessiz çığlını duyun ister.

Edebiyat tarihimizin en özgün ve önemli kadın yazarlarından biri olan Özlü’nün dünyasına adım atmadan önce, kendinize şu soruyu sormanızı öneririm: “Cümlelerinde saklı sarsıcı itiraflara,  derin buhranlara ve düşle gerçek arasındaki ince çizgide şekillenmiş olağanüstü bir anlatıma hazır mısınız?” Bir kitap ya da yazar için değerlendirme yaparken onu okuduğunuz zaman, mekan, o esnadaki ruh haliniz ve hatta dinlemekte olduğunuz müzik bile yaşayacağınız hazzı etkiler. Kalemiyle tanışırken, bu kriterlere hassasiyet gösterilmesi gereken en önemli yazarlardan biri de şüphesiz Tezer Özlü’dür. Çünkü o, alelade ortamların, ayaküstü okumaların yazarı değildir.

1980 yılında okurlarla buluşan ilk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri, yazarın çocukluğuna ve hayatının önemli dönemlerine tuttuğu aynanın müthiş bir yansıması. Farklı yaşlarda, farklı şehirlerdeki yaşanmışlıklarının izini sürerken, duygusal dalgalanmaları karşısında şaşkına dönüyorsunuz. Özünde, sadece çocuksu bir coşkuyla sevilme ve dayatılanı değil tercih ettiğini yaşayabilme arzusu yatan roman,  arada durup derin bir nefes alarak devam etme hissi yaratıyor.
Çocukluğun Soğuk Geceleri, yazarın geçmişine doğru çıkılan kısa ve sarsıcı bir okuma serüveni. Öyle ki, bir kaç saat içinde okuyup bitirdiğiniz kitabın etkisi günlerce sürüyor. Orta halli semtlerde, sobayla ısınan evlerin soğuk geceleri gibi, duygusal dünyası da sevgisizliğin soğuk nefesiyle buz kesen bir çocukluk. “ Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum, hem yalnızlıktan “  diyecek kadar derin bir yalnızlık hissi ve “O yılları bize öldürecek biçimde yaşatmaya çalıştırlar “ diye isyan ettirecek kadar öfke duyulan bir geçmiş. Küçük bir kasabadan gelip, yabancı bir okulda batılı tarzdaki disiplinli eğitime adapte olabilme çabası, ilk gençlik yıllarının arayışları, erken yaşta hayatına son verip güzel ve diri bir bedenle herkesten intikam alma isteği. Teşebbüs ve başarısızlık...
Tezer Özlü ile küçük bir taşra kasabasında başlayan yolculuğumuz, İstanbul’un çeşitli semtlerinde devam ediyor. Bazen Paris’e uzanıyoruz birlikte. Bazen Ankara’ya, sonra tekrar İstanbul’a... Acı çeken göçebe bir ruhla birlikte savruluyoruz oradan oraya. Çünkü ona göre yaşamın amacı gitmek. Hiç bir yeri, hiç kimseyi sahiplenemediği gibi onlara ait olabilmeye dair bir hevesi de yok. Sınırları aşmak, yoluna çıkan engellere karşı çıkmak ve dayatılan her şeye sonuna kadar direnebilmek için yanıp tutuşuyor. Belki de bu yüzden olabildiğince açık yüreklilikle anlatıyor olanı biteni. Ruhundaki dizginlenemez özgürleşme arzusu kalemine de yansıyor. En mahremini, ruhunun en derinlerindeki isyanları kimseden sakınmadan yazıyor. Tıpkı acıları gibi yaşadığı ilişkileri ve bilinçaltındaki korkuları da cesurca dile getiriyor. Bu yüzden özgün, bu yüzden eserleri bu kadar büyük bir etki bırakıyor okurlar üzerinde.

Yıllar içinde, yazarın hayata tekrar tutunabilmeye dair yeşertmeye çalıştığı filizler bu defa soğuk geceler yerine, soğuk psikiyarti kliniklerinde kırılıp atılıyor. Kendi tabiriyle soğuk, ıslak ve gri yıllar onu bir kez daha kendi içindeki delhizlere hapsolmaya iterken, yaşam ve ölüm arasındaki ikilemin yerini hayal ve gerçek arasıdaki git geller almaya başlıyor.
Özlü’nün bir diğer önemli eseri de, yine eski günlerine ve hatıralarına götüren Eski Bahçe - Eski Sevgi. Çeşitli dergilerde yayımlanmış öykülerinden oluşan ilk kitabı Eski Bahçe’ye eklenen yazıları ile yeniden isimlendirilen, ilk bölümde on bir, ikinci bölümde on iki kısa öyküden oluşan kitap Çocukluğun Soğuk Geceleri gibi buram buram melankoli kokuyor. Her ne kadar eserin türü  “öykü” olarak belirtiliyorsa da , belli bir kurguya dayanmayan anı niteliğindeki yazılar daha çok yazarın hayatından kesitler niteliğinde. Bazılarının sonuna yazıldığı tarihler de not düşülmüş. Tezer Özlü’nün hayatının bir anına ya da dönemine ortaklık ederken, hafızalarda yer etmesi için altı çizilmek istenen, dönüp tekrar tekrar okumak için kenarı kıvrılan sayfa sayısı çok. Vurucu cümleler ya da bölümlerde, etkisi altında kalınan şey sadece yaşanmışlıkları değil. Gözlemleri o kadar canlı, betimleme yeteneği o adar yüksek ki,  bütün bunları bütünleyen kendine özgü samimi ifade tarzı sayesinde yazıların içine girmiş ve yazarla birlikte anılarına şahitlik etmiş gibi hissetmek mümkün.
Kahramanlarından bazıları Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden aşina olunan isimler. Kitaplar arka arkaya okunduğunda, yazarın aile üyeleri,  hayatının belli bir döneminde yolunun kesiştiği ve kendisinde iz bırakmış kişiler ya da onlara ev sahipliği yapan mekanlar çok tanıdık geliyor. Bezen çocukluğuna dönüp, çok uzaklardan eski evin bahçesindeki babasına, büyükannesine bakıyor, bazense karşınızdaki kanepede oturmuş sizinle dertleşiyormuş gibi eski bir dostunu anlatıyor. Hatıralarında hayali ögelerle karşılaşma sıklığı arttıkça, bir süre sonra hangisi düş hangisi gerçek ayıredilememeye başlıyor. Bahçede saklambaç oynarken kaybolan büyükanne kendini derin bir çukura gömmüş olabilir miydi? Ya da o küçücük ürkek bir kız çocuğuyken evlerinin etrafı sahiden de elma ağaçlarıyla mı çevriliydi? Kitabın kapağını kapattığınızda zihninizde bunlara benzer sorular oradan oraya uçuşuyor. Bir yanınız, anlattıkları gerçeğin ta kendisi derken, diğer yanınız bir kısmının sadece hayal ürünü olmasını diliyor.

Tezer Özlü’nün acılarla dolu geçmişi ve eserlerine yansıttığı hüznün yanında, beni en çok etkileyen detaylardan biri de, her şeye rağmen içinde saklı tuttuğu, belki de çok az insanın fark edebildiği yaşama sevinci. Hayatına son vermeye teşebbüs etmiş, akıl sağlığını geri kazanabilmek için uzun süre tedavi görmüş  depresif bir yazar olarak anılılıyor olabilir. Bütün bunlar Özlü ile ilgili yadsınamaz gerçekler. Fakat küçük bir kasabada denizi görerek yaşamak yerine büyük şehirlerde hapsolmaya dair serzenişlerini, onca karanlık satır arasında İstanbul’a baktığında türlü çeşit rengini gören nemli gözlerini yok saymak ne mümkün.İşte bu küçücük detaylar, Özlü’nün loş ve kasvetli dünyasının içinde yanıp sönen göz kamaştırıcı ışıklar gibi...

Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde gri satırların gölgesinde kalmış masalsı anlatımda boğazdaki yalıların altı balıkçılarla dolu, lodosun denizin üstünde salladığı sandallar rengarenktir. Sardunlayalar saksıları süslerken papatyalar açar, bahar gelir, martılar uçuşur ve mevsimlere göre denizin rengi bazen yeşildir bazense lacivert...Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy birbirini takip ederken, sahil boyunca uzanan lokantalardan taze pişmiş balık kokuları yükselir. Manavlar, antikacılar, midyeciler, ayakkabıcılarla çarşı hayatın canlılığını yansıtır. Denize uzanan dar sokaklar, köhne iskeleler, eski evler, yoksul semtler ve şehrin içine türlü çeşit telaşı sığdıran insanlar, yazarın gözlerinin önünden en yalın en sahici halleriyle gelip geçerler. Ve Tezer Özlü balıkçılardan, papatyalardan bahsettiği öyküde özlem duyduğu anları şöyle tarif eder:

“ Uzun süre yalnız güneşin doğuşunu, batışını, bulutların rüzgarla birlikte koşuşunu, yağmurlu, yağmurdan sonra çok ender görülen gökkuşağını ve gökkuşağının mora bürüdüğü denizleri, dilediğimce seyretmek isterdim.”


14 Temmuz 2017 Cuma

EMANET GÖZLER


Yaşadığınız kente bir yabancının gözlerinden bakmayı denediniz mi hiç?

Her köşesini keşfetmek için sabırsızlanan meraklı bakışların ardındaki heyecanı hissettiniz mi yüreğinizde? Cevabınız hayır ise, gelin bu seferlik benim hikayeme ortak olun. Sonrasında belki siz de kendi hikayenizi yazarsınız, kim bilir...

Güneşli bir İstanbul sabahıydı. Eylül ayının tüm kararsızlığına, günlerdir havanın bir bulutlanıp bir açmasına karşın, o sabah pırıl pırıl bir güneş uyandırmıştı beni. Günün bütün parlak renkleri odama dolsun diye kalkıp perdeleri açtım. Farklı bir şeyler gizliydi o sabahın içinde. Bunu gözlerimi aralar aralamaz hissetmiştim. Bugün her günden farklı bir şeyler yaşayacağımı biliyordum.

Mutfağa gidip, kırmızı kulplu çelik çaydanlıkla olan rutin selamlaşmamızdan önce elim telefonuma gitti. Ekran aydınlandığında ardı ardına beliren mesajlara bir kaç saniye öylece bakakaldım. Sabaha karşı gönderilmiş mesajların hepsi aynı kişiden geliyordu, Dimitrakis’den. Dimitrakis, Yunanistan’ın küçük bir adasında yaşayan 15 yaşında hasta bir çocuktu. Bana sosyal medya hesaplarım üzerinden ulaşmış, yazdığım hikayeleri merak ettiğini söylemişti. Çünkü kendi küçücük dünyasını aşan büyük hayalleri vardı. Günün birinde bir sırt çantasıyla dünyayı dolaşmak istiyordu ve başlangıç noktası için seçtiği yerin ziyaret edeceği bütün şehirlerden çok daha heyecan vercii olduğunu söylüyordu. Gözlerini her kapadığında, karanlığın orta yerinde beliren ve ona umut veren Boğaz’ın masmavi sularını düşlediğinden bahsediyor, bana her sabah bu şehirde uyandığım için ne kadar şanslı olduğumu söyleyip duruyordu. Oysa İstanbul benim için uyanılan puslu bir hava, günümün yarısını kaybetmeme sebep olan korkunç bir trafik ve her yanımı saran insan yığınları demekti. Dimitrakis, İstanbul’dan büyüleyici bir yer olarak bahsetmeden uzun zaman önce ben yaşadığım yerle aramadaki gönül bağını çoktan kopartmıştım.

Bana hastalığından bahsedene kadar, bütün bunları neden bu kadar büyük bir iştahla anlattığını anlayamıyordum. Önünde yaşanacak onlarca yıl, görülecek onlarca şehir ve birikecek sayısız anı varken neden bu kadar telaşlıydı? Sıradan bir günde, havadan sudan bahseder gibi, kısa bir süre içinde yataktan çıkamayacak duruma gelebileceğini söylemişti. “ Ya sonra? “ diye sormaya varmamıştı dilim. “Umarım en kısa süre içinde iyileşirsin, İstanbul kollarını ardına kadar açmış seni bekliyor” diyebildim sadece. Cümlenin sonunda bir gülücük vardı ama yüreğim iki değirmen taşı arasında eziliyor gibiydi ve bunu söylerken yüzümde tebessüm bile belirmemişti. Ondan sonraki sohbetlerimizde, ona İstanbul’u daha çok anlatmaya, elimden geldiğince her mekanı, her şeyi en ince detayına kadar tarif etmeye başlamıştım. Yüzünde ufacık bir gülümseme yaratabilmek için çırpınıyordum.

Sabah sabah telefonumun ekranında beliren mesajlarda, bu saatte yazdığı için özür diliyor, ardından da artık İstanbul ile vedalaşması gerektiğini çünkü bundan sonra yürüyebilmesinin mümkün olmadığını söylüyordu. Kendini daha fazla üzmemek için hem bana hem de şehrime sessiz bir veda etmeyi ve kaderine boyun eğmeyi tercih etmişti. Onun için  şimdiye kadar mutluluk sebebi olan İstanbul’a veda etmesi, umutlarını da kaybettiği anlamına geliyordu. Aldığım haber beni yıkmıştı. Çünkü biliyordum ki, Dimitrakis yatağa mahkum olduysa durumu kötüye gidiyordu. Yine de hastalığıyla mücadele edebilmek için hevesli olmalıydı. Kendini öylece bırakmasına müsaade edemezdim. Yaşadığım şoku, üzüntüyü ve sarsılmış lığı bir kenara bırakıp durumu toparlayabilmek için bir şeyler düşünmem gerekiyordu.

Kısa bir süre başımı ellerimin arasına alıp düşündükten sonra, son derece neşeli bir günaydın mesajı gönderdim. Aldığım habere üzüldüğümü ama iyi olacağına inandığımı söyledim. Sonrasında yine bol gülücüklü bir paragrafla İstanbul’un henüz tanışmadan vedalaşmayı kabullenmeyecek aksi bir kraliçe olduğundan bahsettim. Gazabından kurtulabilmemiz için mutlaka telafi edecek bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Mesajlarımın okunduğunu görünce, yanıt vermesine fırsat bırakmadan birlikte çıkacağımız macera için bir soru sordum:

“ Dimitrakis, bugün bana gözlerini ve kulaklarını ödünç verir misin? “

Sadece bir soru işaretiyle yanıtladı. Tam tahmin ettiğim gibi, ilgisini çekmeyi başarmıştım. Meraklanmıştı.

“ Bugün İstanbul’a senin gözlerinle bakıp, sesleri senin kulaklarını dinlemek istiyorum” dedim.

Tam olarak ne demek istediğimi anlayamadıysa da kulağa ilginç gelen ve denemeye değer bir teklif olduğunu düşündüğüne şüphem yoktu. Kısa bir sessizlikte sonra, “peki” dedi. “Nasıl yapacağız?”

“Sen her şeyi bana bırak” dedim. “Sadece benim kal...”

Eğer İstanbul’a gelmiş olsaydı onu nerelere götürürdüm diye düşündüm ve kendimce bir rota belirledim. Arabama atlayıp sahil yolundan tarihi yarımadaya giderken Marmara Denizi ve adaların kucaklaştığı enfes manzarayı görüntülemek için sağ şeritte durdum. Dışarıya çıkıp, uzun süredir bağlarımı kopardığım şehre uzun uzun baktım. Deniz masmaviydi ve öbek öbek beyaz bulutların gölgesi denize düştüğünden bazı yerler daha karanlık daha koyu renkli gibi görünüyordu. Kızkulesi’nin etrafına bulutların arasından sızan güneş ışıkları dokunuyordu ve denızın bu kısımları göz kamaştırıcı şekilde parıldıyordu. Telefonla denizin üzerindeki renklerin bir görüntüsünü alıp,  altında ufak bir notla ona yolladım.“ Şu anda deniz kenarındayız. Şimdi belki de hayatında ilk defa gökyüzünün altına serilmiş sihirli bir halıya bakıyorsun.” Gelen cevapta heyecanlı olduğunu, İstanbul’la tanışmak için çok güzel bir gün olduğunu söylüyordu. İşe yaramıştı! Küçük oyunuma ortak olmaya başlamıştı.

O gün kilometrelerce uzaktaki bir yatakta uzanan bir çocuğun gözleriyle, yeniden tanıştım dargın olduğum İstanbul’la. Aya Sofya’nın devasa kapısından girerken Dimitrakis sakınki yanımdaydı. Kayıtlarda sesimi de duysun diye bazen bir şeyler fısıldadım... “İşteee, şimdiii o büyülü kubbenin altındayız. Biraz kulak kabartırsan binlerce yıl öteden gelen sesleri duyabilirsin” dedim mesela. Sonra Topkapı Sarayı’na gittik. Ayaklarımıza kara sular inene kadar dolaştık sarayın bahçesinde, sergi salonlarında ve hareminde. Dimitrakis müthiş heyecanlıydı. Bana yazarken harfleri karıştırmasından ya da yolladığım videoyu izlediğinde devamı olup olmadığını sormasından anlayabiliyordum bunu. O heyecanlandıkça ben daha da hızlanıp, yepyeni bir yere götürmek istiyordum onu. Sonra birlikte Galata Kulesi’ne çıktık. “Eğer başın dönerse söyle” dediğimde ilk kez kocaman bir gülücük attı. İstanbul’da benimleydi ve  gülümsüyordu! Galata kulesine sevdalı olmama ragmen beni hep hüzünlendiren bir öyküsü vardı ve her aklıma geldiğinde boğazım düğüm düğüm oluyordu. Ona tarihçesinden bahsederken bu hazin öyküyü es geçtim ama kitaplarımdan birinde yazdığım bu bölüm benim aklımdan çıkmıyordu.

Takvimler 6 Haziran 1973'ü işaret ediyordu. Kollarımı gencecik bir adama uzattım. Kulenin tepesinden aşağıya sarkan, aklı başından gidivermiş on beşinde bir adamdı. Yarı belime kadar sarktım, tutuverecek gibi oldum, yakalayamadım. Vapurların peşinden koşan, apak martılar gibi kollarını açıp uçtu önce. Sonra cılız, gencecik bedeni boğucu çığlıklar arasında kule dibinin toprağını sarstı. Hepi topu bir lokmacık çocuktu oysa. Öylece bakakaldım gidişine, gözümde sicim gibi yaşlarla...

Ardından bütün İstanbul ama en çok da Ümit Yaşar ağladı. O tarihten sonra yaşadı mı bilinmez. Yaşamak nefes almak değildi şüphesiz. Vedat'ın acısı koskoca İstanbul'a sığmadı, paslı bir hançer gibi saplandı Galata meydanın orta yerine.”

Galata’da bir şeyler yemek için soluklandığımda, karşımdaki boş sandalyenin fotoğrafını çektim ve yemek seçmesi için menuyü gösterdim. Bir kez daha gülümsedi...Bugün İstanbul’u gördüğü için mutlu olan sadece Dimitrakis değildi. Şehrin kaosunda boğularak geçen onca yıldan sonra, bu kez bir yabancının gözleriyle bir turist olarak yeniden tanışmıştım güzeller güzeli İstanbul’la. Sadece gezip görmeye değer yerlerine gidip, tarihçelerini araştırıp şehrin tadını çıkarttığım bir gündü.

Yemekten sonra Boğaz kıyısından yavaş yavaş yol alıp, köprüleri ve iki yakaya yayılmış küçük semtleri işaret ettim. “Bak burası Ortaköy dedim, karşı kıyı ise Çengelköy.” İstanbul’u görmekten daha güzel ne olabilir ki” dediğinde “İstanbul’u dinlemek” diye yanıtladım. Tam da o sırada Rumelihisarı'ndaki Orhan Veli heykelinin önünden geçiyorduk. İstanbul’a olan aidiyetimin bir tanığıydı Orhan Veli. Ve şöyle demiştim bir keresinde;


Orhan Veli İstanbul'u dinleyip, yamalı ceketinin cebinden çıkarttığı bir parça sararmış kağıda kulağına çalınan sesleri not ederken, Aşiyan'da ahşap bir bankta oturup hayranlıkla izlerdim onu. Çapkındı, alaycıydı bakışları. Kumral dalgalı saçlarını geriye doğru attı mı, kemerli burnu, dolgun dudakları ortaya çıkardı. Uzun uzun denize bakar birden hızlı hızlı yazmaya koyulurdu. Kim bilir kimin için dökülürdü kaleminin ucundan itiraf edilememiş bir iltifat, bir latife, bir gizli davet. İşte o vakitlerde, ağlar dalyanlardan çekilirken ayağı suya değen kadın da, kaldırımdan geçen yosma da, yüksek kaldırımda öptüğü Eleni de bendim


Ona şiirin ismini tercüme ettim ve İstanbul’u dinlemenin de çok güzel bir tadı var dedim. Yeniköy’de denize eğildim ve ufak ufak çırpınan dalgaların, tepemden hızla geçen martıların ve onlara karışan şehrin uğultusunun sesini kaydettim... “Ah” dedim, “keşke mis gibi iyot kokusunu da gönderebilsem.”

Eve döndüğümüzde ikimiz de yorgun ama çok mutluyduk.  Dimitriaks’in gözlerinden gördüğüm İstanbul’u o kadar çok sevmiştim ki, ertesi gün için plan yapmaya başlamıştım bile. Bir günlüğüne bile olsa çok uzaklardaki bir çocuğun hayatına dokunmuş olmanın huzurluyla, uykuya dalmadan evvel. Günün son sorusunu sordum:


“ Hey Dimitrakis, yarın adalara gitmeye ne dersin?”






18 Eylül 2016 Pazar

#24saat #yüzleşme


Kafasının içi oradan oraya savrulan kelimelerle doluydu bu gece. Hiç birinin ucundan tutup diğeri ile yan yana getiremiyor, bir türlü aklından geçenleri anlatacak doğru cümleleri kuramıyordu. Karanlık otobanda en sağ şeritte ağır aksak ilerlerken tam anlamıyla allak bullaktı. Sanki bütün olan biten bir, bilemedin birkaç sözcüğün içine tıkıştırılmıştı.

 “ Nasılsın?
“ Nerdesin?
“ Dikkatli ol!

Her zaman olduğu gibi uzaktaydı ve son haftaların aksine öfkeli değil endişeliydi besbelli. Tek kelimeye bağlamıştı umutlarını. “İyiyim”

 Ve genç kadın, henüz kendi kaderinin de bu gece hayatını kaybeden onlarca masum insanla birlikte değişmiş olduğunu bilmiyordu.

“ İyiyim dedi. Ne kadar iyi olunursa artık.

Hala kendisini merak ediyor olması içine dokunuyordu. Çocukluğundan beri eli omzundaydı gerçi. Kolay mıydı bir anda yok sayıp, ne hali varsa görsün demek. Bunu düşününce gecenin bütün can sıkıcılığına karşın yumuşak bir ifade belirdi yüzünde. Ne vakit söze çocukluğumuz diye başlasa hemen sözünü keserdi;

“ Senin çocukluğun. Ben koskoca adamdım o zamanlar.

Ali,  bir kez daha gözlerinin önünden gitmeyen kumral lüleleri korumak için kanatlarını açarken,  ilk defa geç kaldığını fark etti. Buruk, kekremsi bir tat gelip oturdu boğazına. Olması gereken yerde olamadığı için söylememesi gereken sözler döküldü kurumuş çatlak dudaklarından.

“ Olduğun yer güvenli değil, birazdan yollar kapanacak. Hemen eve git.

“ Nerde olduğumu nerden biliyorsun?

“ Bunu boş ver sadece dediğimi yap. Şu an o karanlık şehirde yalnız olman beni çok rahatsız ediyor.

“ Her gün arayıp soran ve ihtiyacım olduğu an yanımda olabilecek bir sürü insan var. Merak etmene gerek yok.

“ Biliyorum. Hatta bazıları günde birkaç kez arıyor.

Paylaştıkları onlarca delici sessizlikten en uzun olanıydı.

“ Ne dedin sen?

“ Hiç.

“ Bunu yapmış olduğuna inanamıyorum.

“ Saçlarım tutuştu dediğinde öfkeden ve başına bir şey gelebileceği endişesinden delirdiğim bir andı sadece. Yaptığımla övünmüyorum. Tam tersine ne kadar rahatsız olduğumu tahmin bile edemezsin.

“ Kahretsin! Beni çok büyük bir hayal kırıklığına uğrattın.

“ İtiraf etmek gerekirse seni en çok mobese kameralarının önünden geçerken izlemeyi seviyorum.  An be an, cadde cadde, semt semt.. O puslu ekrana yansıyan güzellik beni burada hayata bağlayan tek şey. Kış günü Cudi eteklerine yayılan siste saçlarını,  Gabar’da isimsiz çağlayan derelerde ışıldayan gözlerini  ve Kotar da açan ters lalelerde gülüşlerini görüyorum. Çok bunaldığım zamanlarda derin bir iç çekiyorum. Eriyen kar suyuyla çağlayanlardan düşüp Kızılsuya, Kasrik’te Dicle’ye karışsak şimdi diyorum. Öylece sarmaş dolaş…Zeytin dallarının çatallı gölgesinin tenine dokunduğu yerden son kez öpmeden ölmemeye yemin ettim.

Ruhuna dokunan onca güzel söz bile öfkesini hafifletemedi. Gözü kararır gibi oldu. Emniyet şeridinde durup, konuşmayı sonlandırmadan evvel camları araladı.

“ Şimdi telefonu kapatıyorum ve seninle uzun süre haberleşmek istemiyorum.

Ali konuşmanın başından beri parmaklarına doladığı zeytin çekirdeklerinden yapılma tesbihi sehpaya fırlattı. Bu sevimsiz gecede ne zamandır canını sıkan konuyu açma niyeti olmasa da ağzından kaçırıvermişti bir kere. Toparlamaya çalıştı.

“ Sadece şakaydı. Kızdığın için üstüne geldim hepsi o kadar. İnsanların hayatta kalmaya ve birilerini hayatta tutmaya çalıştığı bir zamanda kamera görüntülerini izlemekten daha önemli işlerim var.

“ Akvaryumunda sürekli izlediğin zavallı bir balık olmak istemiyorum.  Kamera saçmalığı yalan da olsa izimi sürmen hiç hoşuma gitmedi. Bir şey bilmek istiyorsan sorabilirsin, sana hiç yalan söylemedim.  Bana söz vermiştin.

 “ Sana verdiğim söz Cizre İstanbul’dan daha güvenli bir yer olmadan önceydi. Senin için yapabileceğim tek şey güvende olmanı sağlayabilmek ama bunun için de çoğu zaman elim kolum bağlı. Bu acizlik beni kemiren sinsi bir hastalık gibi.

“ Ben iyiyim. Bir şey olacaksa da kimse bunun önüne geçemez.  Her an, her şeyin tam tersine dönebildiği ve bunun için şaşırmaktan bile vazgeçtiğimiz günlerden geçiyoruz.

“ Sadece şehrin güvenliğinden bahsetmiyorum. Kayıtlarda dikkatimi çeken ve sana söylemem gereken son bir şey daha var.

“ Neden bahsettiğini sormaya korkuyorum.  

“ Şimdi kızgınlığını bir kenara bırak ve kulaklarını açıp sözlerimi iyi dinle.

Az önce yumuşacık bir ses tonuyla  fısıldar gibi konuşan adam bir anda sırra kadem bastı. Sesi sertleşti.

“ Seni tanrıçam belledim. İste tüm Mezopotamya’yı ayaklarına sereyim, bir emrinle düşmanlarının boynuna yağlı urganlar geçirip leşlerini dipsiz kuyulara gömeyim  dedim. Yüz çevirdin.  Bozguna uğramış bir ordu gibi ne yöne gideceğini bilemedin, dağılmıştın.  Hala da dağılmaktasın. Madem gerdanlığın üzerindeki tek taş olmak istemedin, o halde tesbihte boncuk olmaya da razı olma…

16 Ağustos 2016 Salı

KIRMIZI BİSİKLET


“ Kaç şehir girdi aramıza sayamadım. Kaç baştan çıkartıcı iklim, kaç davetkar yüz gelip geçti kim bilir…Günler haftalara, geceler aylara karıştı. Ve an oldu, gelip yine dizinin dibinde oturup sana yasladım sırtımı. Bir kez daha beni serseme çeviriyor dediğim bu meydanda, yenilendiğim tazelendiğim yerdeyim.
Dün gece aynı saatlerde günün kavurucu sıcağı içine işlemiş taşlara oturup başımı göğe çevirdiğimde burası evimin salonu gibi demiştim. Tepemde yükselen kule yemek masamın üzerindeki avize, etrafımı saran heykeller oraya buraya kondurduğum tablolar gibiydi. Öyle bir rahatlık, öyle derin bir huzurdu her yanımı kaplayan. Ayaklarımı boylu boyunca uzatıp, birkaç saatliğine de olsa görünmez olabilmeyi diledim. Sonra etrafımdaki herkes bir bir yok olup gitti ama ben bir türlü yerimden doğrulup otelin yolunu tutamadım. Bu şehirde, bu meydanda beni kendine çeken bir büyü var sanki. Ben uzaklaşmak istedikçe görünmez eller kollarıma yapışıp, hayali sarmaşıklar dolanıyor ayaklarıma…

Sırtını merdivenlerin kenarındaki taş duvara yaslamış, elindeki parlak ekrana dalıp gitmişti. Yazdığı son cümlenin sonuna üçüncü noktayı da iliştirmişti ki karanlığın orta yerinden fırlayıp aniden burnunun dibinde bitiveren bisikletin gürültüsüyle irkildi. Meydanın diğer köşesinden pedal çevirerek gelen genç bir adam sert bir frenle taş merdivenlerde oturan kadının önünde durdu. Onu korkutmuştu! Olduğu yerden hafifçe doğrulup, göz ucuyla hala açık olan dondurmacının köşesinde bekleyen polis arabasının yerinde durup durmadığına baktı. Üstünde fazla para yoktu. Çantasını isterse hemen verebilirdi. Telefonu zaten elindeydi,  fark ettirmeden cebine koyabilirdi. Kafasından birkaç saniye içinde onlarca düşünce geçerken, karanlıkta yüzünü seçemediği adam bisikletin üzerinden eğilip anlamadığı bir lisanda bir şeyler söyleme başladı. Meydanda kimsecikler yoktu. Bir başkasıyla konuşuyor olamazdı. Onu anlamadığını belirtmek için başını sağa sola salladı. Genç adam geniş bir gülümseme ile karşılık verdi.  Ufak tefek birine benziyordu, pek de korkulacak bir hali yok gibiydi. İnce yüz hatlarını gizleyen seyrek sakalları vardı ve başına ressamların taktıklarına benzer siyah bir şapka kondurmuştu. Bisikleti de pek döküntü bir şeye benziyordu. Kırmızı rengi solmuş, yer yer boyaları dökülmüş ve selenin arkasındaki çamurluğun üzerine iki küçük pet şişe bağlanmıştı.  Ne diye gecenin bu saatinde burnunun dibinde bittiğini merak etti. Kılığına, ayakkabılarına bakınca bu saatte sigara, çakmak ya da birkaç kuruş için dilencilik edecek birine benzemiyordu. Tekrar konuşmak için eğildiğinde koyu renk saçların ve seyrek sakalların arasından parlayan yeşil gözlerini gördü. Dikkatlice yüzüne bakıyordu.  Birden bisikletin üzerinden atlayıp aşağı indi,  tek pedalı merdivenin en alt basamağına yaslayıp yanına oturdu ve konuşmaya başladı ;

“Biliyor musun, bu gece hayatımın en berbat gecesi."

Koca meydanda onca yer varken davetsizce gelip dibinde bitmesine ve emrivaki bir sohbete başlamış olmasına kızdı.

“O zaman şanslı sayılırsın. Takvime göre yılın en kısa gecelerini yaşıyoruz."

Genç adam sadece basit bir  “neden?”  sorusu beklerken aldığı cevaba şaşırmıştı. Başını çevirip yüzüne daha dikkatli baktı. Kesinlikle ilginç birine benziyordu. Kendisine kızmış mıydı yoksa konuşmaya devam etmek için böyle garip bir şey mi söylemişti kestiremedi. Şansını denemeye devam etmek istedi;

“Hayatın kendisi başlı başına bir şans. Sadece bir kısmı iyi şans bir kısmı da kötü şans. Öğrenci misin?"

Karanlıkta yaşımı pek seçemiyor herhalde diye düşündüyse de bu soru genç kadının pek hoşuna gitti.

 “Hayır. İş için buradayım."

“Sokakta sabahladığını görünce pek de bir işin varmış gibi gelmemişti bana. Ne iş yapıyorsun?"

“Bir gazetenin hafta sonu ilavesine gezi yazıları yazıyorum. Sen gelmeden önce de tamamlamak üzereydim."

“Hayat ne tuhaf burada oturmuş gecenin bir saati bir gazeteciyle konuşuyorum.  Az önce işte çıktım ve seni görünce belki bir şeyler içmek istersin diye düşündüm. Ponte Vecchio'nun karşı tarafında bildiğim güzel bir bar var. Bir kadeh şarap ya da soğuk biraya ne dersin?"

Bu ani teklif aklını karıştırdı. Hiç tanımadığı birinin peşine takılıp bilmediği bir yere gidecek hali yoktu. O an için onu başından savmak yapılacak en doğru şey gibi göründü.

“Teklif için teşekkürler ama birazdan otele dönmem gerekiyor."

“Kalacak bir yerin olduğuna sevindim. Belki telefonunu verirsen yarın için haberleşiriz."

Israrcı birine benziyordu ve bu da en sevmediği şeylerden biriydi. Konuyu kestirme yoldan kapatmaya karar verdi

“Zamanını almak istemem. Hem erkek arkadaşım var hem de görünüşe göre senin için oldukça yaşlıyım."

“Sevgilin olması şanssızlık olsa da bu gece sana rastlamış olmam bir şans sayılabilir. Tamam, gitmeyelim, sorun değil.  Belki sadece burada laflayıp arkadaş olabiliriz."

“Birazdan gitmem gerekiyor."

“Anladım. – Stranger is danger öyle değil mi? Yabancı demek tehlike demektir."

“Hai ragione. Haklısın."

“İtalyanca biliyor musun?"

“ No. Sadece birkaç kısa cümle hepsi bu."
 
“Sana öğretebilirim istersen."

“Grazie mille. Teşekkür ederim ama tekrar görüşeceğimizi hiç sanmıyorum. Sen bu saatte burada ne yapıyorsun?"

“İşten çıktım. Dediğim gibi berbat bir gece geçirdim ve eve gitmeden önce bir şeyler içmek istedim. Seni burada tek başına görünce de belki katılmak istersin diye düşündüm. Yalnız olmak sıkıcı olmalı."

“Hayır. Yalnızlığı sevdiğim için buraya geldim.  Bu saatte kimsecikler olmaz diye düşünüyordum."

“Ben gelene kadar."

“Sen gelene kadar."                                               

“Rahatsız ettiysem üzgünüm. Anlaşılan bir şeyler içmeye gelmemek konusunda kararlısın."

Onunla bir yere gitmeye kesinlikle çekiniyordu ama kalkıp gitmesini de hiç istemedi.

“Sen ne iş yapıyorsun? Bu saate kadar çalıştığına göre yorgun olmalısın."

“Hem de çok! San Lorenzo pazarının arka sokağındaki bir lokantada garsonum. Bugün St. Giovanni günü ve bütün masalar ağzına kadar doluydu."

“Buralı mısın?"

“Güneyliyim. Bari yakınlarında küçük bir kasaba."

“Böyle aniden yanıma gelip konuşmaya başladığına göre güneyliler kuzeylilerden daha cesur olmalı."

“Uzaktan bakınca Brezilyalı olduğunu düşündüm. Burada, tam senin oturduğun yerde tanıştığım Riolu  bir kız arkadaşım vardı. Seni ona benzettim."

Cebinden çıkarttığı telefonun parlak ekranında,  beyaz tenli kumral bir kızın fotoğrafını gösterdi.

“Kız arkadasın güzelmiş. Hayal kırıklığına uğrattıysam üzgünüm."

“Yoo hayır, halimden şikâyetçi olduğumu söyleyemem. Sen nerelisin?"

“Sona Turca di İstanbul"

“Sahi mi?"

Şaşırmış görünüyordu.

“Sahi. Neden?"

“Sanırım Türk olduğunu bilseydim, konuşamazdım. Buna güneyliler bile cesaret edemez."

“O nedenmiş?"

“Türk kızları pek konuşkan değil. Birkaç kötü tecrübem oldu."

Aslında haklıydı. En azından yeni insanlarla tanışmak ve yabancılarla konuşmak konusunda Brezilyalılar kadar açık görüşlü olmadıkları bir gerçekti.

“Peki sence ben seninle neden konuşuyorum?"

“Bir şeyler içmeye gelmediğine göre beni beğendiğin için olamaz. Gazeteci olduğun içindir. Yabancılarla konuşmaya alışkınsın ya da insanların ilk bakışta iyi ya da kötü olduğunu anlıyorsundur."

“ Hiç sanmıyorum. Yani insanları tanıyabilmek için keşke gazeteci olmak yeterli olabilseydi."

Taş merdivenlerde bir süre sessizce oturdular. İkisi de dirseklerini dizlerine, ellerini çenelerine yaslamıştı. Kadının boynundaki ince uzun zincirin ucunda sallanan yeşil kolye ucu genç adamın dikkatini çekti.

“Boynundaki nedir?"

“Uzun zaman önce hediye edilmiş bir kolye."

“Sürekli takıyor musun onu?"

“Evet."

“O halde batıl inançları olan birisin. Şans getireceğine inanmasan takmazsın."

“Alışkanlık diyelim. İnançlı biri olduğum söylenemez."

“Ben inançlı biriyim ama tanrıya değil yıldızlara inanıyorum."

Aklından geçeni onunla paylaşıp inançlarını alt üst etmesi an meselesiydi. Yüzünde muzur bir gülümseme belirdi. Birazdan söyleyeceklerini kendisi de geçen yaz adada, gecenin bir yarısı tahta bir banka uzanıp yıldızları seyrederken öğrenmişti. Münasebetsiz bir arkadaşı bilimsel birkaç cümle ile gecenin tüm romantizmini silip süpürmüştü. Onu bu gerçekle yüzleştirme konusunda tereddüt ettiyse de söylemeden duramadı:

“Biliyor musun aslında gökyüzüne bakıp inandığın yıldızların bazıları yok."

Suratına garip bir bakış attı.

“Ne demek yok."

“Bildiğin yok işte. Onları görüyor olman var oldukları anlamına gelmiyor."

“Ne demek istediğini hiç anlayamadım."

Astronomiyle ilgili terimleri başka bir lisanda anlatmakta zorlansa da, bazı yıldızların ışığının dünyaya ulaşana kadar çoktan sönmüş olabileceğini açıklamaya çalıştı. Işık yılının hızla değil mesafeyle ölçüldüğünü, bir yıldız ne kadar uzaktaysa o kadar yıl önceki halini görebildiklerini ve ardan geçen zamanda yıldızın karanlığa gömülmüş olabileceğini anlattı. Gözlerindeki şaşkın ifade çok komik görünüyordu. Aklına yatar gibi olsa da itiraz etti.

“Hiç böyle bir şey duymadım."

“Duymamış olabilirsin ama gerçek bu. Bu durumda yıldızların inandırıcılığı da ortadan kalkmış oluyor."

“Ben de kalanlara inanırım o zaman. Zaten sadece yıldızlar demek istemedim. Ben başka gezegenler ve onlarda yaşayan insanlar olduğuna inanıyorum. Neden tek olalım ki? Hem bir gün oradan dünyaya birileri gelecek ve biz de onların gezegenine gidebileceğiz."

“İşte bu hiç hoşuma gitmez."

“ Neden?"

“Bu dünyadaki insanlar bile bana fazla geliyor da ondan."

“O zaman şu an bomboş meydanın ve insansız bir şehrin tadını çıkartabilirsin."

“Nasıl?"

“Bisikleti al."

En son ne zaman bisiklete bindiğini hatırlamıyordu. Çocukluğundan beri ayağını yerden kesen araç gerece karşı bir tedirginliği vardı. Kayak yapamaz, paten kayamaz ve kaykay benzeri aletlerin üzerinde dengede durmayı deneyemezdi bile. Yine de bu teklif bir an için çok cezbedici geldi.

“Ben en son ne zaman bisiklete bindiğimi bile hatırlamıyorum."

“Baksana ortalıkta çarpacağın kimse yok. En fazla dengeni kaybedip düşersin. Onda da hızlı değilsen bir şeycik olmaz."

“Sahi deneyebilir miyim?"

“Evet. Tabii ki."

Heyecanlanmıştı. Kesinlikle heyecanlanmıştı. Kalbi hızlı atmaya, nefesi sıklaşmaya başlamıştı. Bunca yıl sonra bisiklete binecekti, üstelik Floransa’nın kalbinde hiç tanımadığı birinin hurdadan hallice bisikletine…

Merdivene yaslı duran bisikleti kendine doğru çekip, yönünü meydana doğru çevirdi. Selenin boyu ve direksiyonla arasındaki boşluk işini kolaylaştıracak gibi görünüyordu. Bisikleti bacaklarının arasına alıp pedala yüklendi ve aniden Vecchio Sarayı'nın önündeki geniş meydana doğru ileriye fırladı. Seleye iyice oturup pedallara usul usul basmaya devam ederken uçuyormuş gibi hissetti. Koskoca meydanda, Davut’un önünden geçip, çeşmelerin etrafından dolaşırken bunun yaşadığı en keyifli deneyimlerden biri olduğunu düşünüyordu. Ilık rüzgâr yüzüne vuruyor, meydandaki heykellerin, sarayın ve kulenin gölgesi üzerinde geziniyordu. Meydanın en uzak köşesine geldiğinde durup bir zafer edasıyla merdivenlerde oturup gülümseyen genç adama el salladı. Küçücük bir çocuk gibi bisikletin tepesinden inmek istemiyordu. Meydanda defalarca turladıktan sonra, bisikleti aynı yere yaslayıp neşeli bir ses tonuyla sordu:

“Şu senin bar hala açık olabilir mi acaba? Ne dersin?"

“Fikrini mi değiştirdin?"

“Tekrar değiştirmeden gitsek fena olmaz."

Toparlanıp kalktıklarında gidecekleri yere kadar bisikleti onun kullanabileceğini söyledi. Bunu duyduğunda sevinçten gözleri parladı ve hiç ikiletmeden direksiyonu kaptı. Bu defa Floransa’nın arnavut kaldırımlı caddelerinde, uzun bir kuşatma sonrasında şehri  fethetmiş bir imparatoriçe edasıyla ilerliyordu. Genç adam birkaç adım geriden yürüyerek kendisini takip ediyordu. Tek kelimeyle müthiş bir geceydi. Ponte Vechhio köprüsüne paralel  uzanan bir köprünün üzerinden geçip köşedeki barın önünde durdular. Kapanmıştı.  

“Karar vermekte gecikmişiz gibi görünüyor."

Hem onu buraya kadar getirip hem de kapıda kaldıkları için kendini mahcup hissetti. Ama ilk teklif ettiğinde kabul etmiş olsa kapanmadan yetişebilirlerdi.  Bu saatten sonra ya açık bir market bulup sokaklarda takılmaya devam edeceklerdi ya da vedalaşıp ayrılacaklardı.  Ara sokaklarda göçmenlerin işlettiği küçük marketler hafta sonları sabaha kadar açık oluyordu. Birkaç sokak ötedekine kadar yürüyüp sonra köprünün üzerine oturup şehri izleyebilirlerdi. Hala tedirgin görünen kadının bu teklifine evet diyeceğine emin değildi. Ya da bir kez daha evet diyene kadar ışıklar sönüp, gece güne dönmüş olabilirdi.

 “Eğer istersen içmek için bir şeyler alıp köprülerden birinde oturup geceye devam edebiliriz. Hala açık olabilecek bir yer biliyorum. Buraya çok uzak sayılmaz, gidip bakalım mı ne dersin?

“Acele edelim derim."

Ufacık köhne dükkan gençlerle dolup taşıyordu. Bu saatte şehirde açık olan tek market olmalıydı. Dolapta  kalan son birayı alıp iki plastik bardağa pay ettiler. Şehrin bu tarafı oldukça kalabalık ve turistik meydanların aksine ara sokaklar hala hareketliydi.

Birkaç sokak geçip tekrar nehir kenarına geldiler. Ponte Vecchio köprüsünden hemen sonraki köprünün en ortasında, duvarın üzerine oturup bacaklarını Arno nehrine doğru uzattı. Bir elinde plastik bir bardak diğerinde cips paketi vardı. Yüzündeki anlamsız gülümseme genç adamın dikkatini çekti.

“Neden gülüyorsun?"

“Çünkü halim çok komik."

“Komik olan nedir?"

“Sabaha karşı Ponte Vecchio’ya karşı oturmuş hiç tanımadığım biriyle aynı paketten patates cipsi yemeye çalışıyorum."

“Artık tanışıyor sayılmaz mıyız?"

“İsmini bile bilmiyorum. Sahi ismin ne?"

İkisi de gülmeye başladı.

“Stephano. Ya senin?"

“Selin."

Plastik bardakları birbirine dokundurup aynı anda tanıştıklarına memnun olduklarını söylediler.

Gece, şehir, köprü, bira ve bir yabancının bütünlediği gece çok güzeldi.  Stephano arada sırada başını gökyüzüne çevirip yıldızlara bakıyordu. O anlarda kafasında hala var olup olmadıklarına dair soru işaretleri belirdiğini düşündü. Acaba hangisi vardı, hangisi çoktan karanlığa gömülmüştü..? Bu geceye dair konuştukları onca şeyi ve birlikte geçirdikleri saatleri unutup gidecekti. Ama hayatı boyunca yıldızlara her baktığında onu anımsayacağına emindi.

Gün ağarmaya başlarken artık gitme vakti gelmişti. Kaldığı otel ve Stephano’nun  evi şehrin aynı yakasındaydı. Santa Maria Novella istasyonuna kadar birlikte gidebilirlerdi. Bisikleti yine büyük bir nezaketle kendisine doğru uzattı. Köprü ve istasyon arasındaki yol hiç bitmesin istediyse de beş dakika sonra istasyonun önündeki yol ayrımına gelmişlerdi. Bisikletten inip isteksizce sahibine bıraktı. Sayesinde hiç unutamayacağı bir gece geçirdiği genç adama minnettar hissediyordu. Yeşil gözlerine ve gülümseyen yüzüne baktı.

“Veda zamanı."

“Evet. Eğer bu gece sana sadece tek bir iltifat etme hakkım olsaydı şimdiye kadar gördüğüm en güzel gülümsemeye sahip olduğunu söyleyebilirdim."

“Teşekkür ederim. Gece için, bira için ve en çok da bisikletini paylaştığın için."

Stephano  ona sıkıca sarılıp kendisi için de unutulmaz bir gece olduğunu söyledi ve bisiklete binip hızla uzaklaştı.  Bu onu son görüşüydü. Ne soyismini biliyordu ne de tekrar irtibatta olmak için bir iz bırakmıştı.

Birkaç adım ötedeki otele girerken, metal bir kafese benzeyen asansörde erkenci turistlerle selamlaştı. Kocaman bir tomar anahtarın arasından odasınınkini bulup kapıyı açtı ve üstünü değiştirmek için geniş gardırobun aynalı kapağını araladı. Gömleğinin üçüncü düğmesini açtığında şaşkınlıkla aynaya yansıyan siluetine baktı ve kendisini kocaman bir sersem gibi hissetti.  Bu gece Stephano’ya hatıra kalan tek şey yıldızların gizemli öyküsü değildi. Kolyesinin yerinde yeller esiyordu. Gülümsedi ve uzun bir günün sonunda derin bir uykuya dalmadan önce kendi kendine mırıldandı.
“Kırmızı bir bisikletle bir geceliğine de olsa şehrin imparatoriçesi olmak için değerdi…"

 

 

5 Ağustos 2016 Cuma

GEÇMİŞE ÖZLEM

Hafta iyi başlamadı. İki gündür nükseden rahatsızlığım yüzünden geceleri uykusuz, gündüzleri yarı uyur yarı uyanık geçirdim. Doktor ve tedavi fobim yüzünden kaçtıklarımın bir  gün beni  küt diye indireceğini biliyordum. Ve hala  doktor arkadaşlarım uzman meslektaşlarını önerip, tahlil detaylarını vs. anlatırken kafamda tek bir soru vardı:

 “Acaba kan testi isterler mi?"

 “O niye ki?"

 “İğneden korkuyorum ya."

 Gelen tepki netti.

 “ Yuh!"

Bu yuh bu yaşta bunca şey yaşayıp da iğneden korkuyor oluşuma mı yoksa yine her zamanki gibi büyük fotoğrafı es geçip iğneye takılmış olmama mıydı bilmiyorum. Sadece daha fazla fırça yememek için ses etmedim. Neticede kan istediler mi paşa paşa kolumu uzatmaktan başka çarem yoktu.

Geçen iki günün aksine bugün güzel bir sabaha uyandım. Yatağın her tarafı sırtımı ve bedenimin üst kısmını destekleyen geniş yastıklarla doluydu. Ağrılar yüzünden yatamıyordum, sürekli dik durmam gerekiyordu. Bir an için kendimi tarladan toplanıp, köy evlerinin odalarına doldurulmuş pamuk yığınlarının içinde gibi hissettim. Çocukluğumda bu yığınların üzerine çıkmışlığım vardı. O duyguyu biliyordum. Yüksektesin. Altındaki pamuklar o kadar yumuşak ki sanki havada asılı kalmış gibi hissediyor ama düşmeyeceğini bildiğin için çok eğleniyorsun. İncirliova Hacıaliobası köyünde kardeşimle bu pamuk  odalardan birinde çekilmiş bir fotoğrafımız bile var. Fotoğrafa renk katan eksik dişlerimden anlıyorum ki aşağı yukarı Deniz ile aynı yaştaymışız. Ben 8 Ece 4 gibi..O gün hafızamda yer etmiş ne güzel bir gündü. Geniş ve güzel ailemin her bireyini şimdilerde ne çok anıyor ve ne çok özlüyorum. Yer sofrasının etrafında bir bakır tepsi, etrafında evin adamları. Deveci Nuri, Mustafa enişte, Sert Ahmet, Damat Mehmet. Pencerenin kenarındaki sedirde güzeller güzeli Çerkez kadınları, çocukları ve torunları. Hangi birini ansam diğerinin hatırı kalır. Ve biz. Döşeğin bir kenarında kucak kucağa oturan gülen çocuk yüzlerimiz.

Yatağın içinde bu kareleri düşünüp biraz daha dik durmaya çabalarken açılan oda kapısından içeriye serin bir esinti doldu. Kapı çarpacak galiba deyip gözlerimi kısarken DY girdi içeri. "Ooo bu oda ne kadar da güzel esiyormuş, ama istersen kapıyı kapatalım daha da kötü olma," dedi. "Bırak," dedim. Bırak essin. Bilakis nasıl iyi geliyor. Sanki serince bir bahçedeymişim gibi essin. Hatta köydeki evin bahçesi bile olabilir yattığım yer. Evin çıkıntısındaki mutfak duvarından başlayan cılız bir asma, bahçenin ortasında bölüm bölüm ayrılmış topraklıkların içinde karanfiller, ortancalar. Bahçe kapısının yanında bir ocak. Ocak var mıydı sahi yoksa zihin oyunlarından biri mi tam olarak kestiremiyorum. Ama hafızamda hep kapının yanında kirece boyalı, küçük bir tepeciği andıran bir ocak varmış gibi.  Tabii yatağın üzerindeki ince beyaz pikeyi havalandıran bu esintinin bir kısmı da tavanda tam tepemdeki vantilatörün işiydi. Mahalle kıraathanelerinde asılı olan geniş kollu hem lamba hem vantilatör olanlar. Komik görünse de çok işe yarıyor.

Esintiyle birlikte burnuma biber kokusu geldi. Bildiğimiz, doğrarken ellerimize beyaz tohumlarının yapışıp kaldığı taze yeşil biber. Şu meşhur reklamdaki gibi olsaydı. “Muftakta biri mi var? “ Evet mutfakta biri olsaydı keşke. İncecik doğradığı biberleri domates ve bol zeytinyağı ile harmanlanmış koca bir tabak kesik ile buluşturup çingen pilavı yapsaydı. İşte bu tartışmasız en sevdiğim anlardan biridir. Domates ve biber olmasa bile olur hatta. Taze ekmeğin kabuğunu tabağa bandırdın mı, kesikten damlayan zeytinyağı ağzını sulandırır. Aman nerden geldi aklıma sabah sabah. İstanbul'da da bulunmaz, mümkün değil. Sofrada taze ekmek, az tuzlu acımsı sele zeytin ve iyi demli bir bardak çay olsaydı. Bir de yumurtaları tokuşturmak için biri. Annem mesela...Ne iyi olurdu.

 

 
Hafta iyi başlamadı. İki gündür nükseden rahatsızlığım yüzünden geceleri uykusuz, gündüzleri yarı uyur yarı uyanık geçirdim. Doktor ve tedavi fobim yüzünden kaçtıklarımın bir  gün beni  küt diye indireceğini biliyordum. Ve hala  doktor arkadaşlarım uzman meslektaşlarını önerip, tahlil detaylarını vs. anlatırken kafamda tek bir soru vardı:

 “ Acaba kan testi isterler mi?

 “ O niye ki?

 “ İğneden korkuyorum ya.

 Gelen tepki netti.

 “ Yuh!

Bu yuh bu yaşta bunca şey yaşayıp da ığneden korkuyor oluşuma mı yoksa yine her zamanki gibi büyük fotoğrafı es geçip iğneye takılmış olmama mıydı bilmiyorum. Sadece daha fazla fırça yememek için ses etmedim. Neticede kan istediler mi paşa paşa kolumu uzatmaktan başka çarem yoktu.

Geçen iki günün aksine bugün güzel bir sabaha uyandım. Yatağın her tarafı sırtımı ve bedenimin üst kısmını destekleyen geniş yastıklarla doluydu. Ağrılar yüzünden yatamıyordum, sürekli dik durmam gerekiyordu. Bir an için kendimi tarladan toplanıp, köy evlerinin odalarına doldurulmuş pamuk yığınlarının içinde gibi hissettim. Çocukluğumda bu yığınların üzerine çıkmışlığım vardı. O duyguyu biliyordum. Yüksektesin. Altındaki pamuklar o kadar yumuşak ki sanki havada asılı kalmış gibi hissediyor ama düşmeyeceğini bildiğin için çok eğleniyorsun. İncirliova  Hacıaliobası köyünde kardeşimle bu pamuk  odalardan birinde çekilmiş bir fotoğrafımız bile var. Fotoğrafa renk katan eksik dişlerimden anlıyorum ki aşağı yukarı Deniz ile aynı yaştaymışız. Ben 8 Ece 4 gibi..O gün hafızamda yer etmiş ne güzel bir gündü. Geniş ve güzel ailemin her bireyini şimdilerde ne çok anıyor ve ne çok özlüyorum. Yer sofrasının etrafında bir bakır tepsi, etrafında evin adamları. Deveci Nuri, Mustafa enişte, Sert Ahmet, Damat Mehmet. Pencerenin kenarındaki sedirde güzeller güzeli Çerkez kadınları, çocukları ve torunları. Hangi birini ansam diğerinin hatırı kalır. Ve biz. Döşeğin bir kenarında kucak kucağa oturan gülen çocuk yüzlerimiz..

Yatağın içinde bu kareleri düşünüp biraz daha dik durmaya çabalarken açılan oda kapısından içeriye serin bir esinti doldu. Kapı çarpacak galiba deyip gözlerimi kısarken DY girdi içeri. Ooo bu oda ne kadar da güzel esiyormuş, ama istersen kapıyı kapatalım daha da kötü olma dedi. Bırak dedim, bırak essin. Bilakis nasıl iyi geliyor. Sanki serince bir bahçedeymişim gibi essin. Hatta köydeki evin bahçesi bile olabilir yattığım yer. Evin çıkıntısındaki mutfak duvarından başlayan cılız bir asma, bahçenin ortasında bolum bolum ayrılmış topraklıkların ıcınde karanfıller, ortancalar. Bahçe kapısının yanında bir ocak. Ocak var mıydı sahi yoksa zihin oyunlarından biri mi tam olarak kestiremiyorum . Ama hafızamda hep kapının yanında kirece boyalı, küçük bir tepeciği andıran bir ocak varmış gibi.  Tabi yatağın üzerindeki ince beyaz pikeyi havalandıran bu esintinin bir kısmı da tavda asılı duran, tam tepemdeki vantilatörün işiydi. Mahalle kıraathanelerinde asılı olan geniş kollu hem lamba hem vantilatör olanlar. Komik görünse de çok işe yarıyor.

 Esintiyle birlikte burnuma biber kokusu geldi. Bildiğimiz, doğrarken ellerimize beyaz tohumlarının yapışıp kaldığı taze yeşil biber. Şu meşhur reklamdaki gibi olsaydı. “ Muftakta biri mi var? “ Evet mutfakta biri olsaydı keşke. İncecik doğradığı biberleri domates ve bol zeytinyağı ile harmanlanmış koca bir tabak kesik ile buluşturup çingen pilavı yapsaydı. İşte bu tartışmasız en sevdiğim anlardan biridir. Domates ve biber olmasa bile olur hatta. Taze ekmeğin kabuğunu tabağa bandırdın mı, kesikten damlayan zeytinyağı ağzını sulandırır. Aman nerden geldi aklıma sabah sabah. İstanbul da da bulunmaz, mümkün değil. Sofrada taze ekmek, az tuzlu acımsı sele seytin ve iyi demli bir bardak çay olsaydı. Bir de yumurtaları tokuşturmak için biri. Annem mesela..Ne iyi olurdu.

 

 

28 Temmuz 2016 Perşembe

KUZEYDE SON ŞARKI


Haziran ayında, ocak ayazını yaşatan korkunç fırtınadan korunabilmek için bulduğu ilk kuytu köşeye sığınmıştı. Durmadan yağan yağmur üstünü başını sırılsıklam etmiş, ıslaklık çamaşırlarını geçip iliklerine kadar işlemişti. Daha fazla üşümektense çok da uzun olmadığını umduğu tünelden geçerek yolunu kısaltmak isabetli olurdu. Gecenin karanlığında, iki eski apartmanın arasındaki daracık tünelde yürümeye başladı.

Kollarını iki yana açmış; el yordamıyla duvarlara tutunarak dengesini korumaya, arada bir sağa sola yaslanarak tünelin çıkışını bulmaya çalışıyordu. İçindeki korkuyu savuşturmak için aklına neşeli bir şeyler getirmeye, kendini avutmaya çalıştı.  Ilıman iklimlerden kopup gelen rüzgarın saçlarını okşadığını düşündü ve gülümsedi. Sonra rüzgarın taşıdığı narenciye kokularını, gittiği her yere beraberinde götürdüğü derin kara gözlü adamla paylaştığını düşledi. Onu tünelin sonunda bekliyor olmalıydı. 

Rüzgar, kokular hatta hangi şarkının kavuşma anına şahitlik edeceğini düşünürken aniden, birinin sol elini bileğinden tuttuğunu hissetti.  Gözleri zifiri karanlıkta hiçbir şeyi göremez olmuştu. Bütün dünya bir anda derin bir karanlığa büründü. Sadece tenindeki ağırlığı ve bileğine sıkı sıkıya yapışmış parmakların dokunuşunu hissediyordu.  Elini kurtarabilmek için çırpındıkça canı daha çok yanıyordu.

Diğer eliyle bileğini kavrayan parmaklara dokundu. Çok soğuk ve taş kesilmiş gibiydiler. Sonra eliyle  yavaş yavaş yukarıya doğru ilerledi.  Usulca, meçhul adamın bileğini ve kolunu geçip omzunda durdu. Omzunun olduğu noktaya bakılırsa, karanlıkta göremediği adam kendisinden bir karış kadar uzundu.  Dokunmaya devam etmesini istermiş gibi yakınlaştığını hissetti. Nefesi yüzünde, kalp atışları göğsünün üstündeydi. İçindeki merak korkuyu bastırmıştı. Omzundan boynuna geçip parmak uçlarıyla çenesine, elmacık kemiklerine ve burnuna dokundu. Zihninde yüzünün haritasını çıkarmaya çalışıyordu. İki kaşının ortasından keskin bir bıçak gibi uzanan sivri bir burnu,  geniş bir alnı ve parmaklarına paslı iğneler gibi batan seyrek sakalları vardı.  Elini aşağı indirirken bileğindeki ağırlık biraz hafifler gibi oldu. Sonra içindeki tedirginliği yok eden, bildik bir ses duydu.

“Nereden  geliyorsun?"

Kuzeyden geliyordu kadın. O çok sevdiği balıkçı kral ile bir kez daha rastlaşabilme umuduyla sırtını denize yaslamış küçücük bir denizkızının şehrinden.

Güneyden geliyordu adam.  Yağmurlu bir akşamüstü, oltasını yavaşça suya bırakırken düşlerini süsleyen ürkek bir denizkızıyla tanıştığı, deniz ve kumsalın kavuştuğu yeri cennet kapısı belleyenlerin şehrinden.

Yönleri gibi, iklimleri de ayrıydı.

Sağ elini, adamın başının sol yanından aşağıya doğru indirdiğinde dehşete kapıldı. Diğer omzunun olduğu yerde anlamsız bir boşluk vardı ve eli havada asılı kalmıştı. Bu defa elini göğsünün üstüne koyup usulca gezdirmeye başladı. Kalbinin üç parmak aşağısı nemli bir çukurluktu. Elini korkuyla geri çekti. Bileği hala adamın parmaklarının arasındaydı. Derin bir nefes alıp elini biraz daha aşağıya doğru kaydırdığında parmakları yapıp yapış oldu. Birbirine karışan kan ve irin kokusuyla sarsıldı.

“Sen kimsin?" diye fısıldadı kadın.

Birkaç saniye süren sessizlikten sonra  tünelde puslu bir ses yankılanmaya başladı;

I saw you dancing out the ocean
Seni gördüm, okyanusun kenarında dans ederken

Running fast along the sand
Kumsal boyunca koşarken

A spirit born of earth and water
Toprak ve sudan doğmuş bir ruh

Fire flying from your hands 
Senin ellerinden uçup giden bir ateş

Adam şarkıyı mırıldanırken kadın elini bileğini tutan elin üzerine koydu. İyice kavradı. Bu sesin sahibi ona yıllar evvel  tutmak ve kavramak arasındaki farkı öğretmişti.  Tıpkı aidiyet duygusunu ve inançlarını yitirdiğinde, biriyle olmakla, birine ait olmak arasındaki farkı öğrettiği gibi.

Gittiği yerde başına bir şey gelirse, başka bir dünyada kavuşacaklarına emindi. Bir vedayı hak ediyorlardı. O anı düşündüğünde sebepsizce zihninde beliren şarkı şimdi ne başını ne de sonu göremediği tüneli çınlatıyordu. Tünel bu gece kuzeyin tüm ışıklarını bir bir söndürmüş, mekanları süsleyen irili ufaklı mumlara üflemiş ve tüm dünyayı derin bir karanlığın içine çekmişti. Uzun günler yerini sonsuz gecelere bırakmıştı. Ufacık bir teselli aradı.

Rüyalar gerçek olmasa da, unutulmak istenen gerçekler kötü bir rüya olabilirdi belki.
Kuzeyden geliyordu kadın,  güneyden geliyordu adam. Güneyin en doğusundan...

Artık iklimleri gibi alemleri de ayrıydı.