28 Temmuz 2016 Perşembe

KUZEYDE SON ŞARKI


Haziran ayında, ocak ayazını yaşatan korkunç fırtınadan korunabilmek için bulduğu ilk kuytu köşeye sığınmıştı. Durmadan yağan yağmur üstünü başını sırılsıklam etmiş, ıslaklık çamaşırlarını geçip iliklerine kadar işlemişti. Daha fazla üşümektense çok da uzun olmadığını umduğu tünelden geçerek yolunu kısaltmak isabetli olurdu. Gecenin karanlığında, iki eski apartmanın arasındaki daracık tünelde yürümeye başladı.

Kollarını iki yana açmış; el yordamıyla duvarlara tutunarak dengesini korumaya, arada bir sağa sola yaslanarak tünelin çıkışını bulmaya çalışıyordu. İçindeki korkuyu savuşturmak için aklına neşeli bir şeyler getirmeye, kendini avutmaya çalıştı.  Ilıman iklimlerden kopup gelen rüzgarın saçlarını okşadığını düşündü ve gülümsedi. Sonra rüzgarın taşıdığı narenciye kokularını, gittiği her yere beraberinde götürdüğü derin kara gözlü adamla paylaştığını düşledi. Onu tünelin sonunda bekliyor olmalıydı. 

Rüzgar, kokular hatta hangi şarkının kavuşma anına şahitlik edeceğini düşünürken aniden, birinin sol elini bileğinden tuttuğunu hissetti.  Gözleri zifiri karanlıkta hiçbir şeyi göremez olmuştu. Bütün dünya bir anda derin bir karanlığa büründü. Sadece tenindeki ağırlığı ve bileğine sıkı sıkıya yapışmış parmakların dokunuşunu hissediyordu.  Elini kurtarabilmek için çırpındıkça canı daha çok yanıyordu.

Diğer eliyle bileğini kavrayan parmaklara dokundu. Çok soğuk ve taş kesilmiş gibiydiler. Sonra eliyle  yavaş yavaş yukarıya doğru ilerledi.  Usulca, meçhul adamın bileğini ve kolunu geçip omzunda durdu. Omzunun olduğu noktaya bakılırsa, karanlıkta göremediği adam kendisinden bir karış kadar uzundu.  Dokunmaya devam etmesini istermiş gibi yakınlaştığını hissetti. Nefesi yüzünde, kalp atışları göğsünün üstündeydi. İçindeki merak korkuyu bastırmıştı. Omzundan boynuna geçip parmak uçlarıyla çenesine, elmacık kemiklerine ve burnuna dokundu. Zihninde yüzünün haritasını çıkarmaya çalışıyordu. İki kaşının ortasından keskin bir bıçak gibi uzanan sivri bir burnu,  geniş bir alnı ve parmaklarına paslı iğneler gibi batan seyrek sakalları vardı.  Elini aşağı indirirken bileğindeki ağırlık biraz hafifler gibi oldu. Sonra içindeki tedirginliği yok eden, bildik bir ses duydu.

“Nereden  geliyorsun?"

Kuzeyden geliyordu kadın. O çok sevdiği balıkçı kral ile bir kez daha rastlaşabilme umuduyla sırtını denize yaslamış küçücük bir denizkızının şehrinden.

Güneyden geliyordu adam.  Yağmurlu bir akşamüstü, oltasını yavaşça suya bırakırken düşlerini süsleyen ürkek bir denizkızıyla tanıştığı, deniz ve kumsalın kavuştuğu yeri cennet kapısı belleyenlerin şehrinden.

Yönleri gibi, iklimleri de ayrıydı.

Sağ elini, adamın başının sol yanından aşağıya doğru indirdiğinde dehşete kapıldı. Diğer omzunun olduğu yerde anlamsız bir boşluk vardı ve eli havada asılı kalmıştı. Bu defa elini göğsünün üstüne koyup usulca gezdirmeye başladı. Kalbinin üç parmak aşağısı nemli bir çukurluktu. Elini korkuyla geri çekti. Bileği hala adamın parmaklarının arasındaydı. Derin bir nefes alıp elini biraz daha aşağıya doğru kaydırdığında parmakları yapıp yapış oldu. Birbirine karışan kan ve irin kokusuyla sarsıldı.

“Sen kimsin?" diye fısıldadı kadın.

Birkaç saniye süren sessizlikten sonra  tünelde puslu bir ses yankılanmaya başladı;

I saw you dancing out the ocean
Seni gördüm, okyanusun kenarında dans ederken

Running fast along the sand
Kumsal boyunca koşarken

A spirit born of earth and water
Toprak ve sudan doğmuş bir ruh

Fire flying from your hands 
Senin ellerinden uçup giden bir ateş

Adam şarkıyı mırıldanırken kadın elini bileğini tutan elin üzerine koydu. İyice kavradı. Bu sesin sahibi ona yıllar evvel  tutmak ve kavramak arasındaki farkı öğretmişti.  Tıpkı aidiyet duygusunu ve inançlarını yitirdiğinde, biriyle olmakla, birine ait olmak arasındaki farkı öğrettiği gibi.

Gittiği yerde başına bir şey gelirse, başka bir dünyada kavuşacaklarına emindi. Bir vedayı hak ediyorlardı. O anı düşündüğünde sebepsizce zihninde beliren şarkı şimdi ne başını ne de sonu göremediği tüneli çınlatıyordu. Tünel bu gece kuzeyin tüm ışıklarını bir bir söndürmüş, mekanları süsleyen irili ufaklı mumlara üflemiş ve tüm dünyayı derin bir karanlığın içine çekmişti. Uzun günler yerini sonsuz gecelere bırakmıştı. Ufacık bir teselli aradı.

Rüyalar gerçek olmasa da, unutulmak istenen gerçekler kötü bir rüya olabilirdi belki.
Kuzeyden geliyordu kadın,  güneyden geliyordu adam. Güneyin en doğusundan...

Artık iklimleri gibi alemleri de ayrıydı.


17 Mayıs 2016 Salı

#yirmidortsaat #sitem

“ Günaaaaaydıııııınnnn Cizre ”

Güneş yüzünü göstereli saatler olmuş, yine de gecenin karanlığı, kasveti pılını pırtısını toplayıp gidememişti.  Bir ufacık aydınlanma, belki sebepsiz bir tebessüm için genç kadın telefonun diğer ucundan böyle seslenmişti  bu sabah.

Bu coşkulu selamlamaya karşılık,  Ali her zamanki sakinliğiyle sakinliğiyle günaydın diyebildi sadece. Yalın, ruhsuz baştan savma bir günaydın.

 Memleket yangın yeriyken sorulacak en saçma soruyu sordu sonra.

“ Asayiş berkemal mi? “

- Genç bir askeri sakinleştirmeye çalışmak dışında bugün ortam sakin. Geceden beridir merdiven boşluğunda yere çöküp için için ağlayan, civar köylerden gariban bir çocukcağız.  Geçen hafta on yedisindeki kız kardeşi anasına babasına kızıp dağa kaçmış. İki gecedir ağır bombardıman var. Dağlarda delik kovuk bırakmadan sığınaklar ateşe veriliyor.  On kilometre ötede yanan meşe ağaçlarının kokusu buraya kadar geldiğinde kardeşimin saçları tutuştu diye kendini yerden yere attı.

- Belki evine geri dönmüştür, pişman olmuştur. Hem insan ne diye ailesine kızıp yirmilik masumları öldürmeye, ölmeye gönüllü olur? Çocuk oyuncağı mı bu?

 - Sevdiğine vermemişler kızı. Pişman olacak kadar zamanı olabildiyse çoktan geri dönmeye çalışıyordur…Yoksa geçmiş olsun.

Bütün bunlara neyin sebep olduğunu anlıyorsun değil mi dedi.

- Anlıyorum, aptallık.

Hayır, aşk dedi kadın.

İkisi de aynı değil mi zaten dedi adam.

Kadın sustu.

Bana güzel bir şey söyle dedi usulca.

- Bu kadar coşkun akan dere görmedim hiç. Bu çorak coğrafyanın ortasında, içinde yüzlerce renk taşıyor gibi akan sayısız su pınarı var. Görsen şaşırıp kalırsın. Araçtan inip elimi suya değdiremedim ama öyle güzel öyle temizdi ki bir an için her şeyi unutturdu.

Belki bir gün, ortalık sakinleşince birlikte gideriz dedi, hala birkaç güzel söz duyabilmeyi ümid ederek…

Ali sustu bu defa.

Derin bir sessizlik hattın iki ucunu da delip geçerken,  içinden gelen sesi daha fazla bastıramayarak mırıldandı:

- Biliyor musun, benim de saçlarım tutuştu. Hem de çok uzun zaman önce ve senin hiç haberin olmadı.

Ali söylediklerini duymuştu.

Aniden odanın her yanına ateşler saçan bir yıldırım düşmüş gibi darmaduman oldu etrafı. Baktığı her yer yanıyordu, bütün eşyalar gözünde alev topuna dönmüştü. Onca çatışmanın ortasında kalmış, nice şehirlerin yerle bir olduğuna şahit olmuş ve aynı teşkilatta omuz omuza görev yaptığı insanlar tarafından sırtından vurulmuştu ama hiç bu kadar aciz hissetmemişti.  Ne diyeceğini bilemedi. Sol elindeki ince alyans etinin içine geçene kaçar yumruğunu sıktı. Kaşları çatık, bakışları öfke bürülüydü. Sonra en iyi bildiği şeyi yaptı. Yıkılmışlığını ve öfkesini yok sayıp içinden fışkıran büyük kelimleri yuttu. Sesini alçaltarak, usulca sordu :

- Peki ya ellerin? Ellerin de tutuştu mu?

 

12 Mayıs 2016 Perşembe

ACI DEDİĞİN NEDİR Kİ?


İşkence müzesinin merdivenlerinden ürkek bir serçe gibi iniyorum. Her an pırr diye gerisin geri kaçıverecek kadar da temkinliyim.  Sanki daracık taş merdivenden iner inmez siyahlara bürülü, eli baltalı bir cellat kolumdan tutup beni derin ve karanlık delhizlere tıkıverecek. Günler ve geceler boyunca sesimi kimselere duyuramayıp ya soğuktan ya da açlıktan son nefesimi verip yok olup gideceğim. Eyvahlar olsun!  Zaten benim gibi iğneden bile korkan, kan görünce fenalaşan, acı eşiği son derece düşük birinin burada ne işi var?

Her şeyin sorumlusu içimdeki bitmez tükenmez merak. Daha görülecek çok yer, tanışılacak çok insan ve yaşanacak çok ilk var derken hooop kendimi böyle uzak bir diyarda, yüzyıllarca hapishane olarak kullanılmış sevimsiz bir köşede buluveriyorum . Hem zaten tüm deneyimlerin eğlenceli olduğunu da kim söylemiş ? Hatta bazıları can yakıcı bile olabilir. Artık bahtımıza ne çıkarsa.

 Hemen mekâna dair felsefi bir yorum yapıp içeriye girebilmek için kendimi cesaretlendiriyorum.  " Bedensel acı dediğin nedir ki? Mühim olan ruhumuzdaki kapanmaz yaralar. Üfleyince geçmeyenler…"

Peki , itiraf ediyorum ki  bu felsefenin geçerliliği kemikleri birbirinden ayıran gerçek bir düzenekle tanışına kadar geçerli oldu. Doğal olarak tüm araç gereç, o dönemde temin edilebilen ahşap, demir gibi materyallerden yapılma. İlk bakışta ne işe yaradığı anlaşılamayan mekanizmalara, ucu sivriltilmiş kalın kütüklere, altında ateş yakılan bronz levhalara yaklaşıp uygulamanın detaylarını okuyunca koşarak kaçma hissi uyanıyor. Büyük, küçük her türlü suç için geliştirilmiş bir ceza tekniği var. Hiçbir şey es geçilmemiş.  Ayyaşlık edip ahaliyi rahatsız edenin içine kilitlendiği bir şarap varili de mevcut, kavgaya karışmış kadınları boyunlarından birbirine bağlayıp bir süre yüz yüze bakmalarını zorunlu kılan bir boyunluk da. Düşünsenize en nefret ettiğiniz kişi günlerce en mahrem anlarınızda bile burnunuzun dibinde oluyor ! Gel de bir daha kavga etmeye yelten.

Sonradan öğrendiğime göre Avrupa toplumlarındaki bu acımasız cezalandırma mekanizması sayesinde suça yönelim oldukça sınırlıymış. Şimdilerde bile geçmişten gelen bu caydırıcılığın etkili olduğu söyleniyor.

Daha ağır suçlar için hayal gücünün sınırları zorlanmış. Gününüzün geri kalanını ziyan etmemek için çok detaya girmeyi uygun bulmuyorum.  Bu çarpıcı ziyarette galiba beni en çok etkileyen şey, vahşet söz konusu olduğunda insanoğlunun sahip olduğu sınırsız yaratıcılık oldu. Hangi ruh sağlığı yerinde insan oturup böyle aletler icat eder diye düşündüm.  Anatomi bilgisi şart, birilerinde test etmek ve kullanıma uygunluğu konusunda emin olmak da lazım. 

Eğilip ufacık metal levhalardaki detayları okuyunca benim kendime gelmem çok kolay olmadı. Çıkışta keyfim yerine gelsin diye hatırı sayılır miktarda çikolata ile haşır neşir olurken tekrar düşündüm;

Sahiden acıyı kelimelere sığdırıp tarif edebilmek mümkün müydü?

2 Mayıs 2016 Pazartesi

#yirmidortsaat #kayıp



Gece uykuya dalarken kafası bomboş olan, sıradan rüyalar gören, gözlerini açtığında sadece o gün ne giyeceğini düşünen insanları kıskanıyorum ne zamandır. Arabayı kullanmak için sol yerine sağ koltuğa oturmayan, aynı gün aynı çantayı üç ayrı yerde unutmayan aklı hala başında olan insanlar.  Kahve alırken kasanın arkasından gülümseyerek para üstü uzatan kızın yüzündeki ifade bile canımı sıkıyor. Aynı anı yaşıyor görünsek de, uzun zamandır etrafımdakilerle aslında çok başka yerlerde olduğumuzu biliyorum.  Dünya dönmeye devam ederken, zamansız bir kapsülün içinde asılı kalmış gibi durmaktan ve bariz bir şekilde  hayatın akışına uyum sağlayamamaktan yorgunum.

Kıskandığım sıradan insanlar… Yanımdan gelip geçen, tren gişesinde bilet almak için sıra bekleyen, neşe içinde sohbet eden, bir köşede sessizce oturup ellerindeki renkli ekranlara dalıp giden insanlar. Hepsi etrafımı saran ama incecik bir tülle ayrılmışız gibi duran tanıdık tanımadık onlarca yüz. Gördüğüm, duyduğum ama sadece uğultularını fark edebildiğim, ağızlarından çıkan çoğu sözcüğü algılayamadığım gündelik hayatıma dahil olan insanlar. İstasyonda, metroda, ofiste, sokaklarda, her yerdeler. Peki ya ben nerdeyim?

 

 

29 Mart 2016 Salı

HAYALET AŞKLARA


Bir kücük ilham istedim. "Olympias" diye fısıldadı kulağıma Dante. Ben de yazdım...Buyurunuz, işte valizimden çıkanlar.

Tanrıçaydı bu gece boylu boyunca yatağında uzanan kadın. Olympias ismini vermişti ona kara gözlü keskin bakışlı adam.

"Ah Olympias, önünde diz çökmeye ve iman tazelemeye geliyorum bekle beni olduğun yerde.

Cesedimi rüzgarla savrulan altın sarısı başakların arasında bırakıp geliyorum. Güneşi, ayı, yıldızları ve tüm ihtişamıyla gelen geceyi gözlerine sığdırmak için diz çökmeye de ölmeye de değer. Nasıl olsa bedenim ateş, kanım buhar olduğunda senden doğup, hükmettiğin mevsimlerin en güzelinde tekrar sana dönmeyecek miyim?
Bu gece saatler süren bir ayinin yorgunluğu var üzerimde. Sen tahtından göğe doğru yükselip uçuşan eteklerinle raks ederken, uzaktan çok uzaklardan seni izledim sessizce. Başımı döndüren bir şarkı çınladı kulaklarımda sözlerini hiç bilmediğim. Bir kahve, bir karanfil kokusu akıp gitti merdivenli taş sokaklar boyu. Ve bin yıllık krallığın kadınları alay ettiler benimle kendi sefil hallerine dönüp bakmadan!

Senin yanaklarındaki kızartı ise şaraptandı. Belki biraz da söz geçiremediğin bahardan, kim bilir...

Şimdi sen yanı başımda öylece uzanırken, gözlerin kapalı, dudakların hiç olmadığı kadar suskun. Sahiden de son nefesimi verip cennete mi gittim yoksa cenneti bana sen mi getirdin Olympias? Belki senin cennetin de bende saklıdır. Henüz keşfedilmemiş, kutsanmayı bekleyen topraklarla örtülüdür üstümüz belki bu gece.

Tapınakları süsleyen bronz heykellere benziyor bedenin, gözlerimi kamaştırıyor teninin ışıltısı. Bakamıyorum. Sol elimi çıplak omzuna dokundurduğumda bembeyaz pürüzsüz bir mermer gibi kayıyorsun ellerimden.Tutamıyorum..."

20 Mart 2016 Pazar

SEN DE HAKLISIN


Benim üç komşu birbiriyle oldum olası anlaşamaz. Hepsi birbirinden şikâyet eder durur. Alttaki üstekinin buyurgan hallerinden hiç haz etmez, üstteki de alttakinin tam bir baş belası olduğunu düşünür. Ortadaki ise ikisinin sürekli sorumsuzca çekişip kendisini rahatsız ettiğine söylenir.  Ben de hep arada kalır, ortalığı idare etmeye çalışırım. Birinden birinin gönlünü hoş etmezsem başımın ağrıyacağını bilirim. Geçenlerde sakince bir zamanda,  hepimiz bir aradayken biliyor musunuz bu ara çok yorgunum dedim. Demez olsaydım. Üçü birden karşıma geçip isyan bayrağını çekmez mi? Meğer eteklerindeki taşları döküp saçmaya fırsat kolluyorlarmış. Hep çekişirlerken bu defa bana karşı ağız birliği yapmış gibi dikildiler karşıma.  Başladılar teker teker dert anlatmaya. Tabi yine birbirilerine sataşmaktan da geri durmadılar.

Orta kattaki diğer ikisine göre nispeten daha kendi halindedir. Çok zor duruma düşmedikçe pek sesini yükseltmez. Ama çığlık atmaya başladı mı da vay halime!  En sonunda o bile isyan etti. Durup dinledim derdini.  Bir değil beş yerden iflasın eşiğindeyim diye başladı söze. Aşağıdakiyle yukarıdakinin itiş kakışından bıktım, eninde sonunda olan bana oluyor, sen de hiç durup beni dinlemiyorsun ne haldeyim sormuyorsun bile dedi.  Haklısın dedim, epeydir ilgilenemedim seninle.  Üstelik ömür boyu bir arada olmaya mecburuz. Sen ne kadar iyiysen ben de ancak o kadar iyi olabilirim bunun farkındayım.  Kalktım doktorlara götürdüm.  Hiçbir faydası olmasa da biraz gönlü olsun, ihmal edilmişliğini unutsun dedim. İlaçlarını almadıktan sonra ne anlamı var diye mırın kırın etti. Sevmiyorum o kimyasal kapsülleri ama güzel hatırın için eczaneye uğrarız dedim. Üç hafta sonra mı diye dalga geçti. Test sonuçlarını beş ayda aldığına göre senden pek umudum yok diye ekledi.  İyi ki bir test sonuçlarını almadık, yıllarca başıma kakarsın dedim. Valla sen bilirsin sonuçlarla alakan yoksa rutin testlerle beni de kendini de hiç yorma her tarafımı mosmor ettiğine değmez dedi. Yine başa dönmüş olduk. Onunla didişmekten hiç hoşlanmıyordum çünkü en sonunda istediğini yapmaya mecbur kalıyordum.  Hem de en beklemediğim, en uygunsuz zamanlarda! Bundan sonra elimden gelenin en iyisini yapacağıma söz verdim. Hatta daha iyi beslenip daha fazla hareket edeceğim dedim ve zor da olsa bedenimle barışmış olduk.

Sonra üst kattakini oturttum karşıma. Ee sen anlat bakalım senin isyanın neye, gene neye takıldın dedim.  Lanetliği üstündeydi,  bilmiş bilmiş baktı suratıma. Bu aşırı ciddi hallerine ben de gıcık oluyordum. Ne zaman frene basmak istese aynen bu tavrı takınıp, en sonunda da aman ne haliniz varsa görün diyerek uzaklaşırdı.

Günlük işim gücüm, hesap kitabıma zaten zor yetişiyordum bir de yeni yeni icatlar çıkartıyorsun başıma dedi. Ne kadar gereksiz, olmaz da olmaz dediğim şey varsa bulup getirip kucağıma bırakıyorsun diye söylendi. Valla hiç kusura bakma dedim. Yolları şaşıran, en önemli toplantılarda isimleri unutan,  ikiyle ikiyi çarpamayan sensin. Ortamı biraz yumuşatmak için, yoksa yaşlanıyor musun diye takıldım. Ben yaşlandığımın farkındayım ama aşağıdaki için aynı şeyi söyleyemem diye laf çarptı. Yüzüme dik dik baktıktan sonra, hem ben yorgunsam bu bile alt kattakinden ötürü diye homurdandı.  Bir kez olsun sözümü dinletemediğim gibi, beni yerli yersiz meşgul etmekte üstüne yok. Sen de zaten hep onun tarafını tutarsın. Akıl mantık bir yana varsa yoksa duygular, sezgiler hep boş işler.  Hayır, boşu boşuna konuşuyorum,  en çok ona canım sıkılıyor. Herkes başına buyruk hareket edecekse ne diye hala bu apartmanda oturuyorum onu anlamadım. Sonra gelip şöyle oldu, böyle oldu diye sızlanıp çözüm üretmemi de beklemeyin.  Bir işe soyunurken akla saygı yoksa sonucuna da katlanıverin bir zahmet. Bıktım artık o asinin arkasını toplamaktan. Sonra orta kattakine de söyle, aşağıdaki kötü durumda, kendini sağa sola savurup benim de ayarlarımı bozdu, gözünü seveyim şuna bir yol göster diye kapımı çalmasın. Vallahi biraz daha yüklenirseniz beş seneye ben senin ismini, sen de benim varlığımı unutursun haberin olsun dedi. Merak etme deyip sırtını sıvazladım. İkimiz baş başa dinleneceğiz, hem de senin en sevdiğin yerde. Aşağıdakinin de kulağını çekeceğim söz. Son söylediğime pek inanmış görünmedi ama bir şekilde beynimin de gönlünü almış oldum.

Sıra geldi sonuncuya. Diğer ikisinin dolduruşuna geldim. O ağzını bile açamadan, verdim veriştirdim. Aferin dedim sana. İyi halt ettin bak. Senin yüzünden herkesle papaz oldum. Orta kattaki de, yukarıdaki de senden şikâyetçi.  Bütün huzurumuzu kaçıran senmişsin. Son zamanlarda başımıza gelenlere bak. Üst kattaki kendinden geçmiş, evimin yolunu bile bulamıyorum.  Ortadaki desen senin yüzünden ilgi bekliyor. Heyecan, telaş, panik kaldıramıyoruz artık. Biraz söz dinlesen olmaz mı diye söylendim. Şöyle önceden olduğu gibi sakin sakin atsan, gül gibi geçinip gitsek, ne diye rahatımızı kaçırıyorsun sanki. 

Her zamanki gibi asiydi. Kimseye pabuç bırakacak bir hali de yoktu. Herkes kendi işine baksın, kimse kimseyi yönetmeye kalkmasın dedi. Ben sanki çok mu meraklıyım yerimden fırlayıp oraya buraya savrulmaya diye hiddetlendi. Bir gün nefes nefese kalıp, ertesi gün paramparça olmaya çok mu meraklıyım sanıyorsun. Bak yukarıdaki bilmez bunu, onun tuzu kurudur. Kendi ördüğü duvarların içinde güvendedir. Oturduğu yerden şunu yap bunu et demeyi bilir o kadar.  Ben olmasam bu apartman yaşanılabilir bir yer olur muydu? Ruhsuz, duygusuz sadece nefes alıp veren, gündelik işleri çözebilecek kadar düşünen bir robota dönüşmeyi mi tercih ederdin? Hayallerinin peşinden koşman için seni kim cesaretlendirirdi? Yukarıdaki mi? Güldürme beni. O sana ancak birkaç uyduruk matematik hesabı yapıp, ne gerek var ile başlayan cümleler kurar ve sonunda hayal kırıklığına uğrarsın diyerek ellerini bağlardı. Oysa ben başıma geleceklere razı olarak seni hep cesaretlendirdim. Başka türlü yaşadığını hissedemezdin. Sonunda yukarıdaki çokbilmişin haklı çıkacağını bilsek bile bazen belki de duymamazlığa gelmemiz gerekiyor. Dediği gibi hayal kırıklığına uğrayıp, benimle günlerce konuşmayacağın ihtimalini de kabul ederek söylüyorum sana bunları. Çünkü risk alabilecek bir tek ben varım. Yarın öbür gün sen dâhil herkes faturayı bana kesse bile değişemem. Emin ol sen de çok canın yansa bile değişmemi istemezsin dedi. Durup düşündüm.  İstemezdim evet, haklıydı. Az önce sana çıkıştığım için kusura bakma dedim. Ben yukarıdakileri idare ederim ama sen yine de en üst kattakinin söylediklerin kulak arkası etme. Bazen dışarıdan bakan birinin öngörülerine yüz çevirmemek gerekir. İstersen yine bildiğini oku ama onu en azından bir kerecik dinle dedim. Yüzüme bakıp gülümsedi. Söylemek istediğini anladım, sen de haklısın dedi. Dinleyeceğine söz verdi. Kalbimle de kucaklaşıp herkesle işi tatlıya bağlamış olduk.

ZOR ZAMANLAR 2

İnsanlığımıza dair ne varsa abuk subuk bu ara...

Gecen hafta cumartesi günü, baharı karşılayan sıradan insanlar gibi keyfim pek yerindeydi. Erken açan laleler, sahil yolunu süsleyen yeni patlamış erguvan filizleri derken oturup bir yazı yazdım. Ahmet Erol un Erguvan Zamanı kitabı için ne de güzel bir mevsim, tam da okunacak zaman diye geçirdim içimden. Hayat güzeldi, istanbul yüzünü bahara dönmüştü... Hatta ertesi gün babamı arayıp Bergama yolundaki seralarda hareketlilik başladı mı diye sorarım dedim. İzmir yolundaki rengarenk tezgahlar birkaç haftaya kalmaz erikle, çilekle dolup taşacaktı. Ah bir fırsat olsaydı da hem hasret gidermek hem de tezgahları şenlendirmek için bir kaçamak yapabilseydim. Hemen İzmir'deki kitap fuarının tarihine baktım.

Derken Ankara'dan gelen korkunç bir haberle sarsıldı memleket. İlk değildi son da olmayacak gibi görünüyordu. Yazdığım yazıdan da, çiçeklenmiş hallerimden de utandım. "Sen çiçek böcek bahar bostan işleri peşindesin," dedim kendi kendime. Yazdığım yazıyı da sildim attım.

Hafta iyi başlamadı. İyi de devam etmedi. Ali ile dertleşmek istedim biraz. Ben gündelik telaşlardan içimi daraltan konulardan bahsederken sözümü kesti. "Benim burda ensemden havan topları geçiyor sen plaza komünisti gibi konuşuyorsun," dedi. Bu tabirinden nefret ediyordum. Yanımda olsa, ensesine esaslı bir şaplak yemiş ve ardından kocaman bir kahkaha patlatıp gönlümü almaya çalışmış olurdu muhtemelen. Oysa aramızda binlerce kilometre vardı ve kırgınlığımı anlayınca üstü kapalı sitem etti sadece. "Abuk subuk işler peşinde koşma. Ben seni anlıyorum ama dikkatli ol, kalabalık yerlerde de gezme," dedi. "Eyvallah." dedim konuyu kapattım. Halbuki onunla paylaşmak istediğim, bu hafta beni heyecanlandıran bir havadisim vardı, yine söylemeye utandım. İnsanlar ölümle burun burunayken böyle mevzular açıp şımarıklık yapma dedim.

Bugün Deniz'le Beyoğlu'na derse gidecektik. Özgür'ün sağduyusu sağ olsun. Biz gitmedik ama gidenler oldu. Evden dışarı adım atmadık. Biraz havamız dağılsın diye kek pişirdim. Sırf güzel bir şeyler olsun, biraz vanilya kakao kokusu dolsun dedim eve. Ne de olsa bu ara insanlığımıza dair ne varsa, her ne yaşıyor ve ne hissediyorsak abuk subuktu. Heveslerimiz ve heyecanlarımız kursağımızda takılı kalmıştı.  Bu kadarına kimsenin itirazı olamazdı...