10 Kasım 2012 Cumartesi
KASIM KASILMASI
Bazen hayat sizi şaşırtır.Siz geriye dönüp kaçmak istedikçe sırtınızdan daha da hızla iter ileriye doğru.Bir sonraki adımda pes edip , noktayı koyacağım dersiniz yine olmaz.O adımda bu sefer bir başka basamak koyar önünüze.Baştan çıkartıcı olması için parmağının ucuyla merdivenin en tepesini işaret eder.Yakamı bırak be hayat, yolumu yönümü çizdim işte deseniz duymaz,belki de duymamazlığa gelir.Yorum yapmak senin haddine değil,senin kaderin belli.Ben de sana şans ve fırsatlar sunmaya devam ediyorum.Şikayeti bırak da tadını çıkart der.
Tıpkı uzun zamandır ayrılmak isteyip, her seferinde tam da söyleyecekken bin bir türlü sürprizle vazgeçiren arsız sevgili gibi.Elinde en sevdiğin çiçeklerle gelen adama git diyemiyorsun..
1 Kasım 2012 Perşembe
En kuzeyden en güneye...Molivos & Plomari
Bazen kendi kendimi bir çocuk gibi azarlamak istiyorum. Tıpkı şu anda olduğu gibi;
“Bir daha seni bir yere götürmeyeceğim, gittin mi geri dönmeyi bilmiyorsun. Alt dudağını sallandırıp, geri dönmek istemiyorum diye mızmızlanmak da ne oluyor kuzum!”
Midilli’nin güney sahilinde,Plomari’deyim.Agrogiali otelin küçük verandasında oturmuş, Irene’nin ev yapımı kara dut reçeli ile birlikte ikram ettiği kahveyi yudumluyorum.Aslında burası bir otelden çok evinin odalarını konuklarına açmış bir hanımefendinin misafirhanesi gibi.Denizin hemen kenarında,dalgaların ninnisi ile uykuya dalınabilecek,lüksten uzak mütevazı bir durak.Bir yatak bir de iyot kokusu yeter de artar bile diyenler için biçilmiş kaftan.
Sabah , otelin sahibesi gelip size kahvaltıda ne yapabilirim diye sorup arka arkaya sıralamaya başlıyor.Tost,omlet,kaynamış yumurta,çay siyah mı olsun?Sonra bir telaşla mutfağa koşup elinde kocaman bir tepsiyle dönüyor. Bir taraftan masayı hazırlarken bir taraftan da istediğimiz kadar kalabileceğimizi, odayı boşaltmak için acele etmemize gerek olmadığını söylüyor.Gidin denize girin akşam istediğiniz zaman gidersiniz diyor.
Bu seferki Midilli seyahatimiz son derece spontane ve bir o kadar da keyifli geçiyor. Elimizi çabuk tutup, bayramdan önce firar ettiğimiz için ne ulaşımda ne de ada içi gezilerimizde kimseyle köşe kapmaca oynamak zorunda kalmıyoruz.
Ayvalık limanında, kuyruk beklemeden şıp diye geçiverdik tekneye.Hepi topu birkaç kişiydik…Yol boyunca Anadolu’dan yağmur bulutlarını sürükledik peşimiz sıra. Yağmur yağmadıysa da gökyüzü ardı ardına çakan şimşeklerle envai çeşit renge büründü. Bir gürledi, bir ışıklar içinde parlayıp söndü. Biz ilerledikçe bulutlar hızlandı.Tam Midilli limanına giriş yaptığımız ve tekneden inmeye hazırlandığımız sırada ılık bir güz yağmuru boşandı. Mis gibi deniz kokusuna karışan, yağmur kokusuyla kendimden geçtim. Hızla tekneden atlayıp gümrüğe yöneldik.O kadar sakindi ki, gümrükten geçip adayla kucaklaşan ilk kişi ben oldum. Yağmurun tadını çıkartmak için ağır adımlarla ilerleyip, gözlerimi kısarak baktım etrafa.Adanın puslu silueti o kadar güzeldi ki , o kadar olur!
Aracımızı alır almaz zil çalan karnımızı doyurmak için tavsiye üzerine, kalenin hemen arkasındaki koyda bulunan Rembetis tavernanın yolunu tuttuk. Yağmura rağmen hava sıcacıktı. Sahilde acık havada oturup birbirinden lezzetli yemeklerin ve günün yorgunluğuna ilaç gibi gelen Uzo nun tadını çıkarttık. Midilli’nin en sevdiğim taraflarından biri her öğünün bir şölene dönüşebiliyor olması. Yemekler müthiş lezzetli, porsiyonlar çok büyük ve fiyatlar son derece makul. İki kişi uzo dâhil bir yemeğe yaklaşık 20 EU civarında bir hesap ödedik. Bu hesap neredeyse adanın tamamında standartlaşmış durumda. Hiç bir şekilde acaba bir kazık yer miyim gibi bir endişe taşımaya lüzum yok. Zaten tüm menüler Türkçe.Neye ne kadar ödeyeceğinizi en baştan biliyorsunuz. Uzo konusunda pek çok alternatif marka var ama adanın yer altı suları sebebiyle yerel uzo Kefi tavsiye ediliyor.Ben oldukça beğendim, deneyin yanılmazsınız.
Yemekten sonra yönümüzü rüya şehir Molivos’a çevirdik ve sahil boyunca ilerleyip, karşı kıyıda Asos’a gülümseyen, adanın en kuzey noktasına vardık.Molivos ..İnsan taşa bakarak mutlu olabilir mi? Oluyormuş, hem de çok! Taş ev, yaşanmışlık vs. derken Avrupa’nın en iyi korunmuş ortaçağ yerleşimlerinden biri meğerse burnumuzun dibindeymiş. Birbirinden güzel, aynı mimariye sahip evleri, küçük ama çok sevimli limanı, berrak denizi ve ziyaretçileri daha yoldayken karşılayıp hoş geldiniz diyen heybetli kalesi ile tek kelimeyle Ortaçağ’ı yaşatan bir yer.Molivos’u ağustos ayındaki seyahatimizde keşfetmiştik. Buraya ilk geldiğimizde internetteki forum sitelerinden bulup, mutlaka gitmeliyiz tam senlik bir yer diyen sevgilimin elini ayağını öpmek istemiştim. Bu sefer de Midilli’ye gelip Molivos’a uğramadan olmazdı.
![]() |
Molivos |
Oteller konusunda booking.com dan rezervasyon yapıp karşılaşacağımız sürprizi beklemek gibisi yok.Molivos’taki konaklama için de seçilen otel Panselinos isimli bir yerdi. Gece karanlığında büyük bahçeden içeri girdik. Bahçeye yayılmış pek çok villadan oluşan ilginç bir oteldi. Gecenin karanlığında yolumuzu yönümüzü pek seçemediğimiz için etrafla ilgili pek bir fikrimiz olamadı. Sadece odanın büyüklüğü ve içindeki mini mutfak, masa ve koltuk takımı gülümsetti bizi. Kişi başı 20 EU karşılığında konakladığımız bir yer için beklentinin çok üzerindeydi doğrusu.
Esas sürprizi sabah uyanıp perdeyi açtığımda gördüm ve kocaman bir çığlık attım. Büyük bir balkonumuz vardı ve önümüzdeki engin deniz Ege bölgesinin en kuzey ucuna doğru uzanmaktaydı…Benim şaşkınlığımın sebebi, harika bir deniz manzarasına uyanmış olmaktan ziyade, şu anda tam karşımda duran karenin, aylar öncesinde bloğumda yayınladığım bir yazı için seçtiğim tesadüfi bir görselin neredeyse aynısı olmasıydı. İnanılmaz şaşkındım…O fotoğraf karesinin içindeydim,tam da orta yerinde!
Kahvaltıya giderken Panselinos’un bahçesindeki çeşit türlü meyve ve zeytin ağaçlarıyla selamlaştık.Hepsi o kadar güzel ki..Dönüşte bahçeden toplandığımız mandalina ve portakallar yolculuğumuzun geri kalanında bize eşlik etti.
Otelden ayrılırken, görevli Savvas buradaki termali kesinlikle görmemiz gerektiği konusunda ısrar etti. Merakımıza yenilip uğrayalım dedik. Hiç bu kadar enteresan bir termal görmemiştim. Bizim gibi Osmanlı hamamları görenler için banyo kısmı çok sembolik kalsa da şifalı su çıkıyor diye kaynağın üzerine kocaman bir tesis kurulmamış olması takdire değer. Tam da denizin kıyısında kaynayan suyun üzerini minnacık bir kubbe ile örtmüşler. Hepsi bu. Gerçekten ufacık bir yer. Bundan başka meşhur olan baka bir Eftalou termali vardı da biz mi gidemedik ,bilemiyorum..
Molivos kalesi mevsimin olağan sükûneti içindeydi. En tepeden şehre ve dört bir yanımızı sarıp sarmayalan Ege’ye bakarken “anı” yaşıyor olmaktan daha güzel bir şey hayal edebilmek mümkün değildi doğrusu. Denize dik uzanan ahşap banklardan birine uzanıp denizin ve gökyüzünün mavisi ile sarıp sarmalandım. Hayata dair ne varsa zihnimden uçup gidiverdi. Masmavi ile sarmaş dolaş olmak, üstelik adada ve henüz güz güneşi yüzünü üzerimizden çekmemişken…
| Molivos Limanı |
Öğle yemeğini limanda yiyip, tekrar yollara koyulduk. Haritayı önümüze alıp, bu gece nerede konaklasak diye düşünürken Plomari geldi aklımıza. Bu sefer rotayı adanın en güneyine çevirdik. En kuzeyden ,en güneye ulaşmak pek kolay değil tabi. Mesafe kısa da olsa, son derece dolambaçlı yollar insanı hayli yoruyor.Plomari’ye vardığımızda yola çıkmadan hemen önce rezervasyon yaptığımız Agrogali oteli aramaya koyulduk. Bu kadar ev görünümünde olacağı aklıma gelmemişti doğrusu…
Plomari..Birbirinden güzel plajları ve ışıl ışıl denizi ile harika bir yer. Yazın epeyce kalabalık olduğuna şaşmamak lazım. Bana biraz Garda gölü kıyısındaki köyleri anımsattı. Sevimli ve mutlaka vakit geçirilmesi gereken Midilli’nin içinde gizlediği cennetlerden sadece biri.
| Plomari |
Yunan adalarından bahis açıldığında,buraya gelmek isteyen bazı insanların kafasında soru işaretleri vardı. Malum Türk ve Yunan sözde husumeti...Tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki, ülkem dışında hiçbir seyahatimde, alış veriş halinde bulunduğum insanlarla el sallayıp, sarılıp öpüşerek vedalaştığımı anımsamıyorum.Kulağa tuhaf geliyor değil mi? Bence de. Otelden ayrılırken Irini ile sarılıp öpüştük. Arabamız gözden kaybolana kadar ardımızdan el salladı.Aracımızı kiraladığımız yetkili ile gümrük girişinde birbirimize yine el sallıyorduk karşılıklı. Lokantada hesabı aşağı yuvarlayan garsona bahşiş vermek istediğimde,”no my friends” deyip parayı almak istemedi. Oysa bir saat önce tanışmıyorduk bile. Dahası da var…Arkeoloji müzesine girmek istediğimde kapanmasına 15 dk. vardı. Bugün git yarın gel derlerken kapıdaki bekçi nereden geldiğimi sordu. İstanbul’dan dedim. Türk müsün dedi. Evet dedim Türküm.Gülümsedi.Hadi içeri gir, hızlı bir tur at para falan da istemez deyip kapıyı açtı.Plajda Deniz yaşlarında bir oğlu olan bir adam Türkçe konuştuğumuzu anlayınca oğlunun kulağına bir şeyler fısıldadı ve çocuk karşı kıyıya bakıp Yasu Türkiyaaa diye bağırıp el sallamaya başladı.Deniz yaşlarında dünya tatlısı bir oğlan çocuğuydu. Muhtemelen yanımda olsa ikisi serserilik peşinde koşacaklardı.Adamcağız da çoğunlukla vücut dilini kullanarak bize bir şeyler anlatmaya çalıştı.Karşı kıyıda neler olup bittiğini merak ediyordu.
Kısacası adaya ayak basar basmaz “ Merhaba Yunanlı ben dostum” tarzında bir savunmaya geçmenizi gerektirecek bir ortam söz konusu bile değil.Duvarlarda sıklıkla karşılaştığımız KKE harflerinin sahibi,Yunanistan’ın en eski partisi olan Komünist partisinin de Türklere yaklaşımı çok net.Anadolu’nun işgali sırasında, Türk-Yunan savaşına karşı gelmiş,işgalci kuvvetlere “emperyalist güçlerin planları için Anadolu’daki kardeşin Mehmet’i vurma” söyleminde bulunmuş bir parti ve Midilli’de hala çok etkin.
İşte yine geri dönüş vakti geldi de çattı bile. Adanın en sevmediğim tarafı,bir şekilde vedalaşmak zorunda olmam sanırım. Yazık ki geride güzel hatırlar bırakıp, bir sonraki yolculuk için gün saymaktan başka yapacak bir şey yok.
Hoşçakal Midilli,ver elini Ayvalık..
5 Ekim 2012 Cuma
"JOKER"IN YAŞI OLMAZ
O bir destenin en renkli , en heyecanla ve merakla yolu gözlenen üyesi.O bir joker!
Her eli şenlendiren, her bir seriyi,diziyi taçlandıran koskocaman güldü mü daha da bir sevimli olan joker.
Onu kim sevmez ki..
İyi günde, kötü günde, bazen deli gibi gülüp tepinirken bazen ona buna kızıp hararetle söylenirken bu seride hep bir tamamlayıcı olarak bizimle olman ve üstünde taşıdığın onca rengi bize yansıtman ne mutlu!
Sen kocaman bir kalbi olan, vicdanlı, ve tanıdığım en fedakar kadınsın.O kadar fedakarsın ki bazen seni iki yana sarsıp "aptal mısın sen be hey şuursuz "demek geliyorsa da içimden,aklına koyduğunu yapacağını bildiğim için ses etmiyorum.Fakat biliyorum ki ancak birine yardım ettiğinde, onun yerine sen koşturduğunda ya da zor zamanında dostlarının yanında olduğunda rahat ediyor için.
Senin kadar bonkör bir insana da az rastlanır..
Sahip olduğun her şeyi bir anda, sorgusuz sualsiz isteyen herkes ile paylaşamaya bir an bile tereddüt etmediğin gibi sevgi ve güven konusunda da kapıların herkese açık,hem de sonuna kadar.Zaman zaman pişman olup, keşke diyorsun biliyorum ama unutma hayat hiç bir keşke için üzülecek kadar uzun değil.Ve aslında her bir yaşanmışlık sana katılan bir değer,bir tecrübe ve bir yol belki de gelecekte daha mutlu olabilmek adına..
Bugün doğum günün..Joker'in yaşı olmaz! Benim için sen her daim genç ve enerjik kalacaksın.Geçip giden yılların ne önemi var.Daha hayatın çok başındasın..Yeni yaşında sağlık,mutluluk ve başarı diliyorum!Sağlık her şeyin başı,mutluluksa senin kendi ellerinde,sandığın kadar karmaşık değil aslında..Başarı mı işte sen bunu en çok hak edensin!Seninle ve yaptıklarına gurur duyuyorum, her baba yiğidin harcı olmayan işlere kalkıştın hem de sadece "kendine " güvenerek.33. yaşında yolun o kadar açık olacak ki sen bile şaşıracaksın..Ve biz kuzeninin arkadaşları da olsak mutluluğunu ve başarılarını kutlamak, katlamak için hep seninle olacağız çünkü seni çok seviyoruz , arkadaşımızın kuzeni olsan bile :)
3 Ekim 2012 Çarşamba
ALTIN ÖĞÜTLER
O bir fenomen...
Şu fani dünyada eşine az rastlanır bir kadın. Çoğu konuda idolümdür aynı zamanda. İşin tuhaf tarafı yıllar geçtikçe ona ne kadar benzediğimi biraz daha fark ediyorum. Küçük bir kız çocuğuyken babaanneme benzetildiğimde arkamdan "Arap kızı camdan bakıyor"diye dalga geçecekler diye çok korkardım. Ahmaklık işte! Şimdi ise ondan bana yadigar kalan genleri keşfedip "vay be bu tam da babaannemlik bir hareketti" demek pek hoşuma gidiyor. Son dönemde Arap kıvırcığı saçlarımdaki akları ısrarla boyatmıyor olmam bile aklıma onu getiriyor. O da kıvırcık, gür saçlarını ömrünce hiç boyamamış. Bence bu hali hala çok güzel. Her ne kadar eş dost yakında Semra Sezer gibi olacaksın dese de bir süre daha el sürmeye niyetim yok.
Gerçi onun kendine has özelliklerinin onda biri bile bende yok. Zaten o yüzden bir fenomen, bir Zehra Tunç olabilmek her baba yiğidin harcı değil.
Okumayı ve kitap sevgisini ondan öğrendim. Beş yaşında koltuğumun altına gazete sıkıştırıp okumayı öğret bana dediğimde, ilk söktüğüm kelimeler " Bulvar Gazetesi" olmuştu.O anı dün gibi hatırlıyorum. Heceleri birleştirmek o kadar zor gelmişti ki okuduğumu fark ettiğimde Bulvar Gazetesi diye kocaman bir çığlık atmıştım. Evinde her zaman yığınla gazete, onun deyimiyle mecmua ve etrafta kitaplar olurdu. Raflardan alıp birlikte okuduğumuz ilk kitap, yazarını anımsayamadığım "Tabiat Ana" isimli bir kitaptı. Şimdilerde onca şeyi hatırlayamıyorken bütün bunların belleğimde bu kadar netlikle yer etmiş olması ne tuhaf...Okumayı çok sever vesselam. Dünyada bir başka kadın yoktur ki evlenirken müstakbel eşine, evlilik için böylesine iki şart sunmuş olsun :
* Her gece okurum, ışık rahatsız etti erken kalkmam lazım deme.
* Gece uyumayacağım için sabah erken kalkıp sana kahvaltı hazırlayamam.
Dedem de muhtemelen şaka zannetmiştir ama kabul etmiş. Sahiden de hala sabaha kadar oturur. Okur, ahşap ağızlığından hiç düşmeyen sigarasını tüttürür ve yanındaki ince belli bardaktaki limonlu, sekiz kesme şekerli çayı hep hazırda bekler. Dedem mi ..? O da hala sabah 06:00'da kalkıp işe gider. Ağzına sigara sürmez, ince belli çay bardağında çay yerine bira olur.
Doğru bildiğini pat diye söyler. Kim ne düşünür, nasıl yorumlar aldırmaz. Kimseye müdanası yoktur çünkü. Çok da güzel söver. Bir kadının ağzına küfür bu kadar mı yakışır. Yerli yersiz değil elbet. Birine kızdı mı öyle içten söver ki o anda dünyanın en güzel sözleri dökülüyor dudaklarından sanırsınız. Bu yüzden mevlitte hocayla, inançlı geçinip kendisini kazıklayan bakkalla ya da ihtilal zamanı ulu orta askerle takışıp veciz sözler sarf etmeye imtina etmemiştir.
Canının istemediği hiç bir şeyi yapmaz, zorunlu ziyaretler, usulen davetler ona göre değildir. Lafı da dolandırmadan, dallandırıp budaklandırmadan açık açık da söyler.
Yemek yemeyi ve yapmayı sever ama çok az ve öz yer. Seçicidir.Lakerda için kalkıp Beyoğlu'na gider, hiç üşenmez. En son balıkçıya "Şu dünyadan göçtüğümde en çok daha fazla lakerda yiyemediğime üzüleceğim. Bana da öğret de buralara kadar koşturmak zorunda kalmayayım" demiş.Öğretmişler!
Parayla pulla, önemli addedilen kemikleşmiş hiç bir şeyle ilgisi yoktur. Öğrenciyken zayıf alınca, "üzülme en kötü sınıf tekrar edersin", okula geç kalınca,"bugün de gitmeyiver ulema mı olacaksın", evlenirken "dert etme olmazsa boşanırsın" derdi :) Hala da diyor, hiç değişmedi. Hayatı hafife alıp, rutin telaşlarla kendini üzmedi, üzmüyor. İşte belki de en çok bu yüzden idolüm. Hep olmak isteyip de olamadığımız profil aslında.
Sohbetşinastır. Hatta sohbet konusunda müthiştir! Kah Rus bir yazarın fi tarihli romanından bir bölümden , kah vakti zamanında izlediği bir oyundan, kah politikadan kah katırla dünya turu yapmak istediğinden bahseder. Bildiğimiz babaannelere benzemez.
Onu seviyorum, hem de çok! Her halini, sahip olduğu her özelliği ayrı ayrı seviyorum...
İşte son görüşmemizde, bana verdiği öğütler. Seksen beşlik bir çınarın sözlerine kulak vermeden olmazdı.
Şu fani dünyada eşine az rastlanır bir kadın. Çoğu konuda idolümdür aynı zamanda. İşin tuhaf tarafı yıllar geçtikçe ona ne kadar benzediğimi biraz daha fark ediyorum. Küçük bir kız çocuğuyken babaanneme benzetildiğimde arkamdan "Arap kızı camdan bakıyor"diye dalga geçecekler diye çok korkardım. Ahmaklık işte! Şimdi ise ondan bana yadigar kalan genleri keşfedip "vay be bu tam da babaannemlik bir hareketti" demek pek hoşuma gidiyor. Son dönemde Arap kıvırcığı saçlarımdaki akları ısrarla boyatmıyor olmam bile aklıma onu getiriyor. O da kıvırcık, gür saçlarını ömrünce hiç boyamamış. Bence bu hali hala çok güzel. Her ne kadar eş dost yakında Semra Sezer gibi olacaksın dese de bir süre daha el sürmeye niyetim yok.
Gerçi onun kendine has özelliklerinin onda biri bile bende yok. Zaten o yüzden bir fenomen, bir Zehra Tunç olabilmek her baba yiğidin harcı değil.
Okumayı ve kitap sevgisini ondan öğrendim. Beş yaşında koltuğumun altına gazete sıkıştırıp okumayı öğret bana dediğimde, ilk söktüğüm kelimeler " Bulvar Gazetesi" olmuştu.O anı dün gibi hatırlıyorum. Heceleri birleştirmek o kadar zor gelmişti ki okuduğumu fark ettiğimde Bulvar Gazetesi diye kocaman bir çığlık atmıştım. Evinde her zaman yığınla gazete, onun deyimiyle mecmua ve etrafta kitaplar olurdu. Raflardan alıp birlikte okuduğumuz ilk kitap, yazarını anımsayamadığım "Tabiat Ana" isimli bir kitaptı. Şimdilerde onca şeyi hatırlayamıyorken bütün bunların belleğimde bu kadar netlikle yer etmiş olması ne tuhaf...Okumayı çok sever vesselam. Dünyada bir başka kadın yoktur ki evlenirken müstakbel eşine, evlilik için böylesine iki şart sunmuş olsun :
* Her gece okurum, ışık rahatsız etti erken kalkmam lazım deme.
* Gece uyumayacağım için sabah erken kalkıp sana kahvaltı hazırlayamam.
Dedem de muhtemelen şaka zannetmiştir ama kabul etmiş. Sahiden de hala sabaha kadar oturur. Okur, ahşap ağızlığından hiç düşmeyen sigarasını tüttürür ve yanındaki ince belli bardaktaki limonlu, sekiz kesme şekerli çayı hep hazırda bekler. Dedem mi ..? O da hala sabah 06:00'da kalkıp işe gider. Ağzına sigara sürmez, ince belli çay bardağında çay yerine bira olur.
Doğru bildiğini pat diye söyler. Kim ne düşünür, nasıl yorumlar aldırmaz. Kimseye müdanası yoktur çünkü. Çok da güzel söver. Bir kadının ağzına küfür bu kadar mı yakışır. Yerli yersiz değil elbet. Birine kızdı mı öyle içten söver ki o anda dünyanın en güzel sözleri dökülüyor dudaklarından sanırsınız. Bu yüzden mevlitte hocayla, inançlı geçinip kendisini kazıklayan bakkalla ya da ihtilal zamanı ulu orta askerle takışıp veciz sözler sarf etmeye imtina etmemiştir.
Canının istemediği hiç bir şeyi yapmaz, zorunlu ziyaretler, usulen davetler ona göre değildir. Lafı da dolandırmadan, dallandırıp budaklandırmadan açık açık da söyler.
Yemek yemeyi ve yapmayı sever ama çok az ve öz yer. Seçicidir.Lakerda için kalkıp Beyoğlu'na gider, hiç üşenmez. En son balıkçıya "Şu dünyadan göçtüğümde en çok daha fazla lakerda yiyemediğime üzüleceğim. Bana da öğret de buralara kadar koşturmak zorunda kalmayayım" demiş.Öğretmişler!
Parayla pulla, önemli addedilen kemikleşmiş hiç bir şeyle ilgisi yoktur. Öğrenciyken zayıf alınca, "üzülme en kötü sınıf tekrar edersin", okula geç kalınca,"bugün de gitmeyiver ulema mı olacaksın", evlenirken "dert etme olmazsa boşanırsın" derdi :) Hala da diyor, hiç değişmedi. Hayatı hafife alıp, rutin telaşlarla kendini üzmedi, üzmüyor. İşte belki de en çok bu yüzden idolüm. Hep olmak isteyip de olamadığımız profil aslında.
Sohbetşinastır. Hatta sohbet konusunda müthiştir! Kah Rus bir yazarın fi tarihli romanından bir bölümden , kah vakti zamanında izlediği bir oyundan, kah politikadan kah katırla dünya turu yapmak istediğinden bahseder. Bildiğimiz babaannelere benzemez.
Onu seviyorum, hem de çok! Her halini, sahip olduğu her özelliği ayrı ayrı seviyorum...
İşte son görüşmemizde, bana verdiği öğütler. Seksen beşlik bir çınarın sözlerine kulak vermeden olmazdı.
- Kimsenin seni üzmesine müsaade etme. Birine mi kızdın, birinin seni mutsuz etmeye çalıştığını mı fark ettin...Evde ona söverek gez. Amaaan çarkına ... de gitsin. Ben bazen yapıyorum valla çok iyi geliyor.
- Başkalarını zerre kadar umursama. Ben başkalarını takmamaya karar verdiğimde 51 yaşındaydım keşke 25-30 yaşlarında yapsaymışım.
- Bu dünyada en önemli kişi kendinsin. Önce sen sonra çoluğun çocuğun eşin dostun gelir. Kendi kıymetini bil.
- Akıllı insan asla mutsuz olmaz. Mutsuzluk aptalların işidir.
- Kilo alma! Şişmanladıkça sağlığın riske girer 53-56 arasında gidip gel, ne eksik ne fazla :)))
- Ben ajans izlemeden duramam ama asabım bozulmasın diye tüm gündemin bir kurgu bir tiyatro oyunu olduğunu düşünüp öyle izliyorum. Neler olmuş neler bitmiş ama hiç biri gerçek değilmiş.
- İnsan evinde huzur bulmalı. Nerelere çağırıyorlar da şu köşenin yerini tutmuyor. Evde mutluysan dışarıyı aramıyorsun. Evini mutlu olacağın hale getir.
2 Ekim 2012 Salı
Çok Yaşa Obsesif Bakkal
Günlerden cuma. Sabahın erken saatlerinde güne Yeniköy'de başlamışız. Hava güzel, mis...Boğaz'ın suları ışıl ışıl parlıyor. Tam da girilecek deniz diye iç çekiyoruz. Bir kaç toplantı, leziz bir öğle yemeği derken her şey yolunda görünüyor. Yine de içimde bir sıkıntı var. Yeniköy'den Tarabya'ya doğru yürüyoruz. Hem laflıyoruz hem yürüyoruz. Maksat cuma öğleden sonranın ritmini yavaşlatmak. Tam da bu sıralar bir grup anarşistin "alkolik hareket engellenemez" adlı bir harekat başlatmayı planladığından ve nispet olsun diye fotoğraf bombardımanına uğrayacağımızdan bihaberiz.
Önünden geçtiğimiz dükkanlardan biri için Sena çok normal bir ses tonu ile. "A bak bu da bizim obsesif bakkal" diyor. O kadar sakin bir deyişi var ki bakkalların yüzde yetmişi obsesif sanırsınız. Ben de merak ediyorum tabi. Sena bakkalda her şeyin muntazaman yerleştirildiğinden, çocukken bir şeyleri ellediğinde azar işittiğinden falan bahsediyor. Anlattıklarını dinlerken bir taraftan da göz ucuyla bakkalın kapısından içeri bakıyorum. Görüş alanıma giren karede bisküvi paketleri boy sırasına göre yan yana dizilip, tüm harfler aynı yöne bakacak şekilde yerleştirilmiş. Dışarıdan bakınca farklı marka bisküvilerden küçük bir piramit oluşturulmuş gibi görünüyor, çok komik! İçecek dolabı da fena! Her bir marka şişe ön cepheden bir tane görünüyor ve ardı sıra aynı ürünün devamı sıralanmış vaziyette. Aynı durum cipsler için de geçerli. O koskoca cips rafında tüm çeşitler asker gibi dizili, hepsi hazır ol pozisyonunda mübarek. Tabi ki daha yakından görmek için ciklet alalım bahanesiyle içeri giriyoruz. Etrafa bakıp sırıtırken acaba bakkal anlıyor mu diye de tedirgin oluyorum. Az önce Sena'nın söylediği şeyler geliyor aklıma. Minyatür şişede satılan içecek piramidinden bir tanesini alıp evirip çevirip gayet ters bir şekilde yerine koyuyorum. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Usulca "şimdi biz çıkınca hemen düzeltir"diyor. İçimden yaramaz çocuklar gibi her şeyi birbirine katmak geliyor. Bisküvi dizilerini karmakarışık edip, sürpriz yumurta sırasını alt üst etmek. Sonra tüm içecek ve dondurmaların yerini değiştirmek daha neler neler. Düşündüğüm bu hinlik ağzımı sulandırıyor doğrusu.
Cikleti alıp, parasını ödeyip, obsesif bakkala sinir krizi geçirtmeden, geldiğimiz gibi efendice dükkandan çıkıyoruz. Yüzümde koskocaman bir gülümseme ile...Hayatta insanın karşısına çıkan beklenmedik tuhaflıklar ve hoş detaylardan sadece biriydi fakat o kadar iyi geldi ki o kadar olur. Yaşa, var ol obsesif bakkal ve pek tabi bu güzide mekanı paylaşan sevgili Sena!
Önünden geçtiğimiz dükkanlardan biri için Sena çok normal bir ses tonu ile. "A bak bu da bizim obsesif bakkal" diyor. O kadar sakin bir deyişi var ki bakkalların yüzde yetmişi obsesif sanırsınız. Ben de merak ediyorum tabi. Sena bakkalda her şeyin muntazaman yerleştirildiğinden, çocukken bir şeyleri ellediğinde azar işittiğinden falan bahsediyor. Anlattıklarını dinlerken bir taraftan da göz ucuyla bakkalın kapısından içeri bakıyorum. Görüş alanıma giren karede bisküvi paketleri boy sırasına göre yan yana dizilip, tüm harfler aynı yöne bakacak şekilde yerleştirilmiş. Dışarıdan bakınca farklı marka bisküvilerden küçük bir piramit oluşturulmuş gibi görünüyor, çok komik! İçecek dolabı da fena! Her bir marka şişe ön cepheden bir tane görünüyor ve ardı sıra aynı ürünün devamı sıralanmış vaziyette. Aynı durum cipsler için de geçerli. O koskoca cips rafında tüm çeşitler asker gibi dizili, hepsi hazır ol pozisyonunda mübarek. Tabi ki daha yakından görmek için ciklet alalım bahanesiyle içeri giriyoruz. Etrafa bakıp sırıtırken acaba bakkal anlıyor mu diye de tedirgin oluyorum. Az önce Sena'nın söylediği şeyler geliyor aklıma. Minyatür şişede satılan içecek piramidinden bir tanesini alıp evirip çevirip gayet ters bir şekilde yerine koyuyorum. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Usulca "şimdi biz çıkınca hemen düzeltir"diyor. İçimden yaramaz çocuklar gibi her şeyi birbirine katmak geliyor. Bisküvi dizilerini karmakarışık edip, sürpriz yumurta sırasını alt üst etmek. Sonra tüm içecek ve dondurmaların yerini değiştirmek daha neler neler. Düşündüğüm bu hinlik ağzımı sulandırıyor doğrusu.
Cikleti alıp, parasını ödeyip, obsesif bakkala sinir krizi geçirtmeden, geldiğimiz gibi efendice dükkandan çıkıyoruz. Yüzümde koskocaman bir gülümseme ile...Hayatta insanın karşısına çıkan beklenmedik tuhaflıklar ve hoş detaylardan sadece biriydi fakat o kadar iyi geldi ki o kadar olur. Yaşa, var ol obsesif bakkal ve pek tabi bu güzide mekanı paylaşan sevgili Sena!
28 Eylül 2012 Cuma
İYİ Kİ DOĞDUN
Deniz oğlum dördüncü yaşını devirdi.
Artık evde klozet kapakları kaldırılmaya, aşk üzerine yorumlar yapılmaya hatta bebeklerin dünyaya gelme süreciyle ilgili sorular sorulmaya başlandı...Deniz'le baş başayken banyoya girdiğimde klozet kapağını kaldırılmış görmek pek tuhafıma gidiyor doğrusu.İçimden, evde bir "erkek" var diyorum.Sonra dönüp bakıyorum, aklı sıra beni ayakta uyutmaya çalışan , bin türlü şeytanlık peşinde koşan mini minnacık bir erkek! tam arkamda duruyor.Altında poposundan düşen bir pijama, üstünde onun deyimiyle en sevdiği t-shirt ve yüzünde muzip bir gülümseme.Göz göze gelince ellerini ovuşturup güreş yapalım mı ne dersin diye soruyor.Aman ya rabbim , oğlan annesi olmak ne zormuş.Belimde ve boynumda oluşacak muhtemel ağrılara ve sakatlanma rıskıne rağmen , Japon çizgi filmlerindeki gibi gözlerini kocaman açıp birlikte yuvarlanmayı bekleyen bu serseriye hayır diyebilmek ne mümkün?Bütün gücüyle üstüme atılıp, yirmi dört kiloluk cüssesiyle tepemde zıplıyor.Geçenlerde bu yüzden hastanelik oldum,şaka değil!Koltuğun tepesinden sırtıma atlayınca kaburgalarımdan bir ya da bir kaçının kırıldığını zanettim.Doktorla diyaloğumuz müthişti:
* Neyiniz var?
*Galiba kaburgam da kırık var,çocuk atladı da?
*Düştü mü?
*Yok atladı.
*Kaç yaşında
*Dört
*Hımm bir bakalım..
Sonra Deniz'i görünce okkalı bir maaşallah deyip, muayeneye daha bir itina ile devam etti.Çok şükür kırık falan yoktu, acil servis maceralarımıza bir yenisi daha eklendi o kadar.
Evde ne kadar çok oyuncak, teknoljik ıvır zıvır olursa olsun hiç bir şey bir erkek çocuğunu güreşmek ya da dozerle ezicilik oynamak kadar mutlu edemiyor.İşin komik tarafı bir süre sonra, bazen ben de durup duruken ayakta bacaklarımı iki yana açıp, saçma bir kol hareketiyle hadi savaş başlasın derken buluyorum kendimi :)
Çoğu zaman çeşit türlü yaramazlıkları sebebiyle ona kızamıyorum bile.Bir ona bir kendime bir de sevgilime bakıp işte diyorum bu ikiliden ancak böyle bir şey çıkardı.Köşesinde oturan uslu mu uslu bİr çocuk olmasını beklemek genetik bilmine zerre kadar itibar etmemek olurdu doğrusu.Geçenlerde bize kızıp "ben bu evden gideceğim artık"dedi..Biraz erken tabi ama yine de belli ki bi zaman sonra merakına yenilip gidecek.Yeni limanlar, yeni diyarlar, yeni kucaklarla tanışmak için gidecek.Hangimiz gitmedik ya da en azından hangimiz gidebilmeyi istemedik ki..
Oğlum bugün dört yaşında..Önünde koskocaman bir ömür var.Nice yüzler gelip geçecek hayatından.Kimisi derin bir sızı bırakacak kalbinde ömrünce unutamayacak, kiminin ismini dahi hatırlayamayacak.Kimine dost diyecek, kimine sevgili..Fakat emin olduğum bir şey var ki sadece kan bağıyla değil, sevgi bağıyla kurulmuş kocaman ve eğlenceli bir ailesi olacak.
Doğumgününde ona sımsıkı sarılıp, gönülden dilediğim tek şey "mutluluk"..Ne yaparsa yapsın ve her kim olursa olsun mutlu olsun istiyorum.Herkes yolu ne olursa olsun mutluluğun peşindedir ve o hangi yoldan gitmek istersen mutluluk ordadır nasılsa..Mutlu olmak yetmez daha doğrusu mutlu kalmak için yetmez.Bu yüzden mutlu da etmeli..Mutlu etmeli ki yalnız kalmasın.Yalnız bir adam olduğunda, dalıp gittiği manzaranın, lezzetinden gözlerini kısarak yuttuğun lokmanın ve elinde avucunda her ne varsa sahip olduklarının ne kıymeti var..?
Doğumgünün kutlu ve mutlu olsun canım oğlum.
Her gece kulağına fısıldadığım gibi ;
Seni bu dünyada en çok seven kişi,annen..
Artık evde klozet kapakları kaldırılmaya, aşk üzerine yorumlar yapılmaya hatta bebeklerin dünyaya gelme süreciyle ilgili sorular sorulmaya başlandı...Deniz'le baş başayken banyoya girdiğimde klozet kapağını kaldırılmış görmek pek tuhafıma gidiyor doğrusu.İçimden, evde bir "erkek" var diyorum.Sonra dönüp bakıyorum, aklı sıra beni ayakta uyutmaya çalışan , bin türlü şeytanlık peşinde koşan mini minnacık bir erkek! tam arkamda duruyor.Altında poposundan düşen bir pijama, üstünde onun deyimiyle en sevdiği t-shirt ve yüzünde muzip bir gülümseme.Göz göze gelince ellerini ovuşturup güreş yapalım mı ne dersin diye soruyor.Aman ya rabbim , oğlan annesi olmak ne zormuş.Belimde ve boynumda oluşacak muhtemel ağrılara ve sakatlanma rıskıne rağmen , Japon çizgi filmlerindeki gibi gözlerini kocaman açıp birlikte yuvarlanmayı bekleyen bu serseriye hayır diyebilmek ne mümkün?Bütün gücüyle üstüme atılıp, yirmi dört kiloluk cüssesiyle tepemde zıplıyor.Geçenlerde bu yüzden hastanelik oldum,şaka değil!Koltuğun tepesinden sırtıma atlayınca kaburgalarımdan bir ya da bir kaçının kırıldığını zanettim.Doktorla diyaloğumuz müthişti:
* Neyiniz var?
*Galiba kaburgam da kırık var,çocuk atladı da?
*Düştü mü?
*Yok atladı.
*Kaç yaşında
*Dört
*Hımm bir bakalım..
Sonra Deniz'i görünce okkalı bir maaşallah deyip, muayeneye daha bir itina ile devam etti.Çok şükür kırık falan yoktu, acil servis maceralarımıza bir yenisi daha eklendi o kadar.
Evde ne kadar çok oyuncak, teknoljik ıvır zıvır olursa olsun hiç bir şey bir erkek çocuğunu güreşmek ya da dozerle ezicilik oynamak kadar mutlu edemiyor.İşin komik tarafı bir süre sonra, bazen ben de durup duruken ayakta bacaklarımı iki yana açıp, saçma bir kol hareketiyle hadi savaş başlasın derken buluyorum kendimi :)
Çoğu zaman çeşit türlü yaramazlıkları sebebiyle ona kızamıyorum bile.Bir ona bir kendime bir de sevgilime bakıp işte diyorum bu ikiliden ancak böyle bir şey çıkardı.Köşesinde oturan uslu mu uslu bİr çocuk olmasını beklemek genetik bilmine zerre kadar itibar etmemek olurdu doğrusu.Geçenlerde bize kızıp "ben bu evden gideceğim artık"dedi..Biraz erken tabi ama yine de belli ki bi zaman sonra merakına yenilip gidecek.Yeni limanlar, yeni diyarlar, yeni kucaklarla tanışmak için gidecek.Hangimiz gitmedik ya da en azından hangimiz gidebilmeyi istemedik ki..
Oğlum bugün dört yaşında..Önünde koskocaman bir ömür var.Nice yüzler gelip geçecek hayatından.Kimisi derin bir sızı bırakacak kalbinde ömrünce unutamayacak, kiminin ismini dahi hatırlayamayacak.Kimine dost diyecek, kimine sevgili..Fakat emin olduğum bir şey var ki sadece kan bağıyla değil, sevgi bağıyla kurulmuş kocaman ve eğlenceli bir ailesi olacak.
Doğumgününde ona sımsıkı sarılıp, gönülden dilediğim tek şey "mutluluk"..Ne yaparsa yapsın ve her kim olursa olsun mutlu olsun istiyorum.Herkes yolu ne olursa olsun mutluluğun peşindedir ve o hangi yoldan gitmek istersen mutluluk ordadır nasılsa..Mutlu olmak yetmez daha doğrusu mutlu kalmak için yetmez.Bu yüzden mutlu da etmeli..Mutlu etmeli ki yalnız kalmasın.Yalnız bir adam olduğunda, dalıp gittiği manzaranın, lezzetinden gözlerini kısarak yuttuğun lokmanın ve elinde avucunda her ne varsa sahip olduklarının ne kıymeti var..?
Doğumgünün kutlu ve mutlu olsun canım oğlum.
Her gece kulağına fısıldadığım gibi ;
Seni bu dünyada en çok seven kişi,annen..
21 Eylül 2012 Cuma
EYLÜL İŞTE..
Nişantaşı'ndan Taksim'e doğru yürüyorum. İpini kopartmış bir uçurtma gibiyim. Nereye gideceğimi bilmeden, şehrin ritmine kapılmış sürükleniyorum. Kafam dağınık, hem de çok..Harbiye'de dükkanların vitrinlerine boş boş bakıp, Kenter Tiyatrosu'nun kapalı gişesine dalıyorum uzun uzun. Sebepsizce..Müşfik Kenter'in siyah beyaz bir karede gülümseyen gözleri hüzünlendiriyor beni.
Kısa bir süre sonra Ankara'dan bir ses geliyor. Tam da zamanında! O kadar iyi geliyor ki o kadar olur. Telefonun diğer ucunda tuşlara dokunan biri aynen şöyle diyor :
" Kızılay'da boş boş geziyorum, kafesinden kurtulmuş kuş gibi"
Onun adına çok sevinirken kendi adıma özeniyorum. "Kafesinden kurtulmak" kulağa hoş geliyor doğrusu.
Bir kaç dakika içinde Kızılay üzerinden Karşıyaka'ya, Beyoğlu üzerinden Midilli'ye gidip geliyorum.Burnumun ucuna fırınlanmış palamut ve keskin bir yakut kokusu gelip oturuveriyor. Yakut,öğrencilik yıllarında tacımın en kıymetli mücevheriydi diyerek yine beni benden alıyor.
Kafamda onlarca soru işareti, içimde yerli yersiz bir sıkıntı ile yürümeye devam edip bir taraftan da telefonumu kurcalarken "ağda 2 tl" yazan bir vitrinle burun buruna geldiğimde kaybolduğumu anlıyorum. Dalgınlıkla sürüklenirken Tepebaşı'nın arka sokaklarına geldiğimi fark edememişim. Ara Güler'in fotoğraflarındaki gibi, karşılıklı ahşap evlerden birbirine çamaşır iplerinin uzandığı bir sokağın tam da orta yerindeyim. Bunca yıllık İstanbulluyum ilk kez bu kadar tedirgin oluyorum. Ensemden sırtıma doğru soğuk bir ter damlası iniveriyor. Ürküyorum. Sokak dar, sağlı sollu binalar üzerime yıkılıverecekmiş gibi. Yağmur yağmıyor ama yerler ıslak. Etrafta kimsecikler yok. Hangi yöne doğru koşarsam yönümü daha hızlı bulabilirim diye düşünürken ana caddeye dik bir başka sokağa girip arkama bile bakmadan ilerliyorum. Bu hafta başıma gelenlere bir de darp, gasp ya da kaçırılma gibi bir vukuat eklemeye hiç niyetim yok.
Uzun zamandır bu kadar dalgın olduğumu, en azından yolumu yönümü kaybettiğimi anımsamıyorum. Demek ki sahiden de son zamanların kasveti çökmüş üzerime. Yine de geçen sekiz ayın hatırına, bütün seneye haksızlık etmemek gerek. Sene başındaki dilekler listesine atılan her bir çentik yeni maceralar, yeni keşifler demekti. Şimdi de sıra biraz durup beklemekte belki, kim bilir.
Aslında fazla söze de gerek yok. Malumunuz "eylül"işte...
Kısa bir süre sonra Ankara'dan bir ses geliyor. Tam da zamanında! O kadar iyi geliyor ki o kadar olur. Telefonun diğer ucunda tuşlara dokunan biri aynen şöyle diyor :
" Kızılay'da boş boş geziyorum, kafesinden kurtulmuş kuş gibi"
Onun adına çok sevinirken kendi adıma özeniyorum. "Kafesinden kurtulmak" kulağa hoş geliyor doğrusu.
Bir kaç dakika içinde Kızılay üzerinden Karşıyaka'ya, Beyoğlu üzerinden Midilli'ye gidip geliyorum.Burnumun ucuna fırınlanmış palamut ve keskin bir yakut kokusu gelip oturuveriyor. Yakut,öğrencilik yıllarında tacımın en kıymetli mücevheriydi diyerek yine beni benden alıyor.
Kafamda onlarca soru işareti, içimde yerli yersiz bir sıkıntı ile yürümeye devam edip bir taraftan da telefonumu kurcalarken "ağda 2 tl" yazan bir vitrinle burun buruna geldiğimde kaybolduğumu anlıyorum. Dalgınlıkla sürüklenirken Tepebaşı'nın arka sokaklarına geldiğimi fark edememişim. Ara Güler'in fotoğraflarındaki gibi, karşılıklı ahşap evlerden birbirine çamaşır iplerinin uzandığı bir sokağın tam da orta yerindeyim. Bunca yıllık İstanbulluyum ilk kez bu kadar tedirgin oluyorum. Ensemden sırtıma doğru soğuk bir ter damlası iniveriyor. Ürküyorum. Sokak dar, sağlı sollu binalar üzerime yıkılıverecekmiş gibi. Yağmur yağmıyor ama yerler ıslak. Etrafta kimsecikler yok. Hangi yöne doğru koşarsam yönümü daha hızlı bulabilirim diye düşünürken ana caddeye dik bir başka sokağa girip arkama bile bakmadan ilerliyorum. Bu hafta başıma gelenlere bir de darp, gasp ya da kaçırılma gibi bir vukuat eklemeye hiç niyetim yok.
Uzun zamandır bu kadar dalgın olduğumu, en azından yolumu yönümü kaybettiğimi anımsamıyorum. Demek ki sahiden de son zamanların kasveti çökmüş üzerime. Yine de geçen sekiz ayın hatırına, bütün seneye haksızlık etmemek gerek. Sene başındaki dilekler listesine atılan her bir çentik yeni maceralar, yeni keşifler demekti. Şimdi de sıra biraz durup beklemekte belki, kim bilir.
Aslında fazla söze de gerek yok. Malumunuz "eylül"işte...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

