20 Mart 2016 Pazar

ZOR ZAMANLAR 2

İnsanlığımıza dair ne varsa abuk subuk bu ara...

Gecen hafta cumartesi günü, baharı karşılayan sıradan insanlar gibi keyfim pek yerindeydi. Erken açan laleler, sahil yolunu süsleyen yeni patlamış erguvan filizleri derken oturup bir yazı yazdım. Ahmet Erol un Erguvan Zamanı kitabı için ne de güzel bir mevsim, tam da okunacak zaman diye geçirdim içimden. Hayat güzeldi, istanbul yüzünü bahara dönmüştü... Hatta ertesi gün babamı arayıp Bergama yolundaki seralarda hareketlilik başladı mı diye sorarım dedim. İzmir yolundaki rengarenk tezgahlar birkaç haftaya kalmaz erikle, çilekle dolup taşacaktı. Ah bir fırsat olsaydı da hem hasret gidermek hem de tezgahları şenlendirmek için bir kaçamak yapabilseydim. Hemen İzmir'deki kitap fuarının tarihine baktım.

Derken Ankara'dan gelen korkunç bir haberle sarsıldı memleket. İlk değildi son da olmayacak gibi görünüyordu. Yazdığım yazıdan da, çiçeklenmiş hallerimden de utandım. "Sen çiçek böcek bahar bostan işleri peşindesin," dedim kendi kendime. Yazdığım yazıyı da sildim attım.

Hafta iyi başlamadı. İyi de devam etmedi. Ali ile dertleşmek istedim biraz. Ben gündelik telaşlardan içimi daraltan konulardan bahsederken sözümü kesti. "Benim burda ensemden havan topları geçiyor sen plaza komünisti gibi konuşuyorsun," dedi. Bu tabirinden nefret ediyordum. Yanımda olsa, ensesine esaslı bir şaplak yemiş ve ardından kocaman bir kahkaha patlatıp gönlümü almaya çalışmış olurdu muhtemelen. Oysa aramızda binlerce kilometre vardı ve kırgınlığımı anlayınca üstü kapalı sitem etti sadece. "Abuk subuk işler peşinde koşma. Ben seni anlıyorum ama dikkatli ol, kalabalık yerlerde de gezme," dedi. "Eyvallah." dedim konuyu kapattım. Halbuki onunla paylaşmak istediğim, bu hafta beni heyecanlandıran bir havadisim vardı, yine söylemeye utandım. İnsanlar ölümle burun burunayken böyle mevzular açıp şımarıklık yapma dedim.

Bugün Deniz'le Beyoğlu'na derse gidecektik. Özgür'ün sağduyusu sağ olsun. Biz gitmedik ama gidenler oldu. Evden dışarı adım atmadık. Biraz havamız dağılsın diye kek pişirdim. Sırf güzel bir şeyler olsun, biraz vanilya kakao kokusu dolsun dedim eve. Ne de olsa bu ara insanlığımıza dair ne varsa, her ne yaşıyor ve ne hissediyorsak abuk subuktu. Heveslerimiz ve heyecanlarımız kursağımızda takılı kalmıştı.  Bu kadarına kimsenin itirazı olamazdı...

18 Şubat 2016 Perşembe

#yirmidortsaat#merhabaali

Beni çok mu severdi bilmiyorum. Bana karşı bir kadın olarak beslediği bir tutku var mıydı ona da pek emin değilim. Ama şu bir gerçekti ki, Ali beni çok güzel sevdi. Sabahları bir çocuğu uyandırırmış gibi şefkatle uyandırırdı. Gözlerimi açtığımda, burnumun ucuna kadar sokulmuş,  gülümseyerek beni izlerken bulurdum onu. Günaydın demeden önce sımsıkı sarılır, dışarı çıkarken bin türlü tembihle ardımdan el sallayarak uğurlardı. Canım sıkkın olduğunda ya da sakinleşmem gerektiğinde, kanepede hiç konuşmadan saatlerce düğümlenmiş gibi otururduk.  Beni usulca kendine doğru çeker, başımı göğüs kafesine yaslamama müsaade eder ve bıkıp usanmadan saçlarımı okşardı.

 Bedenimden çok ruhumdaki kıvrımları sevdi.

  Aynaya bakarken şöyle seslenirdi arkamdan;

 “ O yuvarlak camın üzerine yüzünü yansıtan metalik tabaka var ya, işte ben o olmadan da görebiliyorum seni. Hatta en derinini ”
 
Bana aşık olduğunu hiç söylemedi. Öyle ketum olduğundan falan değil. Sadece gerçekten hissetmediği bir şeyi söyleyemeyecek kadar dürüsttü hepsi bu. Ama arkadaş, eş dost ortamında bahsi geçtiğinde beynime aşık olduğundan bahsedip dururdu. Herkesten farklı çalışıyormuş kafam. Aynı anda, aynı yerlere, aynı insanlara bakıp akla hayale gelmeyecek şeyler düşünebiliyormuşum. Bu yüzden de hayatımız her zaman çok renkliymiş. Durup dururken yemek masasının kenarında dizili sandalyelerden birinin üzerine çıkıp, ev bu açıdan çok acayip görünüyor dediğimi anlatıp gülerdi. Kendi zor ve baştan sona gerçekçilik üstüne kurulu hayatının içinde benim gibi biriyle birlikte olmak onu besliyordu. Belki de içindeki gizli vicdani hesaplaşmanın sebebi buydu. Aslında benimle olmayı benden daha çok seviyordu ve bana bunu hissettirmemek için kendince çok çaba gösteriyordu.

Hayatını hayalperest bir kadınla geçirmeye adamış realist bir adamdı. Onca farklılığımıza karşın, pek çok şey gibi sevginin benzerlikler üzerine kurulu olmadığını da ondan öğrenmiştim. Birbirimizi bütünlüyor görünüyorduk. Önemli olan aynı şeyleri sevmemiz değil birbirimizi sevmemizdi sorgusuz sualsiz. Ben ardı arkası kesilmez, bıkıp usandığına adım gibi emin olduğum "hadi"leri sıralarken o hep sakin ve kendinden emindi. Bense her zaman telaşlı ve şaşkın... Kapı kendi kendine çarptığında ben  “hayırdır inşallah” derken, o “ rüzgâr bilmem ne yönünden şu kadarlık açıyla geldiği için kapı çarptı” diyendi. Yıldızlara bakarken; “ Biliyor musun aslında bunların bazıları şu anda yokmuş. “ diye dehşete düşerken, o kova burcunun yıldızını gösterip, ezbere bildiği takımyıldızlarının isimlerini sıralayandı.

Galiba ben de en çok her şeye olan merakını sevdim. En küçük bir detayı bile sorup soruşturmasını, ilk kez gördüğü her türlü mekanizmayı kurcalamasını izledim hayran hayran. Benim için nesne onu nasıl görmek istiyorsam, neye benzetiyorsam odur. Ali içinse hangi malzemeden yapıldığı, nasıl icat edildiği ve ne işe yaradığı önemlidir. İtiraf etmek zor olsa da o hep aklı başında olandı bense aklı bir karış havada. İşte tüm bunları düşündüğümde, bunca yıl sağduyum olmuş, hayallerime ortaklık ederken beni yönlendirmiş ve duygularımın yerine çoğu zaman mantığımı koyabilmeyi öğretmiş bu adam bana aşık olmasa bile beni gerçekten seviyor dedim. Yoksa duygusal bir balık ile rasyonel bir kova nasıl yıllar boyunca sakin ve huzur dolu bir hayat sürebilirdi.

İlk gençlik yıllarımızın heyecanlarını paylaşıp, hayatımızın kayda değer ilklerini birlikte karşıladık. Bunca farklılığımıza rağmen bir gün bile ağız dolu kavga etmedik. Hep bir orta yol bulunurdu. Konuşma tartışmaya doğru gitmeye başladığında ne kadar yorgun ve gergin olduğunu bildiğimden pek üstüne gitmezdim. Güneydoğu’ya zorunlu görevine doğru yola çıkmadan önce vedalaşırken bile ağzıma geleni sayıp dökemedim. Belki de o gün ilk defa kavganın da tutkunun bir parçası olduğunu anladım. Onu yok saymıyordum kesinlikle. Suskunluğumun sebebi önemsemiyor olmak da değildi. Tam tersine gidecek olması fikri beni hayli sarsmıştı. Fakat bir taraftan da gitmeyi seçmiş olmasına kırgındım. Sebep her ne olursa olsun tercih edilmeyen olmak çok acıtıyordu canımı. Sadece bize değil, kendine de bunu neden yaptığına anlam veremiyordum. Aslında içimden cehennemin dibine kadar yolun var demek geliyordu ama yapamadım. Zaten gittiği yer cehennemden farksızdı. Bu saatten sonra yüzüne vurup moralini daha da çok bozmaya gerek yoktu.

Benimki pasif direnişti çoğu zaman. Sessiz sedasız bir köşeye çekilir, küçük bir çocuk gibi küserdim. O uğursuz öğleden sonra valizlerini toparlayıp evden son kez çıkarken ilk defa içimden boynuna sarılmak gelmedi. Bunca sene beni çocuk gibi korumacı bir tavırla sevmişken, her şeyi bir kenara itip mesleki hırsları yüzünden öylece çekip gitmesini kabullenemiyordum.

Bir taraftan da ona karşı bencilce davranıp davranmadığım konusunda kendi içimde çelişkiler yaşıyordum. Son on yılını verdiği, gecesini gündüzüne katgarak çalıştığı ve her ne kadar itiraf etmese de aslında gizlide gizliye bir parçası olmaktan gurur duyduğu görevine bir kalemde veda et demek kolaydı. Üstelik yaptığı işi seviyordu. Ben onun için endişelenip, günü birinde dünyanın hiç bilmediğim bir yerinde ölüp kalsa, başına bir şey gelse acaba ne zaman haberim olur diye düşünürken, o bana süslü kahramanlık hikâyeleri anlatır akşamları tüm detaylarıyla uzun uzadıya gününün nasıl geçtiğinden bahsederdi. Benden başka anlatabileceği kimsesi yoktu. Birden fazla hayatı sırtlanıp, sürekli bir başkası gibi davranmak zorundaydı. Kendisi olabildiği tek yer benim yanım, bütün yaşadıklarının da tek sırdaşı bendim. Konuşmaya ihtiyacı vardı. Anlayabiliyordum ama bu durum bazen beni de çok yoruyordu.  Çok keyifli bir kutlama anında ya da sadece birkaç dakika önce iyi bir haber almışken telefonuma düşen bir mesaj tüm günümü alt üst edebiliyordu. İçerikte ya bir ölüm ya bir yaralanma ya da hiç tanışmadığım insanların hayatlarına dair içimi sızlatan bir kesit olurdu. Nedense benim olaylara karşı onun kadar duyarsız davranamayacağımı bir türlü hesaba katamıyordu. Asla kabul etmese de belki de o an yaşadığı şey öylesine ağırdı ki, durup benim ne hissedebileceğimi düşünecek hali bile olmuyordu. Sadece rapor verir gibi duygusuzca anlatıyordu olanı biteni. İnsanlar, hayatlar, ölümler, çaresizlikler, ayrılıklar onun açısından çoğu zaman rakamsal birer veriden ibaretti;

 “ Bir yaralı, bir ölü ha bir de kaçırılan iki kişi var. Onlardan umudu kes zaten, geçmiş olsun.”

 Bazen sorular sorup iyi bir şeyler duymayı ümid ederdim:

 “ Kimin kaçırdığı belliyse bulunur o zaman değil mi? Yani hayatta olmaları ölü olmalarından daha çok işlerine gelmez mi?”

 Çoğu zaman aldığım yanıtlar yediğim tokatların şiddetini kat be kat arttırırdı;

“ Sen dua et de ölmüş olsunlar. Şu anda başlarına neler gelmiş olabileceğini kimse tahmin bile edemez. Korkunç bir muameleye maruz kalıyor olabilirler, her açıdan!”

Bazen anlattıklarını dikkatle dinliyormuş gibi yapardım ama aklım bambaşka yerlerde olurdu. Hiç ilgimi çekmeyen, hatta çoğu zaman canımı sıkan kahramanlık hikayelerini duymamazlıktan gelirdim. Boş bakışlarımdan ya da belli aralıklarla verdiğim rutin tepkilerden şüphelenmezdi. O vakitlerde aklıma bir şiir ya da tek başıma kaldığımda avaz avaz söylediğim bir şarkı gelirdi ve içimden mırıldanmaya başladığım ilk dize hep aynı olurdu.  Ritsos kulağıma fısıldamaya başladığı anda karşımdaki kim olursa olsun ve her ne söylerse söylesin, ben artık orada değildim.

O gece yanına varılmaz o kadın öpmüyor kimseyi

Onu öpecek kimse çıkmaz korkusuyla tek başına

Beş uçlu bir yıldızla gizliyor bir tutam beyaz saçını

Ve tüm güzelliğini yadsıması kadar güzel kendisi

Henüz çocuk sayılabilecek yaştayken Ritsos’la tanıştırıp zorla ilgi alanıma sokan da o olmuştu. Melankolik bir yaz gecesinde,  35’lik bir şişe ile birlikte en sevdiği ve kimselere ödünç vermeye kıyamadığı  kitabı kapımın önüne bırakıp, üzerine “ Birini iç, diğerini oku ve  iyi ol “ yazılı bir not iliştirmişti. O günden sonra her sohbetimizin bir köşesi Ritsos’a, Lorca’ya, Prevert’e değer olmuştu. Bu yüzden benim için herkeslerden kıymetliydi. Kimse o yaşlarda onun gibi ince zevklere sahip olamaz diye düşünürdüm. Kimse hayatıma onun kadar derin izler bırakamaz. Kendimi ellerinde büyümüş gibi hissediyordum ki bu kesinlikle doğruydu. Düşünüyorum da o gençlik hevesleri ve sonrasında yaşadığımız hayat zaman içinde birbirine ne kadar tezat bir hal almış. Açık denizlerde balıkçı olmak isterken yüzünü hayırsız dağlara dönmeye gönüllü bir adam haline ne zaman gelmişti? Ne zamandan beri geceye doğru uzattığında haş haş çiçekleri açmasını düşlediği elleri silah tutar olmuş, bedenini kollarım yerine çelik yeleklerin saracağı diyarlara koşa koşa gidecek kadar soğumuştu ruhu.

25 Ocak 2016 Pazartesi


08:00

Bugün berbat bir sabaha uyandım. Tek kelime ile bitik durumdaydım. Dün geceye dair gözlerimin önünden geçenler siyah beyaz bir film şeridinden farksızdı. Üstelik kareler öyle hızlı akıp gidiyordu ki ne tek bir kelimeyi, ne de etrafımı saran kalabalığa ait siluetleri anımsayamıyordum. Zaman dün akşam saatlerinde durmuş gibiydi. Odada yaşam belirtisi gösteren tek şey, tavanda geniş kollu bir pervaneye asılı duran bronz renkli döküm abajurdu. Kendi etrafında sinir bozucu şekilde dönmeye devam ediyordu.

 Gözlerimi araladıkça sıkı sıkıya kapatılmış perdenin kenarından jilet gibi içeriye sızan incecik ışık yüzünden başımın ağrısı dayanılmaz bir hal almıştı. Öyle korkunç bir ağrıydı ki imkânım olsa, keskin bir kılıçla kafamın üst kısmını bedenimden ayırmaya razıydım. Ellerimi şakaklarıma götürüp başımı bütün gücümle sıktım. İşe yaramadı. Sonra, parmaklarımla göz kapaklarıma bastırmaya başladım. Gözlerimin önünde zifiri karanlıkta uçuşan rengârenk toz zerreleri belirdi. Ardı ardına kayan neon renkli yıldızlar gibiydiler. Gözlerimi açtığımda başımın ve boynumun ağrısında zerre kadar hafifleme yoktu. Kafamın her yanı etime işlemiş koyu bir morluk gibi acıyordu. Canımı böylesine yakan şey iliklerime kadar hissettiğim ağrının şiddeti mi, yoksa bu tarif edilemez doku acısı mıydı ayırt edemiyorum. Yataktan kalkıp ılık bir duş almadan kendime gelemeyeceğim belliydi. Banyoya kadar sürünerek giderken, mutfağa uğrayıp iki tane ağrı kesici tableti koca bir bardak suya atıp duştan çıkınca içmek üzere tezgâhın üzerine bıraktım. Ne kahvaltı edebilecek halim vardı ne de bir şeyler hazırlayabilecek enerjim. Kafamı aşağı yukarı hareket ettirirken bile işkence çekiyor gibiydim. Gözlerimi iyice kısarak banyoya doğru gittim.

 Her sabah olduğu gibi duşa girdim ve başımı beyaz fayanslara dayayıp, gözlerimi kapatıp uzun süre öylece kaldım. Evdeki çoğu eşya gibi fayanslar da desensizdi. Oldum olası düz ve basit şeyleri seviyordum. Yirmili yaşlarımda basit olan güzeldir derdim, otuzlarda basit olan daha güzeldir demeye başladım ve kırklarımda kesinlikle emindim ki en güzeli kesinlikle en basit olandı. Renkler ve desenler beni fazlasıyla yoruyordu. Belki bu bir çeşit mesleki deformasyondu, belki de migren illetinden dolayı göz yorgunluğu yaratabilecek şeylerden uzak duruyordum. Bu durum farklı konularda da etkisini gösteriyordu. Kahveyi sade içip, sadece düz renk çarşaflarda uyuyabiliyordum. Yaşım ilerledikçe tercihlerim, takıntıya dönmeye ve hayatımı etkilemeye başlamış, eskiden daha esnek davranabildiğim şeylere karşı son zamanlarda hiç tolerans gösteremez olmuştum. Hatta can sıkıcı sürprizlerle karşılaşmamak için seyahatlerimden önce konaklayacağım otelleri arayıp banyo fayanslarının ve nevresimlerin internet sitesinde göründüğü gibi olup olmadığını soruyordum. Böylece yanımda bir yastık kılıfı ve çarşaf taşımama gerek kalmıyordu.

Son yarım saattir suyun başıma yaptığı temas kesinlikle iyi gelmişti. Mümkün olabilse günün kalan kısmını yatağımı duşun altına taşıyıp küvette geçirebilirdim. Bir süre sonra ağrının hafiflemesiyle nefes alıp verişim de rahatladı. Işık ve gürültüye karşı çok yüksek bir hassasiyetim olmasına rağmen saçlarımı kurutmadan evden çıkmam imkânsızdı. Dışarıdaki lodos sadece bugünü değil, gelecek birkaç günü bana zehir edebilirdi. Üstelik bunca yıl sonra akşamdan kalmalık için olabilecek en kötü günlerden biriydi. Lavabonun üstünde asılı duran aynayı elimle silip şişmiş gözlerime, birbirine karışmış sakallarıma baktım. Kendimi tanıyamıyordum. Sağ elimle saçlarıma ve bıyıklarıma dokundum. Bir süre sonra daha da berbat görünebileceğim gerçeği canımı sıktı.

Apar topar saçlarımı kurutup beyaz bornozumu giyip mutfağa gittim. İlaçlar bir an evvel etki etse iyi olurdu. Bu halde evden çıkamazdım.  Ne vardı sanki bu kadar içecek diye kendi kendime söylendim. Sonra bir anda kafamda konuşma baloncukları oluşmaya başladı. Aklımdan geçenlerle yüzleşmek için hiç de doğru bir zaman değildi. Hepsini zihnimden birer birer def edip salondaki geniş kanepeye uzandım.

Saçlarımı kuruturken, kulağımın dibinde uğuldayan makineden kapının tokmağının ardı ardına vurulduğunu duymamış olacağım ki ,Tuna telefonda son yarım saattir merdivenlerde beklediğine söylenip duruyordu. Bu sabah beni almaya geleceğini tamamen unutmuştum. Kapı açılıp beni o halde görünce her zamanki rahatlığıyla içeri dalıp hızlı hızlı konuşmaya başladı;

“ Evet dün gece kandili nerede söndürdük bakalım? Haline bakılırsa fena çarpılmışsın. Gözlerin yine matlaşmış. Başının ağrıdığına da bire beş bahse girerim.”

“ Yeni yıl için verilen bir davetteydim. Canım biraz sıkkındı, ortamdan da pek keyif aldığımı söyleyemem. Sonrasını zaten hatırlamıyorum.”

“ Bak esas sorun ne biliyor musun dostum, kırk yaşında bir adamın artık içki içmeyi öğrenmiş olması gerekir”

“ Sahi mi? “

Eninde sonunda nutuk atacağını bildiğim için uzatmak istemedim. Her fırsat bulduğunda ahkâm kesmekten pek hoşlanırdı. Zaten halim içler acısıydı. Ağzından çıkacak her şeyi kabulleniyor görünmekten başka şansım yoktu. İkimize kahve yapmak için mutfağa giderken, biraz geç ama geldiğimde seni bu konuda bilgilendireceğim deyip gülüyordu. Başımın ağrısı biraz hafifler gibi olmuştu. Kahvenin de ilaç kadar iyi bir etki yapacağına emindim. Kısa kesip fazla uzatmasa bari diye geçirdim içimden…

Kendi kahvesi için dolapta süt aranırken hiç açık paket olmamasına şaşırmıyordu. Çünkü beni çok iyi tanıyordu ve yarım kalmış yiyecek içecek kutularının, ikinci kez kullanılabilecek hiçbir şeyin evimde bulunamayacağını biliyordu. İki büyük fincan ile salona gelip başköşeye kuruldu ve kendince içki içmenin adabından dem vurmaya başladı:

“ Keremciğim, yetişkin bir erkeğin alkolle olan ilişkisi hassas bir konudur. Öyle hafife almaya gelmez. Tıpkı… Tıpkı bir kadını köprücük kemiğinden öpmek gibi. Ne çok ileriye gideceksin ne de tadını almaktan geri duracaksın. Durman gereken yerde durmasını bilmezsen bir nefes önceki keyfinden de lezzetinden de geriye bir şey kalmaz.”

Başımla söylediklerini onaylarmış gibi yapıp, bir an evvel evden çıkmak için giyinmem gerektiğini söyledim. Yoksa bu konu daha saatlerce sürebilirdi. Yatak odası ile bağlantılı olan giyinme bölümündeki ütü masasının üzerinde dün akşam evden çıkmadan hazırladığım kıyafetler asılıydı. Giyim kuşam benim için her zaman hassas bir konu olmuştu. Ani kararlarla dolaptan elime geçeni giymek bana göre değildi. Bu yüzden mutlaka bir gün evvelden giyeceğim kıyafetleri seçer, onlara uygun aksesuarlarımı ve ayakkabılarımı hazır etmeyi ihmal etmezdim. Koyu gri gabardin pantolon, açık mavi desensiz bir gömlek ve koyu lacivert v yakalı kazak isabetli bir seçim olmuştu. Gömleği giyerken birden içime bir kurt düştü:

“ Acaba o nasıl gelecek?”

Çok şık bir kıyafet seçmez umarım diye düşündüm. Gerçi gömlek ve kazak ya da düz bir hırka her zaman sağlam bir kurtarıcı sayılabilirdi. Eğer çok şık gelirse gömlekle kalırım diye düşündüm. Peki düz gömlek çok resmi ve soğuk bir tercih mi olurdu? Birkaç dakika odada durup boş gözlerle karar vermeye çalıştım. Kararsızlıktan nefret ediyordum. Elimle dolaptaki gömlekleri hızlıca tarayıp pantolonumla uyumlu,  küçük kareli, cepsiz bir gömlek seçtim. Böylece daha rahat görünebilirim diye düşündüm. Yine de gömleğin renginin kazakla olan uyumu kafamı kurcalıyordu. Boy aynasında kendime dikkatlice bakıp saçlarıma çeki düzen vermek için son kez banyoya girerken Tuna salondan seslendi:


“ Hadi artık bir an evvel çıkmazsak trafiğe yakalanacağız.”

“ Hemen geliyorum. Saat kaç? “

“ Saat sekiz oldu bile”

 

 

 

 


 

6 Ocak 2016 Çarşamba


 08:00

Bugün tembel bir sabaha uyandım. Üstümde birkaç gündür atlatamadığım soğuk algınlığının şımarıklığı,  içimde günün geri kalanına dair tuhaf bir heyecan... Yataktan güç bela doğrulup,  kendime hafta içi hiç alışkın olmadığım kadar esaslı bir kahvaltı hazırladım. Sahanda pişmiş tereyağlı yumurtanın ve ocağın üstündeki tavada kızartılmış ekmeklerin kokusu günü bir anda perşembeden pazara çeviriverdi. Buzlu camdan yapılmış eski bir plağa benzeyen tepsiyi salondaki masaya koymadan önce duvardaki tabloya takıldı gözüm. “Gecenin Galatası”. Maçka’daki galeriyi döküntü bir kebapçıdan sanat evine dönüştürüp, ilk sergiye ev sahipliği yaptığımda diğer tabloların aksine bir köşeye atılmıştı. Sanki sergiye dahil edilip edilmemesi konusunda gizliden bir kararsızlık var gibiydi. Birileri çıkıp, aslında bu duvarda pek de göz okşamıyor dese, ressamın o anda tabloyu sergiden çekeceğine emindim. Bense solgun sarı renklere bürülü tabloya görür görmez vurulmuştum. Galata Kulesi sırtını gecenin karanlığına yaslamış, önündeki derme çatma binalar semt sakinlerine karanlığın içinde inceden bir yol açabilmek için perdelerini ardına kadar açmıştı. Belki de bu gösterişsiz tabloyu farkında olmadan kendime benzetmiştim. Ona da, bana da en başından beri kuşkuyla yaklaşılmış, dikkat çekici işlere imza atabileceğimiz düşünülmemişti hiç. O gece kader ortaklığı yapıyor gibiydik. Acemi bir galeri sahibi, oldukça isim yapmış kaprisli bir sanatçıya ev sahipliği yaparken “ Gecenin Galatası” tatsız bir eleştiriye maruz kalıp her şeyi berbat etmekten ürker gibi sessizce asılı olduğu duvarda bekliyordu. Onu görüp, keşke benim olsa dediğim an içimden şöyle geçirdim:

“ Olur da dilinden anlayan ve ona benim gözlerimle bakan biri çıkarsa tablo onundur. Zaten alıcı olana mani olacak değilim. Daha neler! Ama sergi sonunda hala aynı duvarda asılı duruyorsa işte o zaman diğer tablolarla birlikte paketlenip bir kamyon kasasına yüklenmesine müsaade edemem. Kıymetini bilen çıkmadıysa, evdeki kitaplığın karşısındaki yeni yerini, ve yeni sahibini yani beni bekliyor demektir. Satılırsa da üzülmek yok. Kısmet değilmiş der geçerim. “

Doğruyu söylemek gerekirse,  ünlü bir ressamın en az şans tanıdığı eseri de olsa, bir koleksiyoner gibi davranacak lüksüm yoktu. Galeriyi adam etmek için harcadığım para belimi bükmüş, birkaç bankaya borçlanmıştım. Annem onca yükün altına girip böyle bir işe soyunduğum için şaşkın, Ali ise bütün bunlara sırf onun damarına basmak için kalkıştığımı düşündüğünden hala çok kızgındı. 

Yine de içimden bir ses son gün hala alıcısı çıkmadıysa bir şekilde benim olacağını söylemişti ve  işte şimdi tam karşımda sabahıma ortaklık ediyordu.

Tepsiyi usulca masaya bırakıp sandalyeyi çekerken tabloya sırtımı dönmek sinmedi içime. Tabak ve çatalları masanın diğer tarafına itip, sandalyenin yönünü değiştirdim. Kahvemi uzun zamandır olmadığı kadar telaşsızca içip, bugün sırasını bekleyen işlerin hiç biriyle ilgilenmeyeceğime dair kendi kendime söz verdim. Çünkü bugün dünyevi işlere zaman ayırmak için fazla özel bir gündü. Arkama yaslanıp, dün geceden hazırladığım çantada bir eksik olup olmadığını düşünürken, üç gün önce mesaj atan ve geri dönemediğim için kendimi kötü hissettiğim genç bir öğrenci geldi aklıma. İçimden hayır dedim. Bugün olmaz. Bir gün daha bekleyiversin. Mesaja cevap verip vermeme konusunda tereddüde düşmüşken, biri bütün apartmanı uyandırmak istermiş gibi durmaksızın zile basmaya başladı. Ya ortada bir ölüm kalım meselesi vardı ya da zil bozulmuştu. Yerimden fırlayıp, kim olduğuna bakmak için pencereye koştum. Bir taraftan üçüncü kattan sarkıp, giriş kapısını görmeye çalışıyor diğer taraftan da el sallayıp beni görmesini umuyordum. Çünkü aşağıda kim var diye seslenmek, tüm mahalleyi ayağa kaldırmakla aynı şey olurdu. Telaş içinde kapının eşiğinde duranın kim olduğunu görmeye çalışırken, daireyi çınlatan kapı ziline babaannemden kalma guguklu duvar saatinin, her saat başı duyulan çatallı sesi eklendi. Saat sekizdi.

9 Kasım 2015 Pazartesi

İMZA GÜNÜNÜN ARDINDAN



8 Kasım 2015.

Tüyap kitap fuarına gidenler yüzünden trafik felç, otopark girişi iptal olmuş, içeride ise sürüklenmeden ilerleyebilmek ne mümkün. Az kalsın kendi imza gününe, üstelik ilkine geç kalan yazar olarak tarihe geçiyordum. Son dakika deparları, farklı yollardan kaçamaklar derken fuar alanına zar zor vardım.

İmza gününe telaşlı ve biraz da endişeli adımalarla giden yeni bir yazar için, uzun imza kuyruklarının olduğu 12 numaralı salondan geçmek yürek ister. Bir taraftan Epsilon Yayınevi'ne ait alanı bulmak için 3 numaralı salonu ararken bir taraftan da göz ucuyla uzayıp giden kuyrukların bitimindeki afişlere bakıyordum. Ayşe Kulin, Sarah Jio, Ahmet Ümit, Yılmaz Özdil...

Ayşe Kulin ile rastlaşıp kısa bir sohbet etmek isterdim doğrusu. Bir yerlerde denk gelecek olursak söylemek istediğim bir kaç şey vardı ama imza saatlerimiz aynıydı ve ucu bucağı görünmeyen bir kuyrukta bekleyebilmem mümkün değildi. Belki bir başka sefere deyip salondan uzaklaşırken içimdeki heyecan ve endişe büyümeye devam ediyordu. Acaba okuyucu yeni bir yazara itibar edecek miydi? Tanıdık yüzler heyecanımı hafifletmek için orada bekliyor olacak mıydı?

Bütün bu soru işaretleriyle birlikte yayınevinin standına vardım. Ne kadar alakasız görünse de geniş beyaz masanın arkasındaki yüksek bar taburesini görünce içimde bir hafifleme oldu. İki gün evvel Özgür Can Öney ile tam da bu anı konuşurken keşke sandalye yerine ayakta durulabilecek bir imza şekli olsa demişti. Haklıydı. Okurlar ile daha rahat iletişim kurup kendimi daha rahat hisedebilirdim böylece. Hiç oturmasam da tabure tam düşündüğüm gibiydi.

Heyecanı bastırma kısmına gelince, ilk albümün ilk konserini sorduğumda eğlenemeye bak demişti. Beklediğin ilgi de , yanına sokulan kimse de olmayabilir. Güzel vakit geçirmeye çalış, önemli olan bu!

Aile, eş dost, arkadaşlar ve okurlar derken bana ayrılan iki saat boyunca durup dinlenmeden, nefes almadan kitap imzaladım. Bir ara kafam karışır gibi oldu. İsimleri duyamadım, duyduğumu yazana kadar aklımda tutamadım. Hatta bir kaç kez kalemi sayfaya dokundurup duraksadım. Sonra tekrar toparlandım. O sırada arkadan birileri bir şey içer misiniz diye sordu da biraz kafam dağıldı. Yavaşladım. Gelen anlamlı hediyeler, sürpriz simalar yalnız olmadığımı hatırlattı.

Her anında eğlendim, hem de çok! Kısa da olsa sohbet ettim herkesle, sarılamasam da ellerimi uzattım. Bazısı elimi sıktı, bazısı avuçlarının içine alıp teşekkür etti. İşin en güzel tarafı, sosyal medyadan takip edip takma ismini söylerek imza isteyen de vardı, sizi tanımıyorum ama kitabı Mecidiyeköy metrosunda görüp merak ettim diyen de. Biyografinizi okudum çok enteresan geldi diyerek tanışan da oldu, Epsilon okuru olup daha önce sizi hiç okumamıştım deneyelim diyen de :)

Bana ayrılan süre dolduğunda gidemedim.

Bir kaç saat daha kalıp hem imzaya devam ettim, hem de o çok sevdiğim ve parçası olmaktan mutluluk duyduğum yayınevinden ayrılmak gelmedi içimden. İyi ki de kalmışım, girişteki kaostan dolayı geç gelenler oldu. Kaçırdık diye üzülmüştük deyip yanıma geldiklerinde sohbet etmek için daha geniş vaktimiz vardı.

Hayatımın en özel ve güzel günlerinden biriydi. Onca hazırlık, reklam kampanyaları, boy boy afişler, raflar dolusu kitaplar... Hiç birisi 34.İstanbul Kitap Fuarı'nda tavanı süsyelen kitabımın görseli altında okuyucu ile buluşmak  kadar gerçek değildi. Günün sonunda yeni yazarımız diye tanıştırıldığımda, yayınevi çalışanları ile hatıra fotografı çektirdiğimde, yeni bir şeyler var mı sırada diye sorulduğunda ve 2. baskıdan çıkan kitapları imzalarken 3. baskıya girilebileceğinden bahsedildiğinde hayatımda yeni bir dönemin açılmış olduğunu anladım.





19 Ekim 2015 Pazartesi

HOŞGELDİN


Kalbinizin hiç diz kapağınızda ya da bedeninizin başka bir yerinde attığı oldu mu? Ya da yerinden fırlamak için göğüs kafesinizin içinde kendini sağa sola savurduğu?

Ben migren ilettinden ötürü zaman zaman iç organlarımın yer değiştirmesine alışkınım. Bazen beynimle midemin köşe kapmaca oynadığı olur. Ama bu başka bir şey... Elimi oynatmaya çalışıyorum avuçlarımda atıyor sanki, zonklamasından elimi uzatıp da kalemi oynatamıyorum. Sonra dizlerime iniyor, yerimden kalkıp da iki adım atamıyorum. Başka türlü bir şey. O da kendince haklı garibim. Kolay mı bunca heyecanı bir başına sırtlamak. Hem çok güzel, hem bir o kadar ürkütücü üstelik. Bitmesin istenen bir an, sonsuz olsun istenen bir rüya gibi.  Bir taraftan en kuytu köşeye çekilip tek başıma kalakalmak geliyor içimden, bir taraftan da sokağa çıkıp dur durak bilmeden nefesim kesilene kadar koşmak. Ama daha fazla yormak insafsızlık olur biliyorum. O yüzden durup derin derin soluklanmak ve biraz sakinleşip devamını dilemek en doğrusu galiba. Hoşgeldin belalı sevgilim, sefalar getir...




12 Ekim 2015 Pazartesi

Belalı Bir Sevgilidir Ardımda Bıraktığım Şehir



Bundan uzun süre önce yazılarımdan birine şöyle bir giriş yapmışım ;

- İflah olmaz bir yengeç olduğum için düşlemeden yaşayamıyorum. Şimdilerin pek popüler deyimiyle, "sevgili evren" daima torpilli davrandı bana hakkını yiyemem. Lakin gözlerimi kapadığımda karşımda duran her şey benim olmasa da olur muydu bilmiyorum. Sorgusuz sualsiz ve zerre kadar hesap kitap yapmadan sadece içimden geçenleri fısıldadım, o da duydu. Şimdiye kadar yanıma kar kalan ya da yanılgıdan ibaret olanlar bir tarafa kaldı geriye üç dilek.

İlki için geri sayım başladı. Otuz beşinci yaş günümü ve ondan önceki bir kaç ay boyunca yasayacağım telaşı düşündükçe gülümsüyorum. Doğum günümde etrafımda sevdiklerim ve sevenlerimle Aslı'nın sözcüklerinin dokunulabilir olduğunu kutlamak benim için bir hayalden çok daha yakın artık. -

Bugün,  yukarıdaki cümleleri  yayınlamamın üstünden yaklaşık kırk iki ay geçmişken ilk kitabım " Belalı Bir Sevgilidir Ardımda Bıraktığım Şehir " görücüye çıktı. Kitabın gölgesinde kaldığı için uzun zamandır ihmal ettiğim blogumu elden geçirirken 2012 tarihli bu yazıya rastladım. Doğruyu söylemek gerekirse son iki gündür bastırmayı beceremediğim heyecanıma tuhaf bir lezzet kattı. Dönüp dönüp tekrar okudum.

Sabah kitabın online satışa açıldığını gördüğümde, hiç böyle bir an yaşayacağın aklına gelir miydi diye sordular.

Evet dedim. Ben bu anı senelerdir gözlerimin önüne getiriyorum. Bir an olsun aklımdan çıkmadı ki.

Herkes trafikte söylenirken ben o sıralarda telefonumun çaldığını ve yayınevilerinden birinden bir teklif aldığımı düşünüyordum. 

 Yürüyüş yaparken gözlerimin önünde imza gününde sırada bekleyenler beliriyor, kulak kabartıp aralarında geçecek muhtemel diyalogları dinliyordum;

" Yazar kimin nesi?"

" İlk kitabı mı "

" Ben de ismini daha önce hiç duymadım "

Sadece iki hikayeyi tamamlamış ve yayınevi ile konuyu hiç paylaşmamışken bir gün yakın arkadaşlarımdan birine kafamı kurcalayan önemli bir soru var dedim;

"Acaba biyografi fotoğrafı için ne giymek gerekir? "

Güldü. Siz kadınları anlamak çok zor, her şey bitti de sıra ne ara kıyafete geldi diye sordu. Halbuki ben o esnada kafamda tüm hikayeleri yazmış, yayınevi ile anlaşmış, artık aradaki keyfe keder süreçleri düşünmeye çoktan başlamıştım. Ama bundan kimsenin haberi yoktu.

Hedef koymak ne güzel diyorlar. Oysa esas güzel ve heyecan verici olan hayal kurmak...