28 Temmuz 2016 Perşembe

KUZEYDE SON ŞARKI


Haziran ayında, ocak ayazını yaşatan korkunç fırtınadan korunabilmek için bulduğu ilk kuytu köşeye sığınmıştı. Durmadan yağan yağmur üstünü başını sırılsıklam etmiş, ıslaklık çamaşırlarını geçip iliklerine kadar işlemişti. Daha fazla üşümektense çok da uzun olmadığını umduğu tünelden geçerek yolunu kısaltmak isabetli olurdu. Gecenin karanlığında, iki eski apartmanın arasındaki daracık tünelde yürümeye başladı.

Kollarını iki yana açmış; el yordamıyla duvarlara tutunarak dengesini korumaya, arada bir sağa sola yaslanarak tünelin çıkışını bulmaya çalışıyordu. İçindeki korkuyu savuşturmak için aklına neşeli bir şeyler getirmeye, kendini avutmaya çalıştı.  Ilıman iklimlerden kopup gelen rüzgarın saçlarını okşadığını düşündü ve gülümsedi. Sonra rüzgarın taşıdığı narenciye kokularını, gittiği her yere beraberinde götürdüğü derin kara gözlü adamla paylaştığını düşledi. Onu tünelin sonunda bekliyor olmalıydı. 

Rüzgar, kokular hatta hangi şarkının kavuşma anına şahitlik edeceğini düşünürken aniden, birinin sol elini bileğinden tuttuğunu hissetti.  Gözleri zifiri karanlıkta hiçbir şeyi göremez olmuştu. Bütün dünya bir anda derin bir karanlığa büründü. Sadece tenindeki ağırlığı ve bileğine sıkı sıkıya yapışmış parmakların dokunuşunu hissediyordu.  Elini kurtarabilmek için çırpındıkça canı daha çok yanıyordu.

Diğer eliyle bileğini kavrayan parmaklara dokundu. Çok soğuk ve taş kesilmiş gibiydiler. Sonra eliyle  yavaş yavaş yukarıya doğru ilerledi.  Usulca, meçhul adamın bileğini ve kolunu geçip omzunda durdu. Omzunun olduğu noktaya bakılırsa, karanlıkta göremediği adam kendisinden bir karış kadar uzundu.  Dokunmaya devam etmesini istermiş gibi yakınlaştığını hissetti. Nefesi yüzünde, kalp atışları göğsünün üstündeydi. İçindeki merak korkuyu bastırmıştı. Omzundan boynuna geçip parmak uçlarıyla çenesine, elmacık kemiklerine ve burnuna dokundu. Zihninde yüzünün haritasını çıkarmaya çalışıyordu. İki kaşının ortasından keskin bir bıçak gibi uzanan sivri bir burnu,  geniş bir alnı ve parmaklarına paslı iğneler gibi batan seyrek sakalları vardı.  Elini aşağı indirirken bileğindeki ağırlık biraz hafifler gibi oldu. Sonra içindeki tedirginliği yok eden, bildik bir ses duydu.

“Nereden  geliyorsun?"

Kuzeyden geliyordu kadın. O çok sevdiği balıkçı kral ile bir kez daha rastlaşabilme umuduyla sırtını denize yaslamış küçücük bir denizkızının şehrinden.

Güneyden geliyordu adam.  Yağmurlu bir akşamüstü, oltasını yavaşça suya bırakırken düşlerini süsleyen ürkek bir denizkızıyla tanıştığı, deniz ve kumsalın kavuştuğu yeri cennet kapısı belleyenlerin şehrinden.

Yönleri gibi, iklimleri de ayrıydı.

Sağ elini, adamın başının sol yanından aşağıya doğru indirdiğinde dehşete kapıldı. Diğer omzunun olduğu yerde anlamsız bir boşluk vardı ve eli havada asılı kalmıştı. Bu defa elini göğsünün üstüne koyup usulca gezdirmeye başladı. Kalbinin üç parmak aşağısı nemli bir çukurluktu. Elini korkuyla geri çekti. Bileği hala adamın parmaklarının arasındaydı. Derin bir nefes alıp elini biraz daha aşağıya doğru kaydırdığında parmakları yapıp yapış oldu. Birbirine karışan kan ve irin kokusuyla sarsıldı.

“Sen kimsin?" diye fısıldadı kadın.

Birkaç saniye süren sessizlikten sonra  tünelde puslu bir ses yankılanmaya başladı;

I saw you dancing out the ocean
Seni gördüm, okyanusun kenarında dans ederken

Running fast along the sand
Kumsal boyunca koşarken

A spirit born of earth and water
Toprak ve sudan doğmuş bir ruh

Fire flying from your hands 
Senin ellerinden uçup giden bir ateş

Adam şarkıyı mırıldanırken kadın elini bileğini tutan elin üzerine koydu. İyice kavradı. Bu sesin sahibi ona yıllar evvel  tutmak ve kavramak arasındaki farkı öğretmişti.  Tıpkı aidiyet duygusunu ve inançlarını yitirdiğinde, biriyle olmakla, birine ait olmak arasındaki farkı öğrettiği gibi.

Gittiği yerde başına bir şey gelirse, başka bir dünyada kavuşacaklarına emindi. Bir vedayı hak ediyorlardı. O anı düşündüğünde sebepsizce zihninde beliren şarkı şimdi ne başını ne de sonu göremediği tüneli çınlatıyordu. Tünel bu gece kuzeyin tüm ışıklarını bir bir söndürmüş, mekanları süsleyen irili ufaklı mumlara üflemiş ve tüm dünyayı derin bir karanlığın içine çekmişti. Uzun günler yerini sonsuz gecelere bırakmıştı. Ufacık bir teselli aradı.

Rüyalar gerçek olmasa da, unutulmak istenen gerçekler kötü bir rüya olabilirdi belki.
Kuzeyden geliyordu kadın,  güneyden geliyordu adam. Güneyin en doğusundan...

Artık iklimleri gibi alemleri de ayrıydı.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder